Havas Okulu  
Go Back   Havas Okulu > Sağlık & Şifa > Sağlık > Ruh Sağlığı


Ruh sağlığı


Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Stil
  #1  
Alt 13.02.17, 11:22
Daimi Üye
 
Üyelik tarihi: 21.12.16
Mesajlar: 10,329
Forum Puanı: 9518
Etiketlendiği Mesaj: 1593 Mesaj
Etiketlendiği Konu: 0 Konu
Standart Ruh sağlığı

Sağlık denilince akla fiziksel ve ruhsal yönden bir bütün akla gelir. Yani ruh sağlığını genel sağlıktan ayırmak mümkün değildir. Çünkü insanın fiziksel ve ruhsal durumu arasında büyük bir etkileşim vardır. Ruhsal durumdaki değişmeler, dalgalanmalar ve sarsıntılar bedeni etkilediği gibi bedendeki değişiklikler de ruhu ve beyni etkilemektedir. Nitekim fiziksel hastalıkların ortaya çıkışında insan psikolojisinin etkisi büyük olabilmektedir.

Psikosomatik hastalıklar, insanların yaşamlarındaki ve iç dünyalarındaki düşünsel ve duygusal çatışmaların dışarıya bedensel belirtiler, fiziksel hastalıklar ve şikayetler olarak yansımasıdır. Psikosomatik hastalıklar, ruhla beden arasındaki etkileşimin önemli bir göstergesidir. İstatistiklere göre dünya genelinde yapılmış tarama ve araştırmalar, çeşitli dallardan hekimlere, özellikle de dahiliye uzmanlarına ve acil servislere başvuran hastaların %68′inin psikosomatik hasta olduklarına işaret ediyor.

Stresin insan sağlığı üzerindeki olumsuz etkisi bugün herkesçe bilinmektedir. Nitekim moralleri bozulduğunda insanların çalışma verimleri azalmakta, huzurları bozulmakta ve beraberinde birtakım fiziksel rahatsızlıkları başlayabilmektedir. Yani ruhsal yönden yaşadıkları bedenlerine, organlarına, hücrelerine yansımaktadır. Bu şekilde, ortaya çıkmasında ya da gelişmesinde ruhsal ve psiko-sosyal etkenlerin rol oynadığı kabul edilen bazı bedensel hastalıklara psikosomatik hastalıklar denilir. Stresin yol açtığı rahatsızlıkların başında genelde kalp atışının ve kan basıncının yükselmesi, kandaki yağ ve şeker oranının artması, kanın pıhtılaşma oranının artması, kanda alyuvarların artması, kas kasılmalarının artması, göz bebeklerinin büyümesi, sindirim sistemi problemleri sayılmaktadır. Organizma stresle başa çıkamadığında strese karşı mağlup olmuş olur. Bu da psikosomatik hastalıklara yol açar. Stresin yol açtığı psikosomatik hastalıkların başlıcaları şunlardır: Alerji, ülser, yüksek tansiyon, kalp-damar hastalıkları, nefrit, şeker hastalığı, kanser, egzama ve sedef gibi deri hastalıkları, sinirsel ve zihinsel hastalıklar… Ruhsal gerginliğin sonucu olarak vücudun fiziksel anlamda direnci kırılır, beden güçten düşer. Bağışıklık sistemi çöker ve birbiri arkasına hastalıklara yakalanılır veya mevcut bir hastalığın iyileşmesi gecikir. Hastalıkların yanı sıra hüzün ve karamsarlık sonucu ruhen yaşanan huzursuzluklar, gerilimler, üzüntüler doğal olarak insanın dış görünümüne de yansır. Saç dökülmesi, ağarması, matlaşması, cildin neminin çekilerek kuruması, kalınlaşması, esnekliğini kaybederek kırışması, çatlaması, bunun sonucunda dışarıdan her türlü enfeksiyona açık hale gelmesi, hücrelerin yenilenmesi geciktiği için cilt bozukluklarının kalıcı bir görünüm alması, rengin soluklaşarak yüzün sararması, gözlerin matlaşması gibi daha pek çok olumsuz değişiklik de beraberinde yaşanır. Bu tarz kişilerde erken yaşta çökme görülür. Vücutları senelerce, günün her anında süren bu gerilimi, duygusal fırtınaları, ruhi dalgalanmaları kaldıramaz. Bunun sonucu olarak şiddetli yaşlılık alametleri ve kalıcı fiziksel tahribatlar oluşur. Nitekim neşeli, rahat ve huzurlu olan kimselerin gerilimli, stresli, bunalımlı, ağlamaya yatkın kişilere göre daha uzun yaşadıkları, daha sağlıklı oldukları da pek çok bilimsel araştırmayla doğrulanmış bir gerçektir.

