Havas Okulu  
Go Back   Havas Okulu > Serbest Bölüm > Off Topic > Sizden Gelenler


illuminatinin Doğuşu ve Sır Perdesi


Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Stil
  #21  
Alt 11.05.16, 17:25
Jq Jq isimli Üye şimdilik offline konumundadır
 
Üyelik tarihi: 19.08.14
Mesajlar: 495
Forum Puanı: 4528
Etiketlendiği Mesaj: 13 Mesaj
Etiketlendiği Konu: 0 Konu
Standart

Eric Schlosser ile Hamburger Cumhuriyeti Gerçekleri
Fast food kültürü hızla bütün dünyaya yayılıyor. Amerikalılar 1970’de fast fooda 6 milyar dolar harcamışlar. 2001’de ise bu rakam 110 milyar dolara ulaşmış. Öyle ki Amerika’da fast fooda harcanan para hayatın başka alanlarına harcanan bir çok kalemden daha yüksek. Amerika’da başlayan fast food çılgınlığı bu ülkede işçi sınıfının geçim koşulları ile doğrudan bağlı. 1970’lerde en yüksek ölçüye çıkan işçi ücretleri daha sonra düşüyor hem de hızla. Aynı yıllarda kadınların çalışmaya başlaması giderek artıyor. 1975’de küçük çocuğu olan kadınların yaklaşık üçde biri çalışıyor. Bu durumda dışarda yemek yemek çoğalıyor ve bu hızlı bir biçimde yapılmalı. İşte fast food (hızlı yemek) Amerika’da bu nedenlerle yayılmaya başlıyor. Daha önce gıdaya harcanan paranın dörtte üçü evde kullanılırken giderek yarısı fast food restoranlara yöneltiliyor. (Charlie Kimber, 2004
Amerika’da 1970′li yıllara doğru kadınların iş hayatına girmesinin hızla artamaya başladığını, evinde sıcak yemek pişmeyen ailelerin fastfoot kullanımını hızla artırdığını, ve bu alışkanlığının baskıcı Amerikan kültürü ile dünyaya yayıldığını, fastfoot sektörünün gücünü keşfeden kapitalistlerin gıdayı silah olarak kullanmaya başladığını, ve bu silahın mermileri olan obezite ve kanser gibi yüzler hastalığı nüfusları kontrol etmek için insanlığı katletmekte kullandıklarını biliyordunuz. Değil mi


Morris Şinasi: Manisa’da 1855 yılında Sefarad Yahudilerinden yoksul bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Morris, 9 yaşında kuşpalazı hastalığına yakalanır. Müslüman Türk doktor Şinasi Bey’in tedavi ederek sağlığına kavuşturduğu çocuk, ailenin hekime minnetinin ifadesi olarak Morris Şinasi adıyla yaşamına devam eder. Gençliğinde bir tütün tacirinin yanında çalışmaya başlayan Morris Şinasi, 1890 yılında gittiği ABD’de tütün ticareti yaparak zengin olur. Tütün piyasasında dünya devi olan Philip Morris şirketine adını veren Morris Şinasi, 1929 yılında vefat eder ancak vasiyeti doğrultusunda ayrılan parayla, 9 yaşında hastalık acısı yaşadığı Manisa’da 1933 yılında Morris Şinasi Milletlerarası Çocuk Hastanesi kurulur

Alıntı ile Cevapla
  #22  
Alt 11.05.16, 17:26
Jq Jq isimli Üye şimdilik offline konumundadır
 
Üyelik tarihi: 19.08.14
Mesajlar: 495
Forum Puanı: 4528
Etiketlendiği Mesaj: 13 Mesaj
Etiketlendiği Konu: 0 Konu
Standart

Türk Tütünlerini Amerikaya Pazarlayarak Zengin Olan
Philip Morris Sigara Şirketinin Kurucusu
Yahudi İşadamı Morris Şinasi


