Havas Okulu  
Go Back   Havas Okulu > islam & Tasavvuf > Hayat Dersleri & Hikayeler


Serdar Yıldırım Hikayeleri


Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Stil
  #1  
Alt 16.10.26, 14:25
Acemi
 
Üyelik tarihi: 19.01.26
Bulunduğu yer: Bursa
Mesajlar: 15
Forum Puanı: 15
Etiketlendiği Mesaj: 0 Mesaj
Etiketlendiği Konu: 0 Konu
Standart

Gökbilimine Meraklı Padişah - Serdar Yıldırım
GÖKBİLİMİNE MERAKLI PADİŞAH
Bundan yıllarca önce gökbilimine meraklı bir padişah yaşarmış. Vaktinin çoğunu sarayın yanına inşa ettirdiği gözlemevinde geçirirmiş. O zamana kadar gökyüzü, yıldızlar, uzay, astronomi hakkında yazılmış ne kadar kitap, çizilmiş ne kadar harita varsa bunları mutlaka kitaplığında bulundurmak istermiş. Başka ülkelerin müneccimlerini, astronomlarını sarayında toplar, aralarında yaptıkları tartışmalara kendisi de katılırmış. Dünyanın varoluşundan yaşadıkları zamana kadar geçirdiği evreler, insanın dünyadaki macerası, gezegenlerde hayat olup olmadığı gibi pek çok soruya cevap ararlarmış.


Günlerden bir gün, Acemistan sarayındaki Ebu Salip Efendinin bir çeşit teleskop icat ettiği ve bununla birçok yeni yıldız keşfettiği haberi duyulur. Padişah vezirini huzura çağırır: Bu yeni keşfedilen yıldızların biçimleri, durumları neymiş bilmek isteriz. Tez Acem sarayına elçi gitsin. Ebu Salip Efendi buyursun gelsin, misafirimiz olsun, diye emretmiş. Aradan günler, haftalar geçmiş. Padişahın elçi aracılığıyla gönderdiği mektuptaki şartları olumlu bulan Ebu Salip Efendi, Acem Şahından izin almış, yola çıkmış. Gökbilimine meraklı padişah konuğunu sarayın kapısında karşılamış. Sarayda Ebu Salip Efendinin keşfettiği yıldızlar hakkında anlattıkları padişahı çok meraklandırmış. Yıldızların en büyüğüne kendi adının verildiğini duyan padişah, heyecandan yerinde duramaz olmuş. Bir an önce teleskopun bir eşini de burada yapmasını istemiş. Ertesi gün sarayın yanındaki gözlemevine gitmişler. Ebu Salip Efendi malzemeleri yetersiz, gözlemevini de küçük bulmuş. Daha büyük bir gözlemevi yaptırmak istemiş. Padişahtan gerekli izni alan Ebu Salip Efendi saraydan oldukça uzakta bulunan bir dağın yamacında yeni gözlemevinin inşaatını başlatmış. Kendisi de yakındaki bir köye yerleşmiş.


Gözlemevinin yapımı aylarca sürmüş. Harcanan para tahminlerin çok üstüne çıkmış. Devlet hazinesinde para kalmamış. Padişah halkından dört beş sene sonrasının vergilerini istemeye başlamış. Halk büyük sıkıntılar içinde kalmış. Ellerindeki avuçlarındaki son kuruşlarını gözlemevinin yapımı için veren halk çaresizlik içine düşmüş. Vergi tahsildarları ile aralarında çatışmalar çıkmış. Padişah gaflet uykusundan uyanamamış. Yapılan uyarıları umursamaz görünmüş. Yeni keşfedilen yıldızların ve adının verildiği büyük yıldızın saçmakta olduğu ışık gözlerini kamaştırmış. Sarayında yapılan ara sıra Ebu Salip Efendinin de katıldığı konusu uzay, yıldızlar, astronomi olan toplantıları daha bir can kulağı ile dinler olmuş.


Yaz günlerinden birinde, padişah iki adamı ile birlikte kıyafet değiştirerek bir köye gitmiş. Köyün sahibi; otuz yaşlarında, dürüst, iyi kalpli, mert bir adammış. Padişah ve iki adamını evine davet etmiş. Yemekler yenmiş, ayranlar içilmiş, koyu sohbet başlamış. Söz, sağdan soldan derken, dönmüş, dolaşmış, yıldızlara, uzaya gelmiş dayanmış. Tüccar kılığındaki padişah ilk insanın yeryüzünde görünmesinden tutmuş, dünyanın gizli kalmış bütün sırlarını anlatmış. Uzayın sonsuz bir boşluk olduğunu, bu sonsuz boşlukta sayılamayacak kadar gezegen ve yıldızın bulunduğunu söylemiş. Yüce padişahın yaptırmakta olduğu gözlemevi ve son derece geliştirilmiş teleskop sayesinde adı sanı bilinmeyen pek çok gezegen ve yıldızın keşfedileceğinden bahsetmiş. Padişahlarına insanlığın şükran borçlu olduğunu belirtmiş.


