Tekil Mesaj gösterimi
  #16  
Alt 16.10.26, 19:46
queenkonna queenkonna isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Acemi
 
Üyelik tarihi: 19.08.26
Bulunduğu yer: izmit
Mesajlar: 24
Forum Puanı: 28
Etiketlendiği Mesaj: 0 Mesaj
Etiketlendiği Konu: 0 Konu
Standart

Alıntı:
Yusufiyeli Nickli Üyeden Alıntı Mesajı göster
Değerli kardeşim İşrak felsefesini incelerken en çok nazari dikkatimi celb eden husus, hakikate ulaşmak için yalnızca aklın kafi görülmemesi. Bu düşüncenin kurucusu Sühreverdi. Ona göre insan aklıyla araştırır, düşünür, deliller ortaya koyar ama hakikati kavramanın bir de sezgi ve manevi tecrübe tarafı vardır.
İşrak kelimesi doğan güneşin etrafa yaydığı ışık anlamına geliyor. Sühreverdi de varlığı ışık üzerinden açıklıyor. Her şeyin kaynağı olarak Nurü'l-Envar'ı, yani Nurların Nuru'nu kabul ediyor. Varlıklar da bu nurla ilişkileri ve nurun dereceleri üzerinden açıklanıyor. Burada Farabi ve İbn Sina'nın sudur anlayışına benzeyen taraflar var ama Sühreverdi, ışık kavramını merkeze alarak kendine özgü bir sistem kuruyor.
Bana göre burada asıl üzerinde durulması gereken şey, akıl ile sezgi arasındaki ilişki. Çünkü insan bir konuda çok şey okuyabilir, çeşitli bilgiler edinebilir ama o bilgiyi gerçekten kavramak başka bir meseledir. Sühreverdi'nin düşüncesinde de akli bilgiyle manevi tecrübe arasında böyle bir ayrım var.
Sühreverdi hakikate ulaşmanın iki yolundan söz ediyor: Bahs ve teellüh. Bahs dediği, araştırmak, düşünmek, akıl yürütmek ve delillerle sonuca ulaşmak. Teellüh ise insanın manevi yönden olgunlaşması, nefsini terbiye etmesi ve ahlaki bakımdan arınmasıyla ilgili. Yani bir tarafta okuyup araştırmak, diğer tarafta insanın kendi iç dünyası üzerinde çalışması var.
Aslında ikisini birbirinden tamamen ayırmak bana doğru gelmiyor. İnsan hem araştırmalı hem de kendisini sorgulamalı. Sadece bilgi sahibi olmak, insanın mutlaka olgunlaşacağı anlamına gelmiyor. Aynı şekilde, bir insanın manevi tecrübe yaşadığını söylemesi de onun her konuda doğru bilgiye ulaştığını göstermez. Bu ikisi arasında bir denge kurulması gerektiğini düşünüyorum.
Sühreverdi'nin düşüncesinin kaynaklarına baktığımızda İbn Sina'yı, Yeni Eflatunculuğu, Pisagorculuğu, eski İran düşüncesini ve çeşitli tasavvufi gelenekleri görüyoruz. Zünnun-ı Mısri, Bayezid-i Bistami, Hallac-ı Mansur ve Gazzali gibi isimlerle de düşüncesi arasında bağlantılar kuruluyor. Yani Sühreverdi kendisinden önceki düşünce birikiminden yararlanıyor. Fakat önemli olan, bunları olduğu gibi tekrar etmek yerine kendine özgü bir anlayış içerisinde bir araya getirmesi.
Eski İran düşüncesindeki ışık ve karanlık meselesi de dikkat çekici. Zerdüşti gelenekte iyilik ve kötülük, ışık ve karanlık arasındaki mücadele önemli bir yere sahip. Sühreverdi'nin felsefesinde de nur ve karanlık temel kavramlar. Fakat buradan hareketle ikisini tamamen aynı kabul etmek doğru olmaz. Sühreverdi'nin düşüncesinde Nurü'l-Envar tektir. Dolayısıyla onun nur anlayışını, Zerdüştlükteki iyilik ve kötülük ilkeleriyle doğrudan bir tutmak mümkün değil.
Bir de Hermes meselesi var. Hermes, eski bilgelik geleneklerinde önemli bir figür olarak karşımıza çıkıyor. İslam düşüncesinde de bazıları onu Hz. İdris'le ilişkilendirmiş. Ancak bu özdeşliğin kesin olduğunu söyleyemeyiz. Tarih boyunca farklı düşünceler birbirinden etkilenmiş olabilir ama her benzerliği doğrudan bir bağlantı olarak görmek de doğru olmaz.