Morris Şinasi Yunanistan’daki bir basın toplantısında kendisine uzatılan kağıdı yanındakine verir ve “Ben okuma bilmem sen oku” der. Bir gazetecinin “okuma yazma bilmeden bu kadar zengin oldunuz, bir de tahsilli olsanız kim bilir ne olurdunuz?” diye sorunca Morris, 15 yaşında çalıştığı mezarlıkta okuma yazma bilmediği için bir aileye mezar yeri gösteremediği ve bunun üzerine işini kaybettiği güne atıfta bulunarak, “İyi bir mezar bekçisi olurdum” cevabı verir. 1929’da vefat eden Morris Şinasi’nin vasiyeti doğrultusunda bağışlanan 1 milyon doların 800 bin doları ile Manisa’da hastane kurulur. Geriye kalan 200 bin dolarla alınan devlet tahvillerinin getirileri de hastane için kullanılmaya devam eder.
Alman Ergenekonu ve Derin Devleti
İmparatorluk geleneğinden gelen Almanya dünyanın en güçlü ülkelerinden biri olma özelliğini hâlâ koruyor. I. Dünya Savaşı’ndan mağlup ayrılan Almanya kısa süre içerinde toparlanmış yine dünyanın en önemli askeri ve ekonomik güçlerinden biri olmuştur. II. Dünya Savaşı’nı kaybetmiş bu kuzey ülkesinde 1945 yılında taş üstünde taş kalmamıştı. Çok iyi bir mühendislik zekası olan Alman toplumu ABD’nin desteğiyle hemen toparlanmış 1960’larda tekrar kuvvetli bir ülke haline gelmiştir.
Emperyal bir geçmişi olan Almanya dünyanın her yerinde etkinlik kurmaya çalışan ve bunun için ciddi çalışmalar yapan bir ülke. Almanya hem gizli servisi BND hem de çeşitli vakıflar ve sivil toplum kuruluşlarıyla faaliyetlerini yürütmektedir. Önemli istihbarat teşkilatlarından biri olan BND İkinci Dünya Savaşı sırasında Tümgeneral Reinhard Gehlen tarafından kuruldu. BND’nin o zamanlar temel amacı Rus Kızıl Ordusu hakkında istihbarat toplamaktı. Soğuk Savaş döneminde Almanya Doğu ve Batı diye ikiye ayrılmıştı. Doğu’da gizli servisin adı STASI’ydi ve Rusların güdümündeydi. Batı’dakinin adı BND’ydi. O da ABD’nin güdümüne girdi. ABD İkinci Dünya Savaşı sonrası çok büyük yardımlarda bulunduğu Almanya’ya NATO üsleri aracılığıyla yerleşti. Böylece ABD-İngiltere-Almanya uyumuyla Batı bloğu sağlanmış oldu.
BND dışında Almanya’nın önemli istihbarat teşkilatları daha vardır: Kısa adı BFV olan “Anayasayı Koruma Federal Teşkilatı”, BKA olan Federal Kriminal Dairesi ve MAD olan Askeri İstihbarat Teşkilatı.
Hablemitoğlu Cinayeti
Dr. Necip Hablemitoğlu, 18 Aralık 2002 günü Çankaya Portakal Çiçeği Sokağı’ndaki evinin önünde Ruger marka bir silahtan iki el ateş açılması sonucu hayata gözlerini yumar. Hablemitoğlu’nun ilgi alanı Alman vakıfları ve Alman gizli servisleriydi. Bu vakıfların amacını ciddi biçimde aştıklarını ve Türk insanına zararları olduğunu sık sık dillendiriyordu Hablemitoğlu.

Alıntı ile Cevapla
  #23  
Alt 11.05.16, 17:26
Jq Jq isimli Üye şimdilik offline konumundadır
 
Üyelik tarihi: 19.08.14
Mesajlar: 495
Forum Puanı: 4528
Etiketlendiği Mesaj: 13 Mesaj
Etiketlendiği Konu: 0 Konu
Standart