Tüccar kılığındaki padişahın anlattıklarını sessizce dinlemekte olan köyün sahibi: İnsanlık padişahımıza neden şükran borçlu olsun? Gözlemevinin yapımı için, teleskop yapımı için harcanan paralar nereden bulunuyor diye düşünmek gerekir. Zaten zar zor geçinen halktan alınan vergileri olabildiğince arttırmak, üstelik dört beş sene sonrasının vergilerini zorla almaya çalışmak hangi kanunda vardır? Bunun adı zorbalık değil de nedir? Fakir fukaranın karnı mı doyacak sanki yıldız keşfetmekle? Ebu Salip o toplanan paraların birini taşa, on birini kuşa çevirirmiş, demiş.
Bu sözler yenilir yutulur gibi değilmiş. Tüccar kılığındaki padişah, oturduğu yerden hırsla ayağa fırlamış. Yanındaki iki adamı yerlerinden kalkmışlar, elleri kılıçlarında, kılıçları kınlarından yarı yarıya sıyrılmış vaziyette, tetikte beklemişler. Şu haddini bilmez bu pervasızlığının hesabını canıyla ödemeliymiş. Köyün sahibinin söyledikleri tüccar kılığındaki padişahın beyninde balyoz gibi patlamış. Gözlerinin beyazı kaybolmuş: - Yüce padişah hakkında nasıl böyle konuşursun? Devlete vergi vermek vatandaşlık görevidir. Herkes bana ne derse uzayın sırlarını kim çözecek?


Köyün sahibi yer minderinde oturur vaziyette: Devlete vergi vermek, fakat kazancına göre. Bir devrin insanına bu kadar yüklenilmez. Eldeki avuçtaki son kuruşu almak günahtır. Uzayın sırlarının çözülmesi için uğraş verenler insanlığa büyük bir hizmet etmiş olurlar. Bu çözüm birkaç yılda gerçekleşmez. Bilim ve fen ilerledikçe hepsi birer birer çözülecektir. Bunun için belki de yüzyıllar geçmesi gerektir. Zamana ihtiyaç vardır, demiş. Köyün sahibinin sözleri mantığa son derece uygunmuş. Padişah durgunlaşmış: Toplanan paraların birisi gözlemevi için harcanıyorsa, on biri kuşa nasıl çevriliyor?
- Her ayın son günü çuvallar dolusu kuş arabalar içinde Acem Şahına gönderilirmiş.


Padişah başka söz söylememiş. Bir baş işaretiyle karşısındakini selamlayıp dışarıya çıkmış. İki adamıyla birlikte atlarına binmişler. Başkente doğru hızla uzaklaşmışlar. Köyün sahibinin iddia ettikleri doğru çıkar. Padişahın ustaca hazırlanmış planı sayesinde, ayın son günü, Acem Şahına gönderilmek istenen arabalar içinde çuvallar dolusu altın para ele geçirilmiş. Suçlular yakalanmış. Ebu Salip Efendinin büyük bir palavracı olduğu, teleskop yapımından anlamadığı, yıldız mıldız keşfetmediği ortaya çıkmış. Toplantılarda anlattıklarını ezberlemiş olduğu açıklanmış. Ebu Salip memleketindeki malını mülkünü sattırarak ele geçen parayı padişaha vermiş. Böylelikle canı bağışlanmış. Fakat ömrünün sonuna kadar gözetim altında kalacakmış. Oldukça yüklü bir miktar olan bu paralar ile ayın son günü ele geçirilen altın paralar eski sahiplerine, yani halka geri verilmiş. Acılar hafifletilmiş..


Su gibi akıp gidenin adı zamanmış. Zaman içinde padişah ile iki adamı kıyafet değiştirerek sık sık köy ağasının evinde misafir kalmaya başlamışlar. Bu görüşmeler süresince ne tüccar kılığındaki padişah köy ağasına kendisinin padişah olduğunu söylemiş, ne de köy ağası tüccarın padişah olduğunu ilk günden beri bildiğini ona hissettirmiş. Yıllarca her konuda bilgi alışverişinde bulunmuşlar. Köy ağasının daima halk için, halktan yana olan istek ve düşünceleri ön plana alınmış. Bu istek ve düşünceleri uygulamak genelde çok basitmiş. Gezegenleri ve yıldızları bir tarafa bırakan padişah halkının mutluluğu için çalışmış.


SON


Yazan: Serdar Yıldırım


BU HİKAYENİN BULUNDUĞU KİTAPLAR:

Türkiye Çocuk Dergisi - Sayı: 1071 - Nisan 2016 - Sayfa: 32-33
Türkçe 3F Çalışma Kağıdı - Yayın Yılı: 2019
4. Sınıf Tüm Dersler Soru Bankası - Ünlü Yayınevi - 2017 - Sayfa 44
4. Sınıf Tüm Dersler Soru Bankası - Okyanus Yayını - 2020 - Sayfa 65
6. Sınıf Türkçe Soru Bankası - Ankara Yayıncılık - 2018 - Sayfa 99
Trakya Gözlem Gazetesi - Yayın Tarihi: 13-10-2015
Merhaba Gazetesi Konya - Yayın Tarihi: 18-4-2010
Söz Gazetesi - Yayın Tarihi: 30-12-2015

Yayınevleri internetten alıyor. İşin parasal yönü yoktur. Benim amacım okuyucuya güzel eserler sunmaktır.

KELOĞLAN İLE NASREDDİN HOCA
Keloğlan kasabaya tavuk satmaya gitmiş. Pazara gelince elindeki iki tavuğa müşteri aramaya başlamış. Adamın biri tavuklara bir altın vermiş. Keloğlan bunu kabul etmemiş. İlle de iki tavuğa iki altın isterim demiş. Keloğlan’ın tavukları bir altına vermediğini gören adam: “ Bak Keloğlan, bende bir define haritası var. Yalnızım, yaşlandım artık. Bu sebepten defineyi aramaya çıkamadım. Eskiden Zenginoğlu’ nun konağında çalışırdım. Bu haritayı bana Zenginoğlu vermişti. İki tavuk benim olsun, harita senin olsun, defineyi ara bul, ömrünce mutlu ol ” demiş. Keloğlan adama inanmış, değiş tokuş yapılmış. Keloğlan akşamüstü yorgun argın köyüne dönmüş.

