![]() |
|
|||||||
![]() |
|
|
LinkBack | Seçenekler | Stil |
|
|
|
#1
|
|||
|
|||
|
İslam Dünyası Bilimde Neden Geriledi?
Medeniyetin Zirvesinden Bilimsel Bağımlılığa İslam dünyasının bilim karşısındaki bugünkü durumuna bakıp “Müslümanlar zaten bilim üretemez” sonucuna varmak, tarihle açıkça çelişir. Çünkü yaklaşık 8. yüzyıldan 14. yüzyıla kadar Bağdat, Şam, Kahire, Buhara, Semerkant, Rey, Kurtuba gibi İslam şehirleri dünyanın en önemli bilgi üretim merkezleri arasındaydı. Matematikten astronomiye, tıptan optiğe, kimyadan coğrafyaya kadar çok geniş bir alanda Arapça bilim dili haline gelmişti. Üstelik bu bilim dünyasını yalnızca Müslümanlar değil; Müslüman, Hristiyan, Yahudi, Arap, Fars ve Türk bilginlerin birlikte oluşturduğu geniş bir medeniyet havzası meydana getiriyordu. Cambridge'de yayımlanan bilim tarihi çalışmalarında da 8–14. yüzyıllar arasında Arapça bilim geleneğinin birçok alanda dünyanın en ileri bilgi birikimine sahip olduğu vurgulanmaktadır. Öyleyse asıl soru şudur: Böylesine güçlü bir bilim medeniyeti neden modern bilimsel devrimin merkezi olamadı? Bu sorunun tek kelimelik cevabı yoktur. Ne “din” demek yeterlidir ne Moğollar ne sömürgecilik ne de Batı'nın yükselişi. Gerileme, yüzyıllara yayılan tarihsel, kurumsal, ekonomik, siyasi ve zihinsel dönüşümlerin bileşkesidir. İslam bilime düşman değildi Öncelikle önemli bir yanlışlığı ortadan kaldırmak gerekir. Bilimsel gerilemeyi doğrudan İslam dinine bağlamak tarihsel gerçeklikle uyuşmaz. Eğer İslam'ın temel öğretisi bilim üretimine kategorik biçimde engel olsaydı, İbn Heysem, Biruni, İbn Sina, Harezmi, Razi, İbn Nefis, Nasîrüddin Tûsî gibi isimlerin de aynı İslam medeniyeti içerisinde ortaya çıkamaması gerekirdi. Astronominin gelişmesinde namaz vakitlerinin hesaplanması, kıblenin belirlenmesi ve hicrî takvimin düzenlenmesi gibi doğrudan dinî ihtiyaçların dahi teşvik edici rol oynadığı biliniyor. İslam toplumlarında kurulan rasathanelerin bazıları yüzyıllar boyunca dünyanın en gelişmiş astronomi merkezleri arasındaydı. Dolayısıyla mesele “İslam mı bilim mi?” ikilemi değildir. Fakat burada başka bir mesele ortaya çıkıyor: İslam ile Müslümanların tarih boyunca kurduğu dinî kurumlar aynı şey değildir. Zaman içerisinde bazı eğitim kurumlarında fıkıh, hadis, kelam ve dil ilimleri ağırlık kazanırken matematik, tabiat bilimleri ve felsefe aynı derecede kurumsal güvenceye sahip olamadı. Tarihçi George Makdisi'nin çalışmalarına dayanan değerlendirmeler, “aklî ilimlerin” tamamen yasaklanmadığını; fakat çoğu zaman medrese sisteminin merkezinde yer almayıp özel dersler, şahsi himaye veya başka kurumlar üzerinden devam ettiğini gösteriyor. İşte problem burada başladı: Bilim tamamen yok olmadı fakat kurumsallaşma kapasitesi zayıfladı. Gazâlî bütün bilimi bitirdi mi? İslam dünyasının bilimde gerilemesi denildiğinde sık sık İmam Gazâlî suçlanır. Gazâlî'nin filozoflara yönelttiği eleştirilerin akılcı düşünceyi ortadan kaldırdığı iddia edilir. Bu açıklama fazla kolaydır. Gazâlî'nin felsefenin bazı metafizik iddialarına çok sert itirazları vardır; fakat matematiği veya tıbbı reddeden bir düşünür değildir. Dahası Gazâlî'nin ölümünden sonra İslam dünyasında astronomi ve matematik birkaç yüzyıl daha önemli gelişmeler göstermiştir. George Saliba'nın çalışmaları, Arapça astronominin 11. yüzyıldan 16. yüzyıla kadar sürekli biçimde Batlamyus astronomisini eleştirip geliştirdiğini ortaya