İddiaya göre Hablemitoğlu cinayetinin 6 ay öncesinde, İstanbul’daki Alman Konsolosluğu’nda, BND ve BKA çalışanlarının hazırladığı bir raporda -bu rapor merkezleri için hazırlanmıştı- Dr. Necip Hablemitoğlu’nun, Alman vakıfları ve Alman şirketleri üzerine yaptığı çalışmalar ve bunun kitap olarak Türk kamuoyuna sunulmasından rahatsız olduklarını üstlerine bildirir. Bu konuda bir önlem alınmazsa, muhtemel olarak Alman düşmanlığının tetiklenebileceği ihtimalinin göz önüne alınması gerekliliği en üst düzeydekiler tarafından belirtilmiştir. Bu rapora istinaden, BND bir talimat yazısı yollayarak,
Necip Hablemitoğlu’nun kitabının raflardan kaldırılması için BND ve BKA ajanlarının gerekeni yapmaları için talimat verir.
Dr. Necip Hablemitoğlu’nun ağırlık verdiği başka bir konu da Alman Euro Gold firmasının Türkiye’de sürdürdüğü faaliyetlerdi ve buna karşı faaliyet gösteren BND organizeli çevrecilerdi. Bu çevrecilerin faaliyetlerinin ve protestolarının, Alman çıkarları doğrultusunda olduğunu iddia ediyordu ve bununla ilgili DGM’de dinlenmek üzere onun ifadesine başvurulmuştur.
Necip Hablemitoğlu cinayetinden 3 gün önce Alman BND bağlantılı 9 kişilik GSG9 timi İstanbul’a gelmiş ve bu tim Atatürk Havaalanı’ndan diplomatik pasaportlarla giriş yapmışlardır. Aynı grup Hablemitoğlu cinayetinden iki gün sonra Türkiye’den çıkış yapmışlardır. Bu grup Türkiye’ye niçin gelmişti? Görevleri ve misyonları nelerdi? Bu grup hakkında niçin hiçbir soruşturma yapılmadı?
Failleri Bulunamayan Dönerci Cinayetleri
2000-2006 yılları arasında 8′i Türk 1’i Yunanlı 9 yabancı esnaf Almanya’da öldürüldü. Katillerin Neo-Nazi terör örgütünün eylemleri olduğu iddia edildi. Neo-Nazi örgütünün Alman istihbarat kurumlarından biri olan Anayasayı Koruma Teşkilatıyla (BFV) bağlantısının çıkması olayı daha da ilginç hale getirdi.
Almanya şimdi bu örgütlerin istihbarat bağlantıları ile ilgili soruşturma açıyor. Peki bu soruşturmanın sonucu da, yakılan evlerle ilgili soruşturmanın sonucu gibi mi olacak? 2 Şubat 2008′de Ludwigshafen’da bir evin kundaklanması sonucu beşi çocuk dokuz kişi hayatını kaybetmişti. Cenazeler Türkiye’ye getirildi. Saldırıyla ilgili görgü tanıkların ifadeleri sonradan değiştirildi. Ardından Almanya’nın hemen bütün bölgelerinde hatta Avusturya’da Türklerin oturduğu evler yanmaya başladı. Birileri evleri ateşe veriyordu. Yüzün üzerinde kundaklama olayı oldu ve bunlar kısa zaman içinde sistematik biçimde gerçekleşti. Ne var ki bu olaylarla ilgili tek bir fail yakalanmadı.
Komisyonlar kuruldu, soruşturmalar yapıldı. Yüzden fazla saldırıya ilişkin hiçbir kanıt bulunamadı! Kameralarla donatılan şehirlerde bir kare görüntü ya da bir görgü tanığı tespit edilemedi. En sonunda Alman Federal Savcılığı soruşturmayı tamamladı. Savcı; “kanıt bulunamamıştır” dedi ve dosya kapatıldı.
Eğer bu işin failleri bulunmaz ve perde arası aralanmazsa katiller Alman gizli servisleri tarafından kollanıyor demektir. Hem bulunsa bile ne olacak ki? Benzer bir olay Türkiye’de olsa ve 8 Alman öldürülseydi acaba dünya kamuoyunun tepkisi nasıl olurdu?
Alman Bankaları Ekonomik Manipülasyon Yapıyor
2008 yılında dünya büyük bir ekonomik krize sürüklendi. Başta ABD’de olmak üzere Avrupa’da birçok önemli banka ve finans kurumu iflas etti. Başbakan Tayyip Erdoğan tam da o zamanlar yaptığı açıklamada krizin Türkiye’yi teğet geçeceğini söyledi.
Önceleri kimse bu sözü ciddiye almadı. ABD ve Avrupa ülkelerinin ekonomileri ciddi açıklar verirken Türkiye bundan nasıl etkilenmezdi. Gerçekten de Başbakan Erdoğan’ın dediği oldu ve Türkiye krizden çok etkilenmedi. Ancak Türkiye’de kriz çıksın diye uğraşan çok kişi vardı.
Bütün dünya Türkiye için “güvenli liman” benzetmesi yaparken 2008 yılında Alman Deutsche Bank ilginç bir değerlendirmede bulundu. “Türkiye’nin 90 milyar dolara ihtiyaç duyduğunu, aksi taktirde ekonomini batacağını” söyleyen Deutsche Bank bütün kafaları karıştırmıştı.
2001 krizinin sonlarına doğru bir diğer Alman Bankası Dresdner’de de farklı bir gelişme yaşanmıştı. Bu bankanın o dönemde ağırlıklı olarak Türk Merkez Bankası ile çalıştığı belirtiliyordu. Kredi mektubu sahibi olan gurbetçiler, Dresdner’e gidip istediklerinde hesaplarından para çekebiliyordı ve Dresdner, bunun masrafını alıyordu. İddiaya göre o dönemde Türkiye’ye para akışının önüne geçebilmek amacıyla gurbetçileri yakın takibe alan Dresdner Bank, yatırılan paralarla ilgili olarak ‘nereden buldun’ demeye başladı. Gerekli evrakı gösteremeyenlere ise büyük cezalar verildi.
Türkiye’deki büyük bir medya grubuyla da bağlantısı olduğu iddia edilen Alman derin devletinin özellikle manipülasyon amaçlı faaliyetler içinde olduğu biliniyor. Ergenekon terör örgütü üyelerinin bir kısmının BND’yle yakın ilişkileri olduğu, hatta halen kaçak olan Bedrettin Dalan’ın Almanların himayesinde olduğu bilinen bir gerçek. Tüm bunlar bir araya gelince bu topraklar üzerinde Almanların ve yerli işbirlikçilerinin oynadığı oyunlar çok daha iyi görülüyor.