Anası: “ A benim kel oğlum, kabak oğlum. Hiç bu kağıt parçasına iki tavuk verilir mi? Sen tavukları satıp gaz, tuz alacaktın. Kandırmışlar seni. Şimdi karanlıkta otur, yemekleri tuzsuz ye de aklın başına gelsin ” diyerek bağırıp çağırmış. Keloğlan oralı olmamış, aklı fikri definedeymiş. Sabahı zor etmiş, erkenden kalkmış.
Anasına: “ Ana ben defineyi aramaya gidiyorum. Kışlık yiyecek hazırlamıştım. Varsın gaz olmasın, akşamları erken yatarsın. Varsın tuz olmasın, komşudan istersin. Defineyi bulursam, seni sultanlar gibi yaşatacağım ”demiş. Anasının elini öpmüş. Keloğlan’ ın kararlı olduğunu gören anası çaresiz fikir değiştirmiş. “ Güle güle git, Keloğlan. İnşallah defineyi bulursun “ diyerek Keloğlan’ ı uğurlamış.

Keloğlan dağ-bayır aşmış, günlerce aramış, sonunda haritadaki kuyuyu bulmuş. Define bu kuyunun içindeymiş. Kuyuya attığı taş tak diye ses çıkarmış. Keloğlan kuyuda su olmadığını anlamış. Fakat geçen yıl köydeki kör kuyuya inen ve bir daha çıkamayan üç kişi aklına gelmiş. “ Yanımda köyden getirdiğim ip var. Kuyunun kenarına bağlayıp insem ya ben de onlar gibi kuyudaki zehirli dumandan boğulur kalırsam halim nice olur, diye düşünceye dalmış. Evvela bana mert, sözünün eri, kuyudaki tehlikeyi ortadan kaldırabilecek bir yardımcı lazım. Böylesi de nerelerde bulunur, diye düşünürken aklına Nasreddin Hoca gelmiş. Tamam demiş Hoca bu işin çaresini bulur. ‘

Az gitmiş uz gitmiş, sonunda Akşehir’ e varmış. Sormuş, Nasreddin Hoca’ nın evini göstermişler. Kapıyı çalmış. Nasreddin Hoca kapıyı açmış. “ Buyurun evladım “ demiş, “ Ben Nasreddin Hoca’ yım. Bir şey mi arzu etmiştiniz? “
“ Hocam bizim köyde bana Keloğlan derler. Sizin önemli bir meselenin çözümüne yardımınızı rica edecektim. Beni dinlemek zahmetine katlanırsanız çok sevinirim. “
Hoca Keloğlan’ ı evine buyur etmiş. Keloğlan define haritasına nasıl sahip olduğunu, anasına veda edip köyden ayrıldığını, haritadaki kuyuyu bulduğunu, kuyuya neden inemediğini anlatmış. “ Eğer defineyi bulursak yarı yarıya paylaşırız, Hocam. Ne dersiniz? ” diyerek sözü bağlamış.
Nasreddin Hoca: “ Uzun süredir kullanılmayan veya etrafındaki toprak tabakasından içine zehirli hava sızan kuyularda, yeterli hava akımı olmadığı için, bu zehirli hava birikir. Eğer böyle kuyulara inilirse insanı zehirler, öldürür. Söylediğine göre kuyunun derinliği dokuz on metre varmış. Kuyunun çevresini kazıp genişletmek çok yorucu ve zahmetli, ikimiz başaramayız. Yardımcı bulmaya kalksak kulaktan kulağa yayılır, halk kuyunun başına dolar. Başka bir yol bulmalıyız Keloğlan. Sen bizde birkaç gün misafir kal, düşünüp hal çaresini bulurum. “

Nasreddin Hoca sonraki iki gün planlar yapmış, taslaklar çizmiş. Planları demirciye götürmüş. Bu aletlerin olanını vermesini, olmayanı çizime uygun olarak yapmasını tembihlemiş. Haftasına aletler hazır olmuş. İki eşeğin çektiği bir araba almış. Arabaya aletleri, yiyecek, içecek gibi ihtiyaçları koymuş. Karısıyla vedalaşıp eşeğine binmiş. Nasreddin Hoca eşeğiyle önde, Keloğlan arabayla arkada, yola koyulmuşlar.

Günlerce süren zahmetli yolculuktan sonra definenin bulunduğu kuyuya varmışlar. Hoca kuyuyu incelemiş. Keloğlan ile birlikte demirciye yaptırmış oldukları büyük körüğü kuyunun yanına indirmişler. Yaklaşık on santim genişliğindeki borunun bir ucunu kuyunun dibine sallamışlar. Diğer ucunu körüğe takmışlar. Birlikte körüğe temiz hava basmaya başlamışlar. Yıllardır burada biriken durgun ve zehirli hava, temiz ve basınçlı havanın etkisiyle parçalanmaya, yavaşça yükselmeye, kuyudan çıkmaya başlamış. Körük her hava basışında kuyudaki zehirli hava oranı azalıyormuş. Bu işlem ertesi gün de devam etmiş. Üçüncü gün kuyunun temizlendiğine kanaat getirmişler. Yine de her şeyden emin olmak için Nasreddin Hoca arabada getirdiği bir kediyi çuvala koymuş. Çuvalı ipe bağlayıp kuyunun dibine sarkıtmış. Yarım saat sonra kediyi çıkardığında dipdiri olduğunu görmüş.