koyuyor. Modern bilim tarihçileri bu nedenle “Gazâlî geldi ve İslam bilimi bitti” tezini büyük ölçüde yetersiz buluyor. Nitekim 13. yüzyılda kurulan Meraga Rasathanesi son derece ileri bir bilim kurumuydu; Semerkant Rasathanesi ise 15. yüzyılda büyük astronomik çalışmalar üretmeye devam etti. Bu gerçek bile “1258'de Bağdat yıkıldı, İslam bilimi o gün sona erdi” şeklindeki popüler anlatının doğru olmadığını göstermeye yeter. Asıl kırılma: Bilimin kalıcı kurumlara dönüşememesi Bilim yalnızca büyük zekâlarla ilerlemez. Bilim için kurum gerekir. Laboratuvar gerekir. Üniversite gerekir. Kütüphane gerekir. Finansman gerekir. Bilginin kuşaktan kuşağa aktarılmasını sağlayacak süreklilik gerekir. İslam dünyasında bilim çoğu kez sultanların, vezirlerin veya zengin hamilerin himayesine bağlı kaldı. Çok güçlü bir hükümdar geldiğinde rasathane kuruluyor, bilim insanları saraya toplanıyor; iktidar değiştiğinde ise aynı kurum zayıflayabiliyor veya ortadan kalkabiliyordu. Avrupa'da ise zaman içerisinde üniversiteler, matbaalar, bilim akademileri, bilim dergileri ve araştırma topluluklarından meydana gelen daha kalıcı bir ekosistem doğdu. Dolayısıyla Batı'nın üstünlüğü yalnızca “daha zeki bilim insanları yetiştirmesi” değildi. Bilim insanının arkasına bilgi üreten ve üretilen bilgiyi çoğaltan kurumlar koyabilmesiydi. Matbaa meselesi küçümsenemez Bilginin yayılmasındaki en önemli kırılmalardan biri matbaadır. Gutenberg Avrupa'da 15. yüzyıl ortalarında kitap basarken, Osmanlı'da Müslümanların işlettiği Arap harfli matbaanın kurumsal başlangıcı İbrahim Müteferrika ile 1727'ye kadar uzanmadı. Üstelik Osmanlı topraklarında Yahudi ve Hristiyan topluluklar bundan çok daha önce matbaa kullanıyordu. Bunu yalnızca “ulema matbaayı yasakladı” şeklinde anlatmak da aşırı basitleştirmedir. Hattatlık kültürü, el yazması ekonomisi, teknik sorunlar, dinî hassasiyetler ve siyasi tercihler birlikte etkili oldu. Fakat sonuç değişmiyor: Avrupa bilgi çoğaltma maliyetini dramatik biçimde düşürürken İslam dünyası el yazması kültürünü çok daha uzun süre devam ettirdi. Bir bilim insanının kitabının yüzlerce nüsha yerine on binlerce kişiye ulaşabilmesi, bilimsel tartışmanın hızını tamamen değiştiriyordu. Avrupa'daki bilimsel devrimin matbaa ile aynı dönemde gerçekleşmesi tesadüf değildir. Avrupa yalnız ilerlemedi; sistem kurdu 16. ve 17. yüzyıllardan itibaren Avrupa'da başka bir şey gerçekleşiyordu. Kopernik, Kepler, Galileo ve Newton gibi bilim insanlarının ortaya çıkması önemliydi; fakat onların arkasından bilimsel bilginin sürekli üretileceği kurumlar kuruluyordu. Üniversiteler gelişiyor, bilim cemiyetleri ortaya çıkıyor, basılı yayınlar çoğalıyor, denizcilik ve savaş teknolojileri bilimsel araştırmaya ihtiyaç doğuruyordu. Coğrafi keşiflerle ticaret yollarının ağırlığı Akdeniz'den Atlantik'e kaydı. Avrupa devletlerinin denizaşırı ticaretten elde ettiği kaynaklar arttı. Ardından sanayi devrimi geldi. Bilim teknoloji üretiyor, teknoloji sermaye meydana getiriyor, sermaye yeni bilimsel araştırmaları finanse ediyordu. Böylece kendi kendisini büyüten bir sistem doğdu: Bilim → teknoloji → üretim → sermaye → daha fazla bilim. İslam dünyası aynı çevrimi aynı güçte kuramadı. Siyasi parçalanma ve iktidar kültürü Bilimsel düşüncenin temelinde soru sormak vardır. “Niçin?” “Nasıl?” “Bu bilgi yanlış olabilir mi?” Fakat mutlak iktidarın hâkim olduğu toplumlarda sorgulama kültürü genellikle