Alıntı ile Cevapla
  #24  
Alt 11.05.16, 17:27
Jq Jq isimli Üye şimdilik offline konumundadır
 
Üyelik tarihi: 19.08.14
Mesajlar: 495
Forum Puanı: 4528
Etiketlendiği Mesaj: 13 Mesaj
Etiketlendiği Konu: 0 Konu
Standart

(Cem Küçük, Şubat 2012
TÜBİTAK Fişleri
Z.E.Ş.- Bizi kırmaz. Kız kardeşi E. satanist grup lideri, kontrol altında tutulmalı.
S.A.- Kadın zaafı var. Romanya fotoğrafları elimizde.
B.Ç.- Yunanistan’a eşi üzerinden bilgi sızdırır.
L.Ö.Y.- Dinci. Merdiven altında namaz kıldığı tespit edildi. Fotoğrafları var.
2007-2009 yılları arasında TÜBİTAK‘taki 1048 personel; inancı, ideolojisi, zaafları vb. açısından tek tek fişlenmiş. Tırnak içinde yer verdiğim ifadeler bu fişlemeden. Ergenekon savcısının hazırladığı iddianamenin eklerine de girdi bu ifadeler. Yine ordu içinde bir çetenin işi!
TÜBİTAK gibi gizlilik dereceli projeleri yürüten bir kuruluş içinde bu tür fişlemeler, dünyanın her yerinde yapılıyor. B.Ç. örneğinden yola çıkarsak; bu işin devlet açısından hayati önemi de var. Tabii bizdeki gibi fişlemeyi çeteler yapmadığı takdirde! TÜBİTAK andıcından çıkarılacak ana fikir ise; baskı altındayız, ırkçılık ve cinsel ayrımcılık hep başrolde.
Fişlemeleri okurken; biri beyaz, diğeri siyah iki mahkumun kaçış öyküsünü anlatan Sidney Poitier ve Tony Curtis’li ‘The Defiant Ones’ filmi geldi aklıma. Türkçe’ye ‘Kader Bağlayınca’ diye çevrilmişti. TÜBİTAK andıcında bile aynı kaderi paylaşıyoruz! Birbirine en zıt noktalarda olsak bile. Baksanıza satanist kız kardeşe sahip olmak da, merdiven altında namaz kılmak da sakıncalı piyade olmak için yeterli. Yıl 2007, Türkiye’de bir insan, namazını saklı kılıyor, hem de merdiven altında. Ve başka bir adam, kız kardeşi satanist diye daha da kontrol altına alınıyor! Daha önce de yazmıştım; bu memleketten film senaryosu fışkırıyor. Her biri organik, sonuna kadar gerçekçi ve Oscar’a aday! Ama çekecek adam yok!
(Mevlüt Tezel, Şubat 2012)