Keloğlan ipi beline bağlayıp kuyuya inmiş. Haritada belirtilen taşı çıkarmış. Taşın altındaki toprağı kazınca, sandığı bulmuş. Yanındaki diğer ipe sandığı bağlamış ve Hoca’ ya kendisini çekmesi için seslenmiş. Keloğlan kuyudan çıkınca, Hoca ile sandığı yukarıya çekmişler. Sandığın kilidini kırıp, kapağını açınca, bir de ne görsünler: Çil çil altınlarla dolu değil miymiş sandığın içi… Çok sevinmişler. Hemen altınları paylaşmışlar.

Ertesi gün, Nasreddin Hoca eşeğiyle Akşehir’e, Keloğlan arabayla köyüne doğru yola koyulmuşlar. Keloğlan köyünde dillere destan bir konak yaptırmış. Hizmetçiler, uşaklar tutmuş. Tarlalar, bağlar, bahçeler satın almış. Anasıyla birlikte sultanlar gibi yaşamaya başlamış. Keloğlan’ ın görülmemiş zenginliği padişahın kulağına gitmiş. Ava çıktığı bir gün Keloğlan’ ın konağına uğramış. Keloğlan padişaha hürmet göstermiş, en iyi şekilde ağırlamış. Gördüğü yakın ilgiden çok memnun kalan padişah, Keloğlan’ ı gelecek ay kutlanacak bayram için, sarayına davet etmiş.

Bayram günü Keloğlan arabalar ve uşaklarla beraber saraya gitmiş. Eğlenceler sırasında padişahın dünya güzeli kızı Menekşe ile tanışmış ve aşık olmuş. Menekşe de Keloğlan’ ı görür görmez sevmiş ve yanından ayrılmak istemiyormuş. Bayram eğlenceleri bittikten sonra Keloğlan konağına dönmüş. Anasına Menekşe Sultan’ ı görür görmez aşık olduğunu, onsuz yapamayacağını söylemiş. Düşünmüşler, taşınmışlar, padişahtan Menekşe’yi istemeye karar vermişler. Daha sonra anasıyla gidip kızı istemişler. Padişah Menekşe’yi Keloğlan’ a vermiş. Keloğlan konağına dönüp düğün hazırlıklarına başlamış. Bir taraftan da Nasreddin Hoca’ ya haberciler gönderip, düğüne davet etmiş.

Nasreddin Hoca payına düşen altınlarla Akşehir’e döndükten sonra yoksulları, yetimleri, giydirip kuşatmış, parasının çoğunu hayır işlerinde kullanmış. Bir yandan da Keloğlan’ın köyünde konak yaptırdığını, uşaklar tutup, araziler satın alıp sultanlar gibi yaşamaya başladığını dost sohbetlerinde ve gelip giden yolculardan duyar, anlatılanlara sevinirmiş. Keloğlan’ ın düğün haberini ve Menekşe Sultan ile evleneceğini duyunca keyfi pek yerine gelmiş. Hemen düğüne gitmek için hazırlıklara başlamış. Halılar, kürkler, ipek kumaşlar almış. Menekşe’ye küpe, kolye, gerdanlık gibi ziynet eşyaları almış. Ayrıca dört atın çektiği iki araba satın almış, iki tane de uşak tutmuş. En değerli elbiselerini, en gösterişli kürkünü giymiş. Karısıyla birlikte düğünden birkaç gün önce yola çıkmış.

Nasreddin Hoca maiyetiyle birlikte gayetle şatafatlı bir şekilde saraya varmış. Keloğlan Hoca’ yı kapıda karşılamış. Elini öpmüş. Sarılmışlar, hasretle kucaklaşmışlar. Düğün gününe kadar Hoca başından geçmiş nice olaylara ince espriler katarak anlatmış. Davetlilerin hoşça vakit geçirmelerine yardımcı olmuş. Sazlı, sözlü eğlenceler arasında Keloğlan ile Menekşe Sultan evlenmişler. Mutluluklarına diyecek yokmuş. Daha uzun yıllar mutlu ve bahtiyar olarak yaşamışlar.

SON

Yazan: Serdar Yıldırım

BU HİKAYENİN BULUNDUĞU KİTAPLAR:
Limon Kokulu Masallar - Yakamoz Çocuk - Yayın Yılı: Mart 2015 - Sayfa 73-90
Masal Saati Tik Tak - Yakamoz Çocuk - Yayın Yılı: Kasım 2014 - Sayfa 88-109
En Güzel Keloğlan Masalları - Yakamoz Çocuk - Yayın Yılı: Kasım 2013 - Sayfa 211-229
Masal Bahçesi - Revzen Kitap - Yayın Yılı: Kasım 2015 - Sayfa 154-172
Keloğlan Masalları - Gönül Yayıncılık - Yayın Yılı: 2015 - Sayfa 50-54
Keloğlan Masalları - Akvaryum Yayınevi - Yayın Yılı: 2011 - Sayfa 59-63
Keloğlan Masalları - Gnosis Yayıncılık - Yayın Yılı: 2014
Keloğlan İle Akıllı Çözümler - Mim Grafik - Yayın Yılı: 2015
Romanya Hakses Gazetesi - Yayın Yılı: Şubat 2015
Romanya Hakses Dergisi - Yayın Yılı: Mayıs 2016
Trakya Gözlem Gazetesi - Yayın Tarihi: 22 - Ocak - 2026

Yayınevleri internetten alıyor. İşin parasal yönü yoktur. Benim amacım okuyucuya güzel eserler sunmaktır.

