Havas Okulu  
Go Back   Havas Okulu > Serbest Bölüm > Derin Konular & Beyin Fırtınası


Suud Sülalesi ve Vehhabiler (Vahhabizm - Vahhabiler)


 
 
LinkBack Seçenekler Stil
Prev önceki Mesaj   sonraki Mesaj Next
  #1  
Alt 29.08.26, 02:13
 
Üyelik tarihi: 30.07.18
Bulunduğu yer: istanbul
Mesajlar: 364
Forum Puanı: 104
Etiketlendiği Mesaj: 6 Mesaj
Etiketlendiği Konu: 0 Konu
Standart Suud Sülalesi ve Vehhabiler (Vahhabizm - Vahhabiler)

》 SUUD SÜLÂLESİ VE VEHHÂBÎLER

• Vehhâbîlik, İslam tarihinde ortaya çıkan ve yıkıcılığını giderek arttıran büyük cereyanlardandır. Vehhâbîlik yalnız dini boyutuyla değil, siyasi yönüyle de dikkatleri celbetmiştir. Zirâ belgeleneceği üzere İngilizlerin desteği ile kurulan bu mezhep, bir devlet haline geldi. Peygamber Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem’in toprağında kılıç zoruyla Müslüman kanı dökerek yayılmaya çalışılan bu bâtıl mezhebin mensupları kendilerine Müvahhidûn (tevhid ehli) derler.

• Vehhâbîlik, Arabistan’ın Necid bölgesinde yaşayan Muhammed bin Abdülvehhab tarafından kuruldu. Muhammed bin Abdülvehhab 1703 yılında Riyad şehrine yakın Uyeyne’de doğdu. İlk tahsilini burada yaptı. Daha sonra Mekke ve Medine’de okudu. Burada İbn-i Teymiye’nin fikirlerini öğrendi, oradan Basra’ya gitti. 1787 yılında ölen Abdülvehhab, Temim Kabilesindendir. Müslümanların dinini doğrudan Kitap ve Sünnet’ten öğrenmesi gerektiğini söyler. Kendinden önceki Müslümanları dalâletle ithâm eder. Tam bir dini eğitim almadı. Girdiği medreselerden mezun olmadan çıktı. İbn-i Teymiyye’nin görüşlerine sıkı sıkı bağlandı. Görüşlerini Kitâbu’t-Tevhid adlı eserinde belirtmiştir. Muhammed bin Suud, Abdülvehhab’ın eniştesi idi. İbn-i Suud, Osmanlı’ya isyan etmekteydi. Bu isyanını Abdülvehhab’ın sunduğu görüşler üzerinde temellendirdi. Ve neticede savaşlara girişildi. Binlerce masum Müslüman kanı döküldü. Tarih ispat etmiştir ki Vehhâbîlik İngiliz güdümlü, Yahudi finanslı ve Şii destekli sözde Sünni bir akımdır. Hanbelîliğin bir kolu olduklarını iddia ederler. Hâlbuki alâkaları yoktur.

• Vehhâbîler, II. Mahmut zamanında Osmanlı’ya isyan etmişlerdir. Mısır valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa tarafından bu isyan bastırılmıştır. I. Dünya Savaşı’ndan sonra Arabistan elimizden çıkmıştı. Abdülaziz bin Suud, Hâşimi ailesini yenerek Vehhâbî mezhebine bağlı krallığını kurmuştur. İlk iş olarak kabir ve türbeleri yıkmaya başladılar. Evvela Uyeyne yakınlarında Cebile köyünde şehit sahabelerin kabirlerini yıktılar.

• Târih-i Cevdet’te Ahmet Cevdet Paşa şunları ifade eder: “Şeyh Necdî (Muhammed bin Abdülvehhab) bu kabirlerin üzerleri en fazla birer karış yükseltilmesi lazım gelirken, daha fazla yükseltilmeleri bidattir diye bu kabirleri yıktırmıştır. Hâlbuki biz şer’î ilimleri Ashab-ı Kiram’dan aldık ve kabul ettik. Hâl böyle iken 1100 sene sonra Şeyh Necdî, müçtehit olmak davasıyla çıkıp bu kadar Ashab-ı Kiram’ın hatalı olduklarını iddia etmekle nasıl bir bidat ve dalâlette olduğu aşikârdır. Müseylemetü’l Kezzab’ın yerinde (çıktığı yerde) zuhûr etmesi ve Müseyleme muharebesinde şehit olan Ashab-ı Kiram’ın kabirlerini yıktırmış olması, Müseylemetü’l Kezzab’a fenâlıkta vekil olduğunu gösterir.”

