Çevremizde gördüğümüz tüm nesneler, dokunduğumuz yüzeyler ve hatta kendi bedenimiz ilk bakışta dolu ve kesintisiz bir yapıya sahip görünür. Ancak fiziksel gerçeklik, algılarımızın ötesinde bir boşluk üzerine kuruludur. Evrendeki atomların yapısı incelendiğinde, çekirdek ile elektronlar arasındaki mesafenin atomun toplam hacmine oranla oldukça geniş olduğu görülür. Eğer dünyadaki tüm insanların bedenini oluşturan atomlardaki bu boşluklar tamamen ortadan kaldırılsaydı, tüm insanlık bir küp şekerin hacmine sığacak kadar küçülürdü.
Bu durumun temelinde atomun iç yapısındaki ölçek farkı yatar. Bir atomun çekirdeği, toplam hacmine kıyasla bir futbol stadyumunun ortasındaki küçük bir bilye kadar yer kaplar. Geriye kalan alan ise tamamen boşluktan ibarettir. Günlük hayatta nesnelerin birbirinin içinden geçmemesini sağlayan şey bu boşluğun fiziksel olarak dolu olması değil, elektronların yarattığı elektromanyetik itme kuvvetidir. Katı olarak nitelendirdiğimiz her yapı, aslında enerji alanlarının birbirine karşı uyguladığı direncin bir sonucudur.
İnsanlığın bir küp şekere sığması senaryosu, kütlenin korunumu ilkesi gereği bu küçük hacmin yaklaşık 500 milyon ton ağırlığında olacağı anlamına gelir. Bu yoğunluk düzeyi, doğada sadece nötron yıldızları gibi uç koşulların hüküm sürdüğü gök cisimlerinde gözlemlenebilir. Dolayısıyla fiziksel varlığımız, atomların kapladığı alandan ziyade, bu parçacıklar arasındaki etkileşimlerin ve enerjinin bir eseridir.
Maddenin özündeki bu boşluk, evrenin ne kadar seyrek bir yapıya sahip olduğunu ve makro dünyadaki algılarımızın atom altı düzeydeki gerçeklikle ne denli çeliştiğini gösterir. Fizik bilimi, görünenin ardındaki bu derin boşluğu tanımlayarak maddenin doğasına dair perspektifimizi şekillendirmeye devam etmektedir.