Alıntı ile Cevapla
  #2  
Alt 16.10.26, 14:28
Acemi
 
Üyelik tarihi: 19.01.26
Bulunduğu yer: Bursa
Mesajlar: 15
Forum Puanı: 15
Etiketlendiği Mesaj: 0 Mesaj
Etiketlendiği Konu: 0 Konu
Standart

ERDEMLİ OLMAK
Sevgi insanın kalbinde doğuştan yer etmiştir. Anne sevgisi bunun gelişmesine neden olur. Babamızı severiz, kardeşimizi severiz, arkadaşımızı severiz, okula gider öğretmenimizi severiz, düşüncelerimiz büyüdükçe vatanımızı severiz. Düşüncelerimiz daha da büyüdükçe üstünde yaşadığımız dünyayı severiz ve o dünyada yaşayan insanları severiz. İnsan sevgisi çok önemli bir duygudur ve insanı hayata bağlar. Sevelim, sevilelim, bırakalım kalbimiz sevgiyle dolsun.

Dünyadaki canlıların en değerlisi insansa, insanların en değerlisi erdemli olandır. Erdemli olmanın ilk koşulu sevgiyse, ikincisi saygıdır. İnsan önce kendine saygı duymalıdır. Fikirleriyle barışık olmalıdır. Doğruluktan şaşmamalıdır. Durup dururken fikir değiştiren, bugün beyaz dediğine yarın siyah diyeni kimse alkışlamaz. Böyleleri aynaya yüzü kızarmadan bakamaz. İnsan kendine olan saygısını başkalarına saygı duyarak pekiştirir. Başkasının arkasından konuşmamalı, kimsenin kalbini kırmamalı, kötü söz söylememelidir.

Spor yapmak günlük hayatın sıkıntısını en aza indirgemek için biçilmiş kaftandır. Hareketli olmak, yürümek, jimnastik yapmak, koşmak…vücudumuzun hücrelerine birikmiş olan kiri temizler. Kirden arınan insan daha canlı ve atak olur. Bu da insanın genç ve dinç kalmasını sağlar. Her gün jimnastik yaparsak ve bunu alışkanlık haline getirirsek geçen zamanın bizi yaşlandırmak için zorlanacağını fark ederiz.

İnsan beyni çok önemli bir rol üstlenir. Hayat sahnesinde başrolde mi oynayacağın yoksa figüran mı kalacağın orada şekillenir. Beyin bazı şeyleri fark etmeye başladığında kendiliğinden harekete geçer. Örneğin, kafatası içinde durduğu insanın başrolde oynamasını istemektedir. Bunun için gerekli olan şey bilgidir. En iyi ve en doğru bilgi kitaptadır. Bu, insanda okuma isteği yaratır. İnsanın okuması beynin gerekli bilgilerle dolmasını sağlayacaktır. Dolum seviyesi yeterli düzeye ulaştığında, barajın elektrik üretmesi gibi, insan beyni fikir üretmeye başlayacaktır.

SON

Yazan: Serdar Yıldırım

Bu Hikayenin Bulunduğu Kitaplar:
3. Sınıf Tüm Dersler Soru Bankası - Adım Adım Işıklı Yayıncılık - Yayın Yılı: 2018 Sayfa: 45
6. Sınıf Tüm Dersler Soru Bankası - Not Yayınları - Sayfa: 70
6. Sınıf Türkçe - 3. Fasikül - BİLFEN yayınları - Sayfa: 36
Karacabey Haber Gazetesi - Yayın Yılı: 23-6-2018
Trakya Ekspres Gazetesi - Yayın Yılı: 9-8-2018
Trakya Gazetesi - Tekirdağ - Yayın Yılı: 12-10-2019

Yayınevleri internetten alıyorlar. İşin parasal yönü yoktur. Benim amacım okuyucuya güzel eserler sunmaktır.

SEPETÇİ İLE ZENGİN ADAM
Vaktiyle bir ülkenin bir şehrinde bir sepetçi adam yaşıyormuş. Bu sepetçi sabahtan akşama kadar dükkânında sepet yapmakla uğraşırmış. İşine saygı duyar, en ucuza satacağı sepetleri bile büyük bir özenle hazırlarmış. Bundan dolayı yaptığı sepetler çok sağlam ve dayanıklı olurmuş. Başka şehirlerden, kasabalardan, köylerden onun yaptığı sepetleri almak için dükkânına gelenler bile varmış. Bu sepetçi yalnız salı günleri dükkânında bulunmazmış, çünkü salı günleri o şehirde pazar yeri kurulurmuş ve sepetçi pazarda sergi kurar, sepet satarmış.

Bir gün sepetçi dükkânına çok zengin bir adam gelmiş. Zengin adam sepetçiden işlemeli, süslemeli, rengârenk boyalı, dünyada bir eşi ve benzeri yapılamayacak güzellikte üç tane sepeti üç ay içinde yapmasını istemiş. Sepetçi ise, istenen özelikleri taşıyan üç sepeti üç ay içinde tamamlayabileceğini, fakat bunun için üç yüz altın istediğini söylemiş. Zengin adam istediği parayı fazla bulduğunu söyleyince sepetçi: “ Aslında üç yüz altını emeğimin karşılığı olarak istiyorum. Daha sırada birçok sipariş var, bunları ertelemem lazım. Ayrıca yeni siparişler gelebilir. Bu üç ay içinde pazara çıkmamam gerekir. Siz de takdir edersiniz, pazara çıkmamak kazancımın önemli bir kısmını kaybetmeme neden olacaktır “ deyince zengin adam sepetçiye hak vermiş ve ücretin yarısını peşin ödemiş. Sepetleri alırken kalan yüz elli altını ödeyeceğini söyleyip gitmiş. Sepetçi gündüzlerine gecelerini de katarak uğraşmış, göz nuru dökmüş. Sağlam ve incecik sazları birbirinin üstüne örmüş. Bunların üzerlerini resimlerle, boyalarla süslemiş. Bu arada neden pazara çıkmadığını soranlara durumu anlatmış. Sipariş için gelenlere de sürenin sonunda tekrar uğramalarını söylemiş.