Zaten Ehl-i Sünnet âlimlerin birçoğu Muhammed bin Abdülvehhab’ın düşüncelerinin çok tehlikeli olduğuna hükmetmişlerdir.

• Vehhâbîliğin, nihayet esaslı bir dert olmaya başladığını fark eden Osmanlı Devleti ve onun başındaki hükümdar II. Mahmut, bu meselenin hâllini Mısır valisi Kavalalı Mehmed Ali Paşa’ya havale eder. Kavalalı Mehmed Ali Paşa, oğlu Tosun Paşa emrindeki bir orduyla 1812-1813 yılları arasında Medine, Mekke ve Tâif’i Vehhâbîlerden kurtarır. Daha sonra bizzat kendisi Abdülaziz bin Suud’un üstüne yürür. İbn-i Suud direnirse de 1814’de ani ölümü üzerine Vehhabîler hezimete uğrar ve nihayet Kavalalı’nın kumandanı İbrahim Paşa 1818’de Vehhabîlerin başkenti olan Deriyye’yi zapt ile Abdülaziz bin Suud’un yerine geçen oğlu Abdullah ile çocuklarını esir ederek İstanbul’a gönderir ve 17 Aralık 1819’da asılırlar. Böylece Vehhâbiliğin ilk dönemi kapanır.

Savaştan kaçıp kurtulmayı başaran Suud hanedanından Muhammed bin Suud et-Türkî ve oğlu Faysal, Necd bölgesinde yeniden faaliyete girişirler ve Riyad’ı baş şehir yaparak 1821’den 1891’e kadar sürecek ikinci Vehhabi devletini kurmayı başarırlar. Ancak Faysal’ın 1865’teki ölümünden sonra Suud ailesi içinde patlak veren ihtilaflar sonucu ileri gelenler Riyad’dan sürülür ve böylece ikinci Vehhabi devleti de son bulmuş olur.

• Muhammed bin Abdülvehhab’in kardeşi Şeyh Süleyman, bir gün ona: “İslam’ın şartı kaçtır?” diye sormuştur. Abdülvehhab: “Beştir.” demiştir. Şeyh Süleyman “Sen bunlara bir altıncısını daha ilave ediyorsun, sana tabi olmayı erkân-ı diniyyeden sayıyorsun.” demiştir. Daha sonra Şeyh Süleyman, kardeşi Abdülvehhab’a reddiye yazmış ve onun şerrinden kurtulmak için memleket değiştirmiştir.

Muhammed bin Abdülvehhab’ın hocası, Medineli Muhammed bin Süleyman, talebesine yazdığı mektupta şöyle diyordu: “Ey İbn-i Abdülvehhab! Allah’ın selamı, doğru yolda olanların üzerine olsun. Müslümanlara kötü söylemekten dilini tutmanı, Allah için sana nasihat ediyorum.

Eğer bir kimseden, çağrıda bulunduğu zatın Allah’tan başka herhangi bir şeyde tesir edeceğini inandığını işitirsen, ona Allah’tan başka hiçbir kimsenin hiçbir şey üzerinde tesir edemeyeceğini delilleriyle anlatarak doğruyu öğret. Eğer inancında ısrar eder de doğruyu kabul etmezse, yalnız onun küfrüne hüküm ver. Fakat onun sapık sözleri sebebiyle, Müslümanların büyük çoğunluğunun küfrüne hüküm vermeye hakkın yoktur. Sen Müslümanların büyük çoğunluğundan ayrılarak onlardan yüz çevirdin. Büyük çoğunluktan yüz çevirenin ve müminlerin yolundan başka bir yola sapan kimsenin küfre daha çok yakın olduğu apaçık meydandadır.”

Şeyh Süleyman bin Abdülvehhab, kardeşi Muhammed bin Abdülvehhab’a yazdığı reddiyede şöyle demektedir:

“O kadar aşırı hareket ediyorsunuz ki, küfre bulaşan bir kimseyi, üzerinde İslam alametlerinden bir şey gördüğünüzden dolayı Allah’tan korkup tekfirde duraklama gösteren kimse bile sizin katınızda 'kâfir' olarak damgalanıyor.”