Alıntı ile Cevapla
  #25  
Alt 11.05.16, 17:28
Jq Jq isimli Üye şimdilik offline konumundadır
 
Üyelik tarihi: 19.08.14
Mesajlar: 495
Forum Puanı: 4528
Etiketlendiği Mesaj: 13 Mesaj
Etiketlendiği Konu: 0 Konu
Standart

Kuzey kibris Gercegi

Rauf Denktaş
TSK’nın o dönemdeki komutanlarının ve Mümtaz Soysal, Şükrü Sina Gürel gibi isimlerin desteğiyle Kıbrıs üzerinden hazırlanan oyunun adı çözümsüzlüktü. Bu oyunun flaş ismi ise Rauf Denktaş’tı. İstediklerini elde ettiler. Kıbrıs Cumhuriyeti, Türkleri dışında bırakarak Avrupa Birliği üyesi oldu. Kısacası, Denktaş’ın bölünme üzerine kurduğu denklem hedefe ulaştı. 1950’lerde “Kıbrıs Türktür Türk kalacaktır” diye başlayan ve “Ya Taksim Ya Ölüm” sloganlarıyla devam eden oyunların arkasında Özel Harp Dairesi vardı. Özel Harp Dairesi’nin Türkiye’nin içlerine yönelik bir çok eylem hazırlığı da Kıbrıs’ta yapılmıştı. Kıbrıs, bir Kontgerilla üssü gibiydi. 6-7 Eylül saldırılarının bir “özel harp oyunu” olduğu sonradan yapılan itiraflarla netleşti. Rauf Denktaş’ın nasıl yönetime getirildiğini Kıbrıs konusunun askeri aktörlerinden Özel Harp Dairesi Başkanı emekli orgeneral Kemal Yamak ‘Gölgede Kalan İzler ve Söyleşiler’ adlı kitabında anlatır. Yamak, o dönemdeki Kıbrıs Türk Cemaati Başkanı Fazıl Küçük’ün tehdit edilerek saf dışı bırakılışını ve yerine Denktaş’ın getirilişini şüpheye yer bırakmayan bir netlik içinde ortaya koymuştur


Kıbrıslı Türk Politikacı Fazıl Küçük
KKTC Cumhurbaşkanı Derviş Eroğlu, yıllar önce Cumhurbaşkanı adayı olarak Denktaş’ın karşısına çıkmaya kalkıştığında başına gelenleri hatırlıyor musunuz? Çevresini kendi itirafıyla MİT ajanları sarmış, Ankara’ya çağrılıp uyarılmış, adaylıktan vazgeçmesi sağlanmıştı. Özel Harp Dairesi kurucularından emekli albay İsmail Tansu, anılarında, Kıbrıs’ta yürüttükleri özel harbi heyecanla anlatır. Rauf Denktaş’ın Kıbrıs’ı bölme ve yarısını Türkiye’ye bağlama yönündeki girişimler için en uygun eleman olduğunu belirtir. Onu Ankara’da Özel Harp Dairesi karagâhında eğitirler. Bu eğitim sırasında, silah talimi yaparken Denktaş’ın çekilmiş bir fotoğrafını da İsmail Tansu ‘Aslında Hiç Kimse Uyumuyordu’ başlıklı kitabının 104 sayfasında yayımlamıştı