Sonunda, üç aylık süre dolmuş. Sepetçi, zengin adamın geleceği günden bir önceki gün sepetlerin yapımını tamamlamış. İkindi vaktine doğru kahveye çay içmeye gitmiş. Kahvede zengin adamın sabaha karşı öldüğünü öğrenmiş. İyiliksever, dürüst bir tüccar olarak tanınıyormuş. Sepetçi onun nerede oturduğunu öğrendikten sonra üzgün bir şekilde dükkânına geri dönmüş. Yarın olmuş, öbür gün olmuş, aradan bir hafta geçmiş. Sepetleri arayan soran olmamış. Bu arada sepetçi eskisi gibi sepet yapmaya, pazara çıkmaya başlamış ama dükkânının bir köşesinde duran üç sepeti gördükçe bir düşüncedir alıp gidiyormuş.
“ Sepetleri adamın evine götürsem karısı, oğlu, kızı vardır, yüz elli altın ödeyip alıverirler belki. Sepetleri biraz ucuza başkalarına satmaya kalksam, gelirlerse bu dükkana, sepetçi, bizim üç sepet hani? Bak bu torbada yüz elli altın var. Ver sepetleri al paranı derlerse, ben ne yaparım? “ Bakmış bu böyle olmayacak bir sabah sepetleri bir çuvala koymuş, zengin adamın konağına gitmiş. Sepetçiyi konakta zengin adamın üç oğlu karşılamış ve olanları öğrenince çok şaşırmışlar. Gençler, babalarının işlerine yardımcı olduklarını ve onun kendilerinden gizli saklısının bulunamayacağını, sepetlerin gerçekten güzel olduğunu fakat yüz elli altın verip bunları almalarının mümkün olmadığını, babalarının sepetleri üç yüz altına alıp da ne yapacağını bilmediklerini söylemişler. Bunun üzerine sepetçi sepetlerini alarak dükkânına dönmüş.

Aradan günler, haftalar, aylar geçmiş. Bu zaman zarfında üç sepetin hikâyesini duyan pek çok kişi sepetçinin dükkânına gelip sepetleri görmüş ve çok beğenmiş. Sepetçi üç sepet için yüz elli altın istediğinden kimse sepetleri almaya yanaşmamış. Bir gün o ülkenin padişahı ününü duyduğu üç sepeti görmeye gelmiş. Sepetlerin güzelliğine hayran kalan padişah yüz elli altın ödeyip sepetleri almış. Zamanla üç sepetin ünü dünyanın birçok ülkesine yayılmış. İmparatorlar, krallar, prensler.. Padişahtan üç sepeti alabilmek için yarış içine girmişler. Sepetçi bir kralın padişaha üç sepet için on bin altın teklif ettiğini duyunca hayretler içinde kalmış. Sepetçi yapmış olduğu sepetlerin bu derece ünleneceğini ve bu kadar pahaya çıkacağını beklemiyormuş. Bu durumun nedeninin sepetlerin çok güzel olmasının yanı sıra onların meydana geliş hikâyesindeki değişik şartların ve zengin adamın üç sepeti neden yaptırmak istediği sorusunun bir türlü cevaplandırılamamasının etkili olduğunu biliyormuş.

Günlerden bir gün zengin adam sepetçinin rüyasına girmiş ve üç sepeti, üç oğluna hediye olarak yaptırdığını söylemiş. "Oğullarım evlenirken, sepetleri altınla doldurup düğün hediyesi olarak verecektim." demiş. Sepetçinin, canım efendim, tanesi yüz altına özel sepet yaptıracağınıza, benim dükkandaki beş altınlık güzel sepetlerden neden almadınız, sorusuna zengin adam şu cevabı vermiş: " Zenginliğim fark edilsin, herkes tarafından bilinsin istedim. Ben altınları normal bir sepete koysaydım zenginliğimin ne kıymeti kalırdı? Altınların konacağı sepetler de altın gibi kıymetli olmalıydı."

SON

Yazan: Serdar Yıldırım

Bu Hikayenin Bulunduğu Gazeteler:
Mersin Tercüman Gazetesi - Yayın Tarihi: 23-4-2007
Önce Vatan Gazetesi - Yayın Tarihi: 25-1-2009
Trakya Gözlem Gazetesi - Yayın Tarihi: 9-3-2016
Konya Pusula Haber Gazetesi - Yayın Tarihi: 9-3-2018

Gazeteler, internetten alıyorlar. İşin parasal yönü yoktur. Benim amacım okuyucuya güzel eserler sunmaktır.