• Muhammed bin Abdülvehhab, Deriyye mescidinde cuma günleri hutbe okurdu. Ve her hutbesinde: “Peygamberle tevessülde bulunan, muhakkak ki kâfirdir.” derdi.

Muhammed bin Abdülvehhab’ın şu açıklaması azılı bir Peygamber düşmanı olduğunun delilidir: Genel evlerinde çalışan genel kadınların günahları, minarelerin başında salâvat okuyanların günahlarından daha azdır.”

Ameli imandan bir cüz sayan Abdülvehhab’a göre ibadetlerde eksiği olan veya günah işleyen Müslümanın küfre gittiğini belirtir. İbn-i Suud Mekke’yi istila ettiği gün ahaliyi toplayarak onlara şöyle hitap ederek Vehhâbiliği zorla kabullendirmeye çalıştı: “Sizin dininiz bugün kemal derecesine erişti. İslam’ın nimetiyle şereflenip Cenab-ı Hakk’ı kendinizden razı ve hoşnut kıldınız. Artık âbâ ve ecdadınızın batıl inanışlarına meyil ve rağbetten ve onları rahmet ve hayırla yâd ve zikirden korkun ve kaçının. Ecdadınız tamamen şirk üzere vefat ettiler. Hazret-i Peygamber’in mezarı karşısında, önceleri olduğu gibi durarak, tazim için salât u selam getirmek, mezhebimizce gayr-i meşrudur. Onun için oradan geçenler okumadan geçip gitmeli ve sadece es-Selamu âlâ Muhammed diye selam vermelidir.”

• Eyyüb Sabri Paşa, Tarih-i Vehhâbiyân adlı eserinde şu elim olaydan bahseder: “Vehhabiler; Peygamberimizin amcasının oğlu Abdullah bin Abbas’ın türbesini yıkmaya çalışırken güzel bir koku hissedince korkup: ‘Bu kabirde büyük bir şeytan olmalıdır. Kazmakla vakit geçirmektense yakmak daha evladir.’ dediler. Daha sonra türbeyi barut ile havaya uçurmaya karar veren Vehhâbiler, barut ateş almayınca yakma fikrinden vazgeçip türbeyi yerle bir ettiler.”

1803 yılında Taif’te büyük bir Müslüman katliamı gerçekleştirdiler. Kadın, çocuk ve ihtiyar ayırt etmeden kendi mezhebini kabul etmeyen Müslümanları evvela kâfir saydılar, sonra öldürdüler.

Yine 1803 senesinde Mekke’yi istila ettiler ve ulemâya: “Sizi şirk ve dalaletten kurtulmaya davet ederim.” derler. 1807 yılında Vehhabi olmayanlara haccı yasak ettiler. Mescit ve türbeleri yıkıp değerli eşyaları yağmaladılar. Peygamber Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem’in doğduğu mübarek ev, Hazret-i Ebu Bekir radiyallâhü anh, Hazret-i Ömer radiyallâhü anh, Hazret-i Osman radiyallâhü anh ve Hazret-i Ali radiyallâhü anh’ın evleri, Hazret-i Hadice’nin türbesi ve daha nice mübarek sahabe türbesi yıkıldı. Bugünlerde yine gündemde olan mühim bir mesele ise, Suud kralı tarafından Kâbe içindeki revakların yıkılmak istenmesidir.

Ayrıca Hazret-i Ebu Bekir radiyallâhü anh’ın evinin yerine yapılan onlarca katlı otelin ilk bina edilen kısmının tuvaletler olduğunu öğrendik. Resulullah Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem’in dünyaya teşrif ettikleri evin ise yıkılmak üzere geldiğini görüyoruz.

Lübnanlı Şeyh Cemil’in ifadesiyle bunlar Muhammed Mustafa sallallâhü aleyhi ve sellem’in düşmanı olan Vehhabilerin Mekke’yi New York gibi gökdelenlere boğup, Kâbe-i Muazzama’yı bu yapılar arasında nokta kadar bırakmayı planladıkları açıklandı. Her şeye bidat diyen bu azgın güruh için lüks, israf, para ve şehvet düşkünlüğü helâldir. Müslümanların duyarlı olması, bu kadri yüce şehirlerin manevi havasını muhafaza için dua etmesi ve ellerinden geldiği kadar bu Neo Haricilerin Hazret-i Fahr-i Kâinat sallallâhü aleyhi ve sellem’in aziz hatırasına düşmanlıklarını duyurmaları ve durdurmaları icap ediyor.