Derviş Eroğlu
Kıbrıslı akademisyen Tözer Karafistan’ın “Cumhuriyet” başlıklı araştırma kitabında, Kıbrıslı bir muhalif gazetecinin ve Kıbrıslı bir muhalif parti liderinin başına gelen korkunç olaylar anlatılıyor: Cumhuriyet, 16 Ağustos 1960-23 Nisan 1962 tarihleri arasında Kıbrıs’ta yayımlanan ve iki toplum arasında barışçı çözümü savunan ve iki taraflı provokatörleri teşhir etmeye çalışan bir gazetedir. O günlerde, camilerin bombalanması, muhaliflere yönelik suikastler gibi (bugün Ergenekon davasındaki örneklerinde gördüğümüz türden) provokasyonlar birer birer sahneye konulur. Önde gelen barış yanlısı Türk siyasetçiler öldürülür. Amaç ortak bir çözümü engellemek ve iki toplumu birbirine düşman etmektir. Cumhuriyet gazetesi, Kıbrıs Türk Halk Partisi bu gergin ortamın arkasındaki tezgâha dikkat çeken yayınlar ve açıklamalar yaparlar. Muhalif seslerin susturulmasına yönelik yayın yapan gazetelerden birisi de Denktaş’ın Nacak gazetesidir. Bir gece yarısı Cumhuriyet gazetesi sahibi avukat Ayhan Hikmet ve Kıbrıs Türk Halk Partisi Gelen Sekreteri Ahmet Gürkan, eşlerinin yanı başında maskeli kişiler tarafından öldürülürler


Kıbrıs Cumhuriyet Gazetesi sahip ve yazarlarından olan Ahmet Gürkan 38 yaşında, Ayhan Hikmet ise 35 yaşında bir suikast sonucu öldürüldü. Yıllarca suikastın arkasında Rauf Denktaş‘ın olduğu söylendi durdu.
İki toplumun bir arada yaşamasını savunan etkili bir siyasi güç, bu şekilde bertaraf edilmiştir. Gazete ve parti kapanmış, birçok insan can korkusuyla Kıbrıs’tan kaçmak zorunda kalmıştır. İkisi de avukat olan bu iki aydının “Rum yanlısı” olduğu, Türkiye’de yayımlanan gazetelerde dile getirilir. Kıbrıs’taki faili meçhul cinayetler, 90’lara kadar hep sürdü. Kıbrıs’ı bir “Özel Harp karargâhı” olarak tanımlayabiliriz. Türkiye’nin dünyadan soyutlanmasında Kıbrıs’taki çözümsüzlük önemli bir rol oynadı ve hâlâ da oynamaya devam ediyor. Rauf Denktaş’ın, Kıbrıs’ı bu hale getiren süreçteki yerinin seçkinliği, şüphe götürmeyecek şekilde açık.
Demokrasi kavramına alerji duyanların, Türkiye’yi içine kapanık ve etkisiz bir ülkeye dönüştürmekten yana olanların, statükocuların, Ergenekoncuların, AB karşıtlarının Denktaş’a olan sempati ve ilgisini bugün daha iyi anlayabiliyorum. Gerisini anlamakta ise zorluk çekiyorum. (Oral Çalışlar, Ocak 2012)

Alıntı ile Cevapla
  #26  
Alt 11.05.16, 17:28
Jq Jq isimli Üye şimdilik offline konumundadır
 
Üyelik tarihi: 19.08.14
Mesajlar: 495
Forum Puanı: 4528
Etiketlendiği Mesaj: 13 Mesaj
Etiketlendiği Konu: 0 Konu
Standart