Alıntı ile Cevapla
  #3  
Alt 16.10.26, 14:34
Acemi
 
Üyelik tarihi: 19.01.26
Bulunduğu yer: Bursa
Mesajlar: 15
Forum Puanı: 15
Etiketlendiği Mesaj: 0 Mesaj
Etiketlendiği Konu: 0 Konu
Standart

KIRMIZI BALIK MEGA
Büyükçe bir bahçenin ortasında küçücük bir havuz. Bu havuzda minicik bir balık. Kırmızı balık Mega. Onun hikayesi inanıyorum ki, pek çok okuru derinden etkileyecektir. Sarsılmaz bir iradesi vardı Mega’nın, taş gibi. Asla yolunu şaşırmadı. Ayrıca mangal gibi yüreği vardı, korkusuzdu. Haksızlıkları gördüğü anda resmen patlardı.

Mega bir gün yüzerken aniden irkildi. Şimşek hızıyla başını çevirdi. Kendisini seyreden kediyi görünce duraladı. Böylesine kocaman bir kediyi ilk kez görüyordu: “ Ne o, korktun mu balıkçık? “ dedi kedi.
Bunun üzerine Mega: “ Senden korksaydım dibe dalardım, ama ben öyle yapmadım. Demek ki, korkmamışım. “
“ Vay canına! Dilin ne kadar uzunmuş senin. “
“ Önce sen sataştın. İlk saldırı hakkı senin. Haydi, bekliyorum, atla suya. “
“ …… “
“ Neden sustun? Dilini mi yuttun? Konuşsana! “
“ Sonra konuşuruz. Çok acıktım! Ben gidiyorum. “
Kedi havuzun az ilerisindeki bir ağacın altına gitti. Kafasını kaldırıp yukarı baktıktan sonra ağaca tırmanmaya başladı. Hedefi kuş yuvasıydı. Mega kedinin niyetini anladı. Yuvada yavru kuşlar vardı. Daha uçamıyorlardı. Onları ancak anneleri kurtarabilirdi, ama o da görünürde yoktu. Besbelli yavrularına yiyecek bulmak için gitmişti. Belki yakında olabilirdi. Mega avazı çıktığı kadar bağırmaya başladı: “ Anne kuş, yetiş, yavruların tehlikede. Kedi onları yiyecek. Yetiş anne kuş, yuvaya gel. Yavruların tehlikede. “

Mega’nın feryadını anne kuş duydu. Bir kurşun hızıyla uçup yuvasına çöreklenmiş yavrularını yemekte olan kediye saldırdı. Kedi boş bulundu, saldırıyı karşılayamadı ve ağaçtan aşağı düştü. Anne kuş, kedi ağaca tırmanırken, yavrularından önce birini, daha sonra diğerini havuzun kenarına indirdi. Yuvada kalan yavru cansız yatıyordu. Dördüncü yavru ise, ortada yoktu. Demek ki, kedi onu yemişti. Aynı anda anne kuş iki yavrusunu ayaklarıyla kucaklayıp havalandı. Zorlukla uçuyordu. Bazen ağaçların dallarına çarpıyor, yavrularıyla birlikte yere düşüyordu. Kedi peşlerindeydi. Mega, anne kuşun iki yavrusuyla uçup gidemeyeceğini anladı: “ Anne kuş, yavrularından birini havuza at. Ben onu kurtarırım. Sen ötekini emin bir yere götür, sonra gelip buradakini alırsın. Bırak birini, haydi, havuza bırak. “
Anne kuşun başka çaresi kalmamıştı. Mega’nın dediğini yaptı. Biraz alçalıp yavrularından birini havuza attı ve uçup gitti. Mega yavru kuşu sırtına bindirdi. Yavru kuş kurtulmuştu. Emin ellerdeydi, Mega’nın ellerindeydi. Kedi ağır adımlarla havuzun kenarına geldi: “ Onu hemen bana vereceksin! Sallanma çabuk ol! “
“ Öyle yağma yok. Alabilirsen gel kendin al. “
“ Yoksa bana karşı mı geliyorsun? “
“ Çarşı da gelirim, karşı da gelirim. Ben her türlü haksızlığa karşıyım, çünkü benim adım Mega. “
“ Mega, haksızlık dedin, kim yapmış haksızlığı? “
“ Kim yapacak, tabii ki sen. Biraz önceye kadar şu karşıdaki ağaçta bir kuş yuvası vardı. Yuvada dört yavru kuş vardı. Günahsızdılar. Cıvıldaşıyorlardı. İkisini sen yok ettin, biri burada, birini anne kuş gö türdü. Anne kuşun yavrularını kurtarmak için yaptığı amansız mücadeleyi çaresizlik içinde seyrettim. Ne istedin onlardan bilmem ki? “
“ Ama ben karnımı doyurmak zorundayım. Kuş yavruları benim için sadece birer yiyecek. Senin duygusallığın hiçbir şey ifade etmiyor. Ağaca çıkıyorum ve kuş yavrularını yiyorum, mesele bu kadar basit. “
“ Peki, ben şimdi üzüntü içindeyim. Anne kuşun durumunu sorma. O, herhalde kahroluyor. Yanında götürdüğü yavrusunu bırakıp sırtımda gördüğün şu garibi kurtarma telaşesi içinde. Yavrucuğun kalbi nasıl da küt küt atıyor. Bu seni hiç etkilemiyor, yani duygusuzsun. Yavru kuşu sana versem yersin değil mi? “
“ Aman Mega, ne demek? Yavruyu çıtır çıtır yerim. Hele havuzun kenarına sokuluver. İzin ver seni de yiyeyim be Mega. “