yalnız siyasette değil, zamanla eğitimde de daralır. İslam devletlerinde yöneticilerin bilim adamlarını destekledikleri çok sayıda dönem vardır. Ancak bilimsel kurumların hükümdardan bağımsız, kendi kaynaklarına ve kendi kurallarına sahip yapılar haline gelmesi sınırlı kaldı. Bu durum bilim insanını çoğu zaman güçlü bir şahsın himayesine bağımlı hale getirdi. Bugün bile birçok Müslüman ülkede üniversitenin temel problemlerinden biri aynıdır: özgür düşünce yerine itaat, araştırma yerine ezber, liyakat yerine sadakat. Bilim ise emirle icat yapılamayan bir alandır. Sömürgecilik hem sebep hem hızlandırıcıydı 19. ve 20. yüzyıldaki Avrupa sömürgeciliğinin etkisini de görmezden gelemeyiz. İslam coğrafyasının çok büyük bölümü doğrudan veya dolaylı Avrupa hakimiyetine girdi. Yerel ekonomiler sömürge imparatorluklarının ihtiyaçlarına göre biçimlendirildi. Siyasi bağımsızlık ortadan kalkarken teknolojik bağımlılık arttı. Fakat bütün suçu sömürgeciliğe atmak da doğru değildir. Çünkü Avrupa'nın bilimsel üstünlüğü sömürgeciliğin İslam dünyasını tamamen kuşatmasından önce belirginleşmeye başlamıştı. Sömürgecilik mevcut farkı büyüttü ve kurumsallaştırdı; fakat farkı sıfırdan meydana getirmedi. Bilim tarihçiliğinde de artık tek nedenli “yükseliş ve çöküş” anlatıları yerine çok daha karmaşık açıklamalar tercih edilmektedir. Büyük mesele din değil, zihniyet ve kurum meselesidir Bugün İslam dünyasının önündeki soru, “Batı'yı taklit edelim mi?” değildir. Asıl soru şudur: Bir zamanlar “Oku” emrini medeniyet kurucu bir çağrı haline getiren Müslümanlar, yeniden bilgi üretmeyi hayatın merkezine koyabilecekler mi? İbn Heysem'in yaptığı şey körü körüne eski otoritelere inanmak değildi; gözlem yapmak, şüphe etmek, sınamak ve ispatlamaktı. Biruni dünyayı merak ediyordu. Harezmi problem çözüyordu. İbn Sina mevcut tıbbi bilgiyi sistemleştirip geliştiriyordu. Tûsî, Batlamyus'u kutsallaştırmak yerine onun astronomisini eleştiriyordu. İslam medeniyetinin bilimsel yükselişi soru sorduğu zamanlarda, gerilemesi ise büyük ölçüde hazır cevaplarla yetinmeye başladığında ortaya çıktı. Ancak bunun sorumluluğunu yalnızca mollaya, şeyhe, sultana, sömürgeciye veya Batı'ya yüklemek kolaycılıktır. Gerileme; eğitim kurumlarının yapısından siyasi iktidara, ekonomik dönüşümden matbaaya, düşünce özgürlüğünden bilim finansmanına kadar uzanan büyük bir tarihsel bileşkenin sonucudur. Bugün aynı nedenle çıkış yolu da bellidir: Daha çok bina değil daha özgür üniversite; daha çok diploma değil daha nitelikli eğitim; daha çok hamaset değil daha fazla araştırma; geçmişteki Müslüman bilim insanlarıyla övünmek değil yenilerini yetiştirmek gerekir. Çünkü Harezmi'nin Müslüman olmasıyla övünmek kolaydır. Asıl mesele, neden bugün yeni Harezmi'leri, Biruni'leri, İbn Heysem'leri yetiştiremediğimiz sorusuyla yüzleşebilmektir.
(0 Beğeni)
|
![]() |
| Seçenekler | |
| Stil | |
|
|
Benzer Konular
|
||||
| Konu | Konuyu Başlatan | Forum | Cevap | Son Mesaj |
| Cinler insanlarla neden irtibat kurarlar? | SiLence | Paranormal Yetenekler | 5 | 13.02.25 00:02 |
| Kafkas islam Ordusu | Mithrandir | Tarih | 1 | 19.12.20 01:27 |
| islam ve Peygambere Hakaret | fanatik | Derin Konular & Beyin Fırtınası | 2 | 26.10.20 11:37 |
| Bizler islam ülkesinin Müslümanları değiliz | fanatik | Derin Konular & Beyin Fırtınası | 2 | 30.09.20 21:53 |
| Burun tıkanıklığı neden olurmuş. | aşk | Sağlık | 3 | 15.07.18 23:02 |