İbn-i Suud, dört mezhebin ayrı ayrı namaz kıldırmalarını yasakladı. Salât ü selamı şirk saydılar ve salât getirenlere türlü eza ve cefalarda bulundular. Kendilerini Hanbeli olarak tanıtan Vehhabilerin yaptıkları zulüm ve işkencelere karşı, kendilerinden başka tüm Müslümanlara müşrik gözüyle bakmalarına karşı İmam Ahmed bin Hanbel’in şu sözünü söylesek dahi kâfidir:

“Halifelere ister facir olsun ister müttaki olsun, itaat gerekir. Hiçbir kimsenin onlara ta’n etmek veya onlarla münazaada bulunmak hakkı yoktur. Bir kimse İmamü’l Müslimîn’e karşı ayaklansa, buna mukabil İmam etrafında toplanmış halk ister rıza ister tahakküm ile onun hilafetini tanısa, isyancı İslam vahdetini bozmuş ve ehadis-i Peygamberî’ye mugayir hareket etmiş sayılır. Ayaklanan kimse ayn-i hâl üzere ölürse, cahiliye ölümü ile ölmüş olur.”

İşte Vehhabiler, kendilerinin İmam kabul ettikleri Ahmed bin Hanbel Hazretlerinin fetvasına göre, meşru olan ve zulmü görülmeyen halifeye isyan ettikleri için cahiliye ölümüyle ölmüşlerdir.

• Vehhabîler; kendilerine “SELEFİ” de derler. Yani sahabe ve tabiînin esaslarını kabul edip onun yolundan giden manasına gelir. Hâlbuki bugün sözüm ona selefiler, sahabe ve tabiînden usul ve esaslarda birçok noktada ayrılmaktadır. Kendilerini Hanbeli gibi göstermeye çalışan Vehhabîler, aslında Haricîleri andırırlar. Zaten sert tutumları sebebiyle bâtıl görüşleri şehirlerde değil, bedeviler arasında yayıldı. Kuzey Afrika'da Senusîlik, Yemen’de Muhammed es-Şevkanî ve Cemaleddin Efgânî Vehhâbiliğin tesiri altıdaydılar. Ne yazık ki Türkiye’de Mehmet Akif de vaktiyle bu cereyandan etkilenenler arasındadır.

• SUUD AİLESİ

Vehhabîliğin yayılmasında en büyük rol Suud ailesinindir. İngilizlerin Arabistan’daki siyasi temsilcisi W. Shakespear, 1914 Şubat’ında Riyad’a gelmiş, bu vesileyle İngilizler ile Suudiler arasında sıcak yakınlaşmalar tesis edilmişti. I. Dünya Savaşı çıkınca bu dostluk daha da pekişti. Osmanlı’nın ittifak çağrısına ret cevabı veren İbn-i Suud, bunun hemen arkasından Osmanlı heyeti hala Riyad’da iken, İngilizlere ittifak teklifinde bulundu. Artık büyük savaşta Osmanlı’nın Necd valisinin safı belli olmuştu. Bu birliktelik, İbni Suud’a İngiltere-Hindistan İmparatorluğunun şövalyelik nişanı verilmesiyle pekiştirildi. Fransız Dış İşleri Bakanı Jean Pichon: “Vehhabiler İngiliz ajanları vasıtasıyla tahrik edilmiştir, Londra ile anlaşmaya varmışlardır ve hatta hareketin huzurunda bu hükümetin tesiri vardır.”

İbn-i Suud: “Eğer siz İngilizler, kızlarınız karım olsun diye bana önerseniz kabul ederdim. Fakat Mekke Şerif’inin veya Mekkelilerden ve diğer Müslümanlardan müşrik saydıklarımızın kızlarını alamam. Hıristiyanların kestiği hayvanların etlerini sorgusuz sualsiz yerim.”

Bu duygularla yüklü olan İbn-i Suud, bir başka toplantıda da Hıristiyanlarla ilgili bazı Kuran ayetlerini okumuş, sonra da Philby’e dönerek kendisini kuzeni saydığını, zira Hristiyanların İshak Peygamber, Arapların da İshak’ın kardeşi İsmail Peygamber evladından olduklarını, Türklerin ise Tatar kökenli evlad-ı iblis’ten olduklarını açık yüreklilikle ifade etmişti.