Kedinin sözleri üzerine Mega gülümsedi. Her şey o kadar basitti ki. Açıklaması çok kolaydı. Biraz zeka gelişimi bunun için yeterliydi. Mega kendi kadar ağır olan yavru kuşu sırtında taşımaktan yorulmuştu. Geçen her dakika bir saat kadar uzun geliyordu. Anne kuş neredeydi? Niçin gelmiyordu? Mega yavru kuşla birlikte bir batıp, bir çıkmaya başladı. Yavru kuş su yutuyordu, boğulacaktı. Mega onun kaçıp gidebileceğini düşündü: “ Yavru kuş, seni havuzun kenarına bırakacağım. Kanatlarını çırp, uçmaya çalış, koş, kaç, canını kurtar, olur mu? “
Yavru kuş olur anlamında başını salladı. Mega onu havuzun kenarına bıraktı. Yavru kuş fırladı, uçamıyordu ama kaçıyordu. Kedi sevinç çığlıkları atarak yavru kuşun peşine takıldı. Yavru kuş, birden durdu, geriye döndü. Kanatlarıyla yerdeki taşı alarak üstüne doğru gelmekte olan kedinin kafasına tüm gücüyle savurdu. Taş, kedinin kafasına geldi. Canı yanan kedi yavru kuşun peşini bırakıp oradan uzaklaştı. Mega şaşkın bir halde bu cesur yavru kuşu alkışlarken, anne kuş gelerek yavrusunu alıp gitti.

Kedi bir hafta ortalıkta gözükmedi. Bir öğle vakti tavuklar bahçede yem yiyorlardı. Mega bahçe duvarı üstünde kediyi görünce bağırmaya başladı: “ Kedi geldi. Çabuk kaçın tavuklar, kümese kaçın. Canını seven kaçsın. “
Biraz sonra kümese giren tavuklar kapıyı içeriden sürgülediler. Kedi duvardan atlayıp havuzun kenarına geldi: “ Sen ne biçim balıksın? Hiç utanma yok mu sende? Niye yaygara yapıyorsun? Kedi gelmişse ne olmuş? “
“ Kes gürültüyü pis kedi. Asıl utanmaz sensin. Kuş yavrularını ben mi yedim? Gözün tavuklarda ama bana iyi bak, tavukları yutturmam sana. “
“ Tavuk eti sevmem ben. Hem o kuş işi geçen seneydi. “
“ Ne geçen senesi? Daha bir hafta oldu. Arsız olduğun kadar yalancısın da. Bas git buradan. “
Mega oldukça ağır konuşuyordu ama kedi bunu hak etmişti. Onun gibilere başka türlü davranılamazdı. Rüzgar ekersen, fırtına biçerdin. Eğer Mega kedinin yaptıklarına göz yumsa, daha alt perdeden konuşsa, kedi Mega’yla alay ederdi.
Kedi uzunca bir sopa alarak havuzun dibindeki tıkacı çıkardı: “ İntikam için dönmüştüm. Sonun geldi Mega. Seni kimse kurtaramaz. “

Mega kendini koy vermedi. Canla başla giderden uzak durmaya çalıştı, var gücüyle ters yöne yüzmeye çabaladı. Havuzdaki su giderek azaldı. Mega’ya yardım edilemez miydi?
“ Edilir, neden edilmesin? Mega kurtarılsın. “
Dünyanın dört bir yanındaki yağmur bulutları gökyüzünde toplandı ve yağmur yağmaya başladı. Yağmur damlaları birbirleriyle yarış ediyordu. İlk damlalar beton zemine çarptığında havuzda su kalmamıştı. Mega can çekişmekteydi. Zaman geçtikçe su seviyesi yükseldi. Mega nefeslendi, rahatladı, gücü yerine geldi. Mega’nın kurtulduğunu görmek, kediyi çileden çıkarmaya yetmişti. Sopayla Mega’ya vurmaya başladı. Bir iki derken, ayağı kaydı kedinin ve havuza düştü. Mega kedinin üstüne atıldı. Canavar kedi, planın geri tepecek dedikten sonra sopanın ucundaki ipi kedinin boynuna dolayıp sopayı gidere iyice soktu. Suyun içinde nefessiz kalan kedi can verdi. Yaptığı kötülükler yanına kar kalmamıştı. Giderdeki sopa su kaçağını çok aza indirince yağmur yavaşladı. Yarım saat sonra bahçeye çıkan ev sahibi Kerem Bey havuzun içindeki kediyi gördü. Şaşkınlıktan ne yapacağını bilemez bir halde ağzını açıp öylece bakakaldı.

SON

Kırmızı Balık Mega - Serdar Yıldırım - Sıradışı Yayıncılık - Yayın Yılı: 2011 - 16 sayfa

Alıntı ile Cevapla
Cevapla


Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık


Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevap Son Mesaj
Keloğlan Masalları - Serdar Yıldırım Serdar102 Hayat Dersleri & Hikayeler 4 07.02.26 14:50
Rüyada Yıldırım Görmek NGB V-Y Harfleri Rüya Tabirleri 0 22.11.23 00:09
Define Olan Yere Yıldırım Düşermi? Sezen Define Uygulamaları 9 23.12.18 07:54
Bakara Suresi Açıklamalı Tefsiri Havasokulu Kuran-ı Kerim Tefsiri 81 03.07.18 14:30
Rüyada Yıldırım Görmek Havasokulu V-Y Harfleri Rüya Tabirleri 0 07.10.17 14:55


Tüm Zamanlar GMT +3 Olarak Ayarlanmış. Şuanki Zaman: 10:49.


Powered by vBulletin® Version 3.8.5
Copyright ©2000 - 2026, Jelsoft Enterprises Ltd.
havasokulu1.com