Benim asıl dikkatimi çeken konulardan biri, Sühreverdi'nin ilim ve hikmet konusunda ortaya koyduğu yaklaşım. Geçmişte büyük alimlerin ve filozofların yaşamış olması, onlardan sonra yeni bir şey söylenemeyeceği anlamına gelmiyor. İlim belli bir dönemde veya belli insanların elinde sona ermez. İnsanlar araştırmaya ve düşünmeye devam eder.
Bugün de bu konuda iki farklı anlayış görüyorum. Bir kesim, geçmişte söylenmesi gereken her şeyin söylendiğini, artık bize düşenin eskilerin söylediklerini uygulamak olduğunu düşünüyor. Diğer kesim ise geçmişte yaşayanları küçümseyip bugünkü bilgilerin her bakımdan daha üstün olduğunu kabul ediyor.
Bence iki yaklaşım da doğru değil. Ebu Hanife'yi, İmam Şafii'yi veya İbn Sina'yı yok sayarak bir yere varamayız. Çünkü bugün sahip olduğumuz düşünce birikiminin oluşmasında geçmişteki insanların büyük emeği var. Fakat bu isimleri önemli görmek, onların her söylediğini sorgulanamaz kabul etmek anlamına da gelmez.
Geçmişten öğreneceğiz, gerektiğinde farklı düşüneceğiz ve yeni sorular soracağız. Bir düşünürün büyüklüğü, kendisinden sonra gelenlerin düşünmesini engellemesinde değil, onlara yeni ufuklar açmasında aranmalı. Sühreverdi'nin bu yönünü önemli buluyorum. İlim ve hakikat arayışının geçmişte tamamlanmış bir iş olarak görülmesine karşı çıkıyor.
Varlık anlayışına dönersek, Sühreverdi'ye göre bütün varlık düzeni nur kavramıyla açıklanıyor. Nurü'l-Envar'dan başlayarak farklı derecelerdeki nurlar ve varlıklar ele alınıyor. Maddi dünya ise bu düzenin daha aşağı bir derecesinde bulunuyor. Bu nedenle onun düşüncesinde ışık yalnızca gözle gördüğümüz bir şey değil, varlığın kendisini anlamamızı sağlayan temel bir kavram.
Sühreverdi'nin el-Gurbetü'l-Garbiyye, yani Batı Gurbeti adlı eseri de bu açıdan düşündürücü. İnsan bazen her şey yolunda olsa bile içinde bir eksiklik hissedebiliyor. Sühreverdi'nin düşüncesi açısından bu durum, insanın kendi hakikatinden uzak kalması ve asıl kaynağına yönelme arzusu üzerinden yorumlanabilir. Elbette bunu herkesin yaşadığı hüznün tek sebebi olarak görmemek gerekir. Burada daha çok insanın manevi arayışını anlatan bir düşünce söz konusu.
Sühreverdi'nin ardından bu düşünceyi devam ettirenler de olmuş. Özellikle Molla Sadra, İşrak felsefesinden yararlanarak İbn Sina'nın felsefesini, tasavvufi düşünceyi ve kelam geleneğini bir araya getiren yeni bir anlayış geliştirmiş. Bu da bir düşüncenin sonraki nesiller tarafından nasıl geliştirilip farklı bir boyuta taşınabileceğini gösteriyor.
Benim bu konudan çıkardığım sonuç şu: İnsanın hakikati araması sadece okuyup bilgi edinmekten ibaret değil. Düşünmek, araştırmak, kendini sorgulamak ve ahlakını geliştirmek de bu yolun bir parçası. Fakat manevi tecrübe yaşadığını söyleyen herkesi de sorgulamadan kabul etmemek gerekir. Akıl ve delil de önemlidir.
Kısacası, bana göre Sühreverdi'nin üzerinde durulması gereken tarafı, akli araştırmayla manevi olgunlaşmayı bir arada ele alması ve hakikat arayışını geçmişle sınırlamamasıdır. Ne geçmişi bütünüyle reddetmek doğru ne de geçmişte söylenen her şeyi son söz olarak görmek. Öncekilerin birikiminden yararlanıp düşünmeye devam etmek gerekiyor. Çünkü hakikat arayışı, insanın kendisini geliştirmesiyle devam eden bir yolculuk.
cok begenerek okudum hocam tesekkur ederim Allah razi olsun bilgilendirdiginiz icin tesekkur ediyorum

Alıntı ile Cevapla
 

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149