__________________
Kaybettiklerim arasında en çok kendimi özledim, oysa ne güzel gülerdim..
Alıntı ile Cevapla
  #2  
Alt 11.03.17, 15:01
 
Üyelik tarihi: 28.04.16
Mesajlar: 219
Forum Puanı: 3769
Etiketlendiği Mesaj: 8 Mesaj
Etiketlendiği Konu: 0 Konu
Standart

Guzel payl as immmm ALLAH C.C RAZI OLSUN

Alıntı ile Cevapla
  #3  
Alt 20.03.17, 14:58
Güvenilir
 
Üyelik tarihi: 07.01.15
Bulunduğu yer: Adana
Mesajlar: 4,567
Forum Puanı: 6243
Etiketlendiği Mesaj: 133 Mesaj
Etiketlendiği Konu: 0 Konu
Standart

Osmanlı evleri ve sinir hastalıkları
Araştırmalara göre, her yedi kişiden biri depresyon, ya da panik atak hastası…Gençler arasında yorgunluk ve umutsuzluk hâd safhada; kimse geleceğinden emin değil…Yani toplumun genç ve yaşlı nüfusuna genel bir bıkkınlık hâkim!
Genelde umutsuzluk inançsızlığın çocuğudur. Bizim toplumun büyük çoğunluğu elhamdülillah Müslüman! Buna rağmen nedir bu bıkkınlık, küskünlük, umutsuzluk ve teslimiyet?Cevabı bulmak için geçmişimize bakmak gerekiyor. Zira bugün olup bitenlerin kökeni geçmiştedir. Zaten bu yüzden tarih bir “mihenk taşı” işlevi görür.
Uzmanlara göre, insan karakterini şekillendiren birkaç unsur var: Bunlardan birincisi aile, ikincisi eğitim, üçüncüsü çevre, dördüncüsü muhit ve mekândır.Diğerleri bir yana, sadece şu “Osmanlı evi”ni ve “Osmanlı mahallesi”ni bir ölçüde hayata geçirebilsek, eminim çok şey değişecek.Çünkü hayat mekâna ve muhite göre şekillenir.
Eskiden “mahalle” dediğimiz sistemli muhitlerde ahşap, ferah, büyük, aileye mahsus, yüksek tavanlı evlerde otururduk. Mahalle, “imam”ın başkanlığında oluşturulan “ak saçlılar” (birikimli yaşlılar) tarafından denetlenir, sorunlar çıkar çıkmaz çözülür, komşular bir birlerine güvenirdi.
Evler kıbleye dönük inşa edilirdi. Osmanlı insanının çoğunun “kıble yürekli” olmasının hikmeti, belki de evlerini kıbleye dönük inşa etmeleriydi.Cephesi kıbleye dönük evlerde yaşayanların yürek pusulaları da kıbleyi gösterirdi.
Ortada mahalle mescidi, mescidin aynında bir eğitim kurumu (eğitimsiz Müslümanlığın yarım kalacağı inancından beslenen bu kurumlar mahallenin olmazsa olmaz varlıklarıydı), mahallelinin uğrayıp dertleşeceği bir “muhabbethâne” (sohbet evi) ve bunların çevresine dizilmiş cumbalı, bahçeli ahşap evler…
Osmanlı evlerinin giriş kapıları bile Osmanlı’nın başkalarını düşünen ve tanısın tanımasın, dara düşen herkese yardım ulaştırmayı amaçlayan “infak=paylaşma, bölüşme” ahlâkının bir yansımasıydı… “Yardım” aşkıyla, giriş kapısının üstünü geniş bir örtü koyarlardı…Bu tam anlamıyla “yardım aşkına” yapılan bir uygulamaydı: Çünkü bu örtüden ev sahiplerinden çok, yağmurdan ve güneşten korunmak isteyen yorgun insanlar yararlanırlardı.
Caddeden gelip geçenler bu örtü altına sığınıp doludizgin yağmurdan, ya da yakıcı güneşten korunurlar, sonra da ev sahiplerine dualar ederek giderlerdi…Bazen ev sahipleri, kendi saçak altlarına sığınanları “Tanrı misafiri” sayar, içeri buyur eder, karnını da doyurduktan sonra salardı. Tek cümle ile Osmanlı’da hayat “muavenet”ti (yardımlaşma).
Yaralı göçmen kuşlara evlerinin saçak altında “kuş evi” yapmayı akıl eden yardım ahlâkı, elbette hayatın özü ve özeti olan insana karşı böylesine mehabetli, aşk yüklü, sevda dolu bir yaklaşım sergileyecekti…