İbn-i Suud, İngiliz Philiby’e şöyle demişti: “İnancımıza göre sizler ehl-i kitapsınız. Vehhabilerin nefretine hedef olan müşriklerden ve kâfirlerden değilsiniz. Fakat halkımızın arasında özellikle eğitimini Necid dışında almış olan veya sıklıkla dışarıya seyahat eden birçok şehirli insan, ‘İslamiyet’in temsilcileridir’ diye Türklere yakınlık duymakta ve bundan dolayı İngilizlere düşmanca bakmaktadırlar. Ama bundan fazla ileri gidemediler. Daha yakın zamanda böyle düşünen iki adamı görüşlerini ifade ettiklerinden dolayı cezalandırdım.”

• Vehhabilik mezhebi daha çok siyasi amaçlarla kurulmuştur. İslam’a ettiği hizmetse tartışma konusudur. Kendilerini Hanbeli olarak tanıtan Vehhabiler sert, vahşi ve ilimden yoksun hareketleriyle tıpkı Haricileri andırmaktadır. Hazret-i Allah Ümmet-i Muhammed'i, bu yakıcı ve yıkıcı şer dolu cereyanın tesirlerinden muhafaza buyursun.

》 ÖNEMLİ !! SAYFA NOTU =

Suud ailesinin Türk düşmanı söz ve eylemlerini “Arap-Türk” düşmanlığı çerçevesinde görmek, tek kelimeyle hakikati görememek olur.

• Birincisi; Suud ailesi tüm Arapları temsil etmez, hatta çoğunluk Arabı dahi temsil etmez. Aslında onlar vaktiyle azınlık bir grup olarak ortaya çıkıp zulümle ülke yönetimi ele geçirmiş çeteci eşkıya bir kabilenin günümüze uzanan soyudur. Bu Suud çetesinin tarihçesi zaten Osmanlı belgelerinde kayıtlıdır. Bu tür “azınlık yönetici sınıfı” meselesini biz birçok ülkede gördük, görmekteyiz. Bunlar, benzer bir filmin farklı coğrafyalardaki tekrar ve tekrar oynatılışlarıdır sadece.

• İkincisi, Suud ailesinin kökeni karışıktır. Vaktiyle Babil sürgününden sonra etraf bölgelere kaçan çeşitli Yahudi gruplarından zaman içinde Kuzey ve Orta Arabistan bölgelerine yerleşip, Arap toplumu içinde, bizim “dönme” diye bildiğimiz tabire uygun olarak yaşamını sürdürenlerin var olduğu bilinir. Sürgünden itibaren aradan geçen asırlar boyunca bir arada yaşamanın getirdiği alışkanlıklarla toplumlar birbirlerine benzemiş ve yaşam tarzı olarak Araplaşmışlardır. Bu bir asimilasyon değildir. Yahudiler için asimile olmak neredeyse imkansızdır. Fakat amaçlarına ulaşmak için bukalemun gibi kılık değiştirdikleri ve bunu asırlarca devam ettirebildikleri bilinen bir gerçektir. Suud ailesine bir de bu pencereden bakmak gerekir. O zaman büyük resim daha net görülecektir.

Yine de bununla birlikte kesin olarak tüm sülale tamamen “dönme”dir de diyemeyiz. Çünkü zaman içinde kız alıp vermeler ile sülaleye kısmen Arap kanı da girmiştir, ama genele baktığımızda “Babil artığı” kısmı azımsanmayacak derecede baskındır.

Dünyadaki şeytanî odaklarla ittifak halinde olmaları böylece daha iyi anlaşılabilir. Bu noktada “Babil artığı” faktörü devreye girmekte olup, sülalenin kötüleri iyilerini bastırıp öne çıkmaktadır. Daha fazla detaya girmeye lüzum yok, anlayana bu kadarı kâfi. Zira benzer bir “dönmelik” belasıyla biz de yüzyıllardır uğraşmaktayız ve bela hala Demokles’in kılıcı gibi tepemizde durmaya devam etmekte. Nitekim yine şeytanî bir İngiliz hamlesiyle aynı “azınlık yönetici” oyunu ve aynı “dönme” oyunu bize de oynanmıştır. “El-ârifü yekfîhü’l-işâreh.”

Alıntı ile Cevapla
 


Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık



Tüm Zamanlar GMT +3 Olarak Ayarlanmış. Şuanki Zaman: 23:47.


Powered by vBulletin® Version 3.8.5
Copyright ©2000 - 2026, Jelsoft Enterprises Ltd.
havasokulu1.com