Pentagon ve Faiz Lobisi
ABD genelkurmayının ve savunma bakanlığının merkezi olarak bilinen Pentagon, 2009′dan beri “ekonomik savaş oyunları” tatbikatı da yapmaya başladı. Çünkü gelişmiş ülkeleri ezip geçen 2008 mali krizinin ardından, artık ülkeleri tanklarla, toplarla, uçaklarla bombalamak yerine mali ve ekonomik olarak çökertmek çok daha etkili hale geldi. Çünkü ABD genelkurmayı, en güçlü bilinen ülkelerin 2008′de yaşanan mali depreminde nasıl kolayca çöktüğünü çok iyi gördü.
Peki Pentagon bu ekonomik savaş oyunlarını nasıl kurguluyor ve uyguluyor? Oyunlarda, öncelikle ülke ekonomilerinin faiz hadleri, döviz kuru savaşları çıkarılarak istenen yöne sevk ediliyor. Bir ülkenin döviz kuruna yapılan spekülatif ataklar, o ülkenin faizlerini yükseltmesine neden oluyor.
Ve yükselen faizler, ülke parasını aşırı değerlendiriyor. İthalat ucuzluyor, ihracat yapmak kârlı olmaktan çıkıyor. Böylece o ülkede yatırımlar, döviz kazandırmayan alanlara yöneliyor. Dolayısıyla kaynak dağılımı bozuluyor. İşsizlik çoğalıyor. Ürettiğinden fazla harcadığı için, aşırı borçlanan ülkeye istenilen yaptırılıyor!
Ayrıca Pentagon, dünya para sistemini çökertecek savaşlara karşı da ön hazırlık yapıyor. Dünya para sistemi çöktüğü takdirde, ülkelerde çıkacak toplumsal olaylar ve bunların nasıl giderileceği araştırılıyor. Eğer dünya para sistemi çökerse, çöken sistemin yerini alacak mekanizmanın ve bundan kolayca sıyrılacak ülkelerin analizlerini yapıyor.
Gelelim Pentagon’un dünya para sisteminin çökmesi oyununa hangi ülkeleri dahil ettiğine. Savaş oyunlarında Almanya, Avrupa’da en çok altın rezervine sahip ülke olarak tespit ediliyor. Ardından Euro Bölgesi dünyanın en yüksek altın rezervine sahip para sahası olarak belirleniyor. ABD, Çin, Rusya ise bunların ardından geliyor. Çünkü dünya para sistemi çöktüğünde altın sistemi geri geleceğinden, Rusya, Çin, Hindistan merkez bankaları son yıllarda sürekli altın almaya başladılar bile.
İşte alınan bu altınlar Pentagon tarafından sürekli izleniyor ve dünya para sistemi çöktüğünde kimin ne durumda olduğu ve olacağı kontrol altında tutulmaya çalışılıyor. Niye? Çünkü elinde yeterli altını olmayan ülkeler para sistemi çöktüğünde istedikleri ticareti yapamaz hale gelecekler. Altını olanlar ise dünyanın yeni para sistemini belirleyecekler.
Peki niye anlattık bütün bunları? Türkiye’de hâlâ, “faiz lobisi söyleminden bir şey anlamıyoruz. Bu tür lafları reddediyorum” diyenler var. Bu kişiler ya dünyadaki olayları izlemiyor ya da faiz lobisinin hizmetlileri olarak davranıyor.
Hatırlayın. Bugün faiz lobisinden bir şey anlamadığını söyleyenler, 2008 dünya krizinde, “IMF’den 35 milyar dolar alınmazsa Türkiye batacak” diyenlerdi. Eski gazeteleri karıştırın bunların aynı kişiler olduğunu görün. Bunların o gün amaçları, IMF’den alınacak paranın belli sermayedarlara aktarılmasını sağlamaktı. Ama hükümet bu lobiye karşı çıktı ve IMF’den para almayarak vatandaşın soyulmasını engelledi. Böylece ekonomi daha iyi duruma geldi.
Bugün Pentagon bile ekonomik savaş oyunları tatbikatı yaparken, bu insanlar şimdi de çıkıp faiz lobisinin olmadığını söyleyebiliyorlar. Bir yerlere hizmetin bedeli olsa gerek diye, doğrusu insanı kuşkulandırıyor bu söylemler.
(Süleyman Yaşar, Sabah, 2012-01-23
Obama’nın Delikli Edebiyatı