Osmanlı kapılarının tokmakları bile başlı başına bir kültürdür ve Osmanlı insanının sosyal hayata bakışının bir simgesidir… Osmanlı insanı hayata “helâl” ve “haram” perspektifinden bakardı. Kapı tokmakları bile bu hassasiyeti yansıtırdı. İç içe, ya da üst üste bindirilen tokmaklardan biri kalın, diğeri ince ses çıkarırdı. Erkek konuklar kalın ses çıkaran kapı tokmağını, kadın konuklar ise ince seslisini kullanırlar, böylece ev sahipleri kapıdaki misafirin kimliği hakkında bilgi sahibi olur, ona göre karşılarlardı.
Dış kapı dış avluya, iç kapı iç avluya açılırdı. Avlular çocuklarla kadınların “özgürlük alanı”nı oluştururdu.
Çocuklar avlularda hoplayıp zıplayarak enerji tüketirken, (çocukların özgür ruhlu yetişmelerinde acaba bu avluların rolü ne kadardır?) kadınlar güller, çiçekler ve meyve ağaçları arasında dolma doldurur, sarma sarar, sohbet eder, onlar da kendi açılarından hayatın stresinden arınırlardı.
Bazı avluların bir kenarında pekmez yapılan şıra hane, kilim, bez dokuma atölyeleri yer alırdı. Başka bir köşede ocak, çamaşır taşı, dibek taşı, fırın, çeşme veya kuyu vardı. Avlu yeteri kadar genişse bir köşesi sebze bahçesine dönüştürülür, ailenin sebze ve meyve ihtiyacı karşılanırdı.Genişçe bahçeleri olan aileler ürettikleri sebze ve meyveleri komşularıyla da paylaşır, bir kısmı da muhtaçlara ulaştırılırdı.
1835′te İstanbul’a gelen Miss Julia Pardoe, Osmanlı evlerinin avluları için, “Keşke Shakespeare, Romeo ve Juliet’in bahçe sahnesini yazmadan önce buraları görmüş olsaydı” demişti.
Osmanlı avluları o derece etkileyiciydi. Kadınların günlerinin neredeyse tamamı avlularda geçerdi. Ekmek yaparlar, hamur açarlar, sebze yetiştirirler, artan zamanlarında ise komşularla buluşup hem el işi yapar, hem de konuşup rahatlarlardı. Bu bir yürek paylaşımıydı. Bu yüzden Osmanlı kadınında depresyon ve panik atak gibisinir hastalıklarına çok az rastlanırdı.
Uzun zamandır Avrupa’dan ithal edilen üst üste bindirilmiş beton “site”lerde, şaşkınlaşmışlığımızı ve yalnızlığımızı yaşıyoruz…
Belki de bu yüzden sinir hastalıkları yakamızı bırakmıyor.

Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Etiketler
ruh, salii


Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık


Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevap Son Mesaj
Sigara ve alkol beyin hücrelerini öldürür ! - Beyin Sağlığı aşk Sağlık 3 08.03.25 13:40
Akıl Sağlığı Diyeti Nedir? Tuana Beslenme & Diyet & Zayıflama 6 16.05.18 22:31
Rah sağlığı için Fıtratları korumak gerekir HavasHoca Kadim Bilgelik 12 20.09.17 14:37
Siz Bu Satırları Okurken Belki de Biri İntihar Ediyor SiLence Sizden Gelenler 5 16.06.17 16:54
Özel ilgi gereken çocuklarda Ağız-Diş Sağlığı SiLence Engelliler Dünyası 2 20.04.17 22:29


Tüm Zamanlar GMT +3 Olarak Ayarlanmış. Şuanki Zaman: 13:30.


Powered by vBulletin® Version 3.8.5
Copyright ©2000 - 2026, Jelsoft Enterprises Ltd.
havasokulu1.com