Barack Obama‘nın ABD başkanlığına seçilmesi tüm dünyada yeni beklentilerin oluşmasına neden oldu. Dünyanın en zengin ülkesi fakirlerin umudu aline geldi. Çünkü Obama’yı kendilerinden biri olarak algıladılar.
Büyük bir ABD dergisinde Obama’nın bir fotoğrafı yayınlandı. Bir Amerikalı gibi ayaklarını masanın üzerine uzatmıştı ve bu haliyle onu kendilerinden biri sayanlara benzemiyordu ama ayakkabılarının altı delikti. Kendimi hakarete uğramış gibi hissettim. ABD’de ayakkabıları delik sıradan bir insanın bile zor bulunacağını düşündüm ama o fakirliği simgeleyen delik ayakkabılarla poz vermişti. Bunun bir stüdyo çekimi olduğu ve imaj yaratmak için çekildiği belliydi. Artık karşımdaki bir kişi değil bir imajdı ve hemen Obama’yı atlayıp arkasındaki gücü ve ne yapmak istediğini düşünmeye başladım. Delik ayakkabılar bir ayrıntı mıydı yoksa başkanın kendisi de bir vitrin malzemesi miydi?

Alıntı ile Cevapla
  #27  
Alt 11.05.16, 17:29
Jq Jq isimli Üye şimdilik offline konumundadır
 
Üyelik tarihi: 19.08.14
Mesajlar: 495
Forum Puanı: 4528
Etiketlendiği Mesaj: 13 Mesaj
Etiketlendiği Konu: 0 Konu
Standart

Biz bu resmi çok gördük: Halk kahramanı siyasetçiler ve fakirlik edebiyatları
Obama seçilince köklerinin bulunduğu Kenya çok sevindi ve ABD başkanının bu ülkeyi ihya edeceği beklentisi oluştu. Eğer bu beklenti doğru olsaydı her biri dünyanın bir bölgesinden gelen Amerikalılar ya kökenleri birbiriyle savaşınca kavgaya tutuşur, ya da müttefiklerse barış içinde olurlardı. ABD’nin Kenya’ya ilgi duyması Obama nedeniyle olmayacaktır. Zaten Kenya ABD’nin Afrika’daki üssü gibidir. Öcalan’nın Türkiye’ye getirilişini hatırlayın. Kenya’da yakalanmış ve bize teslim edilmişti. Bir kişinin bir ülkeye sığınması için ya o ülkede örgütlenmiş olması ya da .yönetimin bu kişiyi desteklemesi gerekir. Oysa zenci Kürt olmadığı için burada örgütlenmiş olamaz, ülke yönetiminin Öcalan’la ilgilenmesi için hiçbir neden yoktur. Kenya ABD’nin Afrika’da en etkin olduğu ülkedir ve bu nedenle operasyon burada gerçekleştirilmiştir. Buradan yola çıkarak Öcalan’ın buraya kendi isteğiyle gitmediği sonucuna da varabiliriz.
Afrika, önümüzdeki dönemde, büyük güçlerin en çok ilgilendiği yer olacaktır. Şu anda herkes tek değerli malın petrol olduğunu düşündüğü için petrol sahalarıyla ilgilenmekte ve bunun dışındaki zenginliklerle ilgilenmemektedir. Oysa Afrika geleceğin tarım alanıdır ve insanların en temel ihtiyaçları tarımdan karşılanır. Açlık ve hastalıkla nüfusu iyice azalan bu kıta büyük tarımsal fazlalık verecek potansiyele sahiptir ve özellikle Çin burada yer tutmak için uğraşmaktadır.


Altı delik ayakkabı giyen, Müslüman kökleri olan, Afrikalı ile akraba olan Obama Hangi kimliği ile ön plana çıkacaktır? İslam dünyası petrol değerli olduğu sürece ilgi odağı olacaktır, Eğer enerjide dönüşüm yaşanırsa kimse onlarla ilgilenmeyecektir. Bana göre dünyadaki yeni düzen bu yönde oluşmaktadır. Obama’nın Müslüman geçmişi onlara düşman sayılmasını engellemek için kullanılabilir ama asıl önemlisi Afrika için bir dost ve umut olmasıdır. Afrika’dan söz açılmışken Somali’deki korsanları göz ardı edemeyiz. Yakında birisi düzen sağlama görevini üstlenecektir ve bu Afrika’nın kapısından girmek anlamını taşıyacaktır.
(Star, Mahir Kaynak)

Alıntı ile Cevapla
  #28  
Alt 11.05.16, 17:29
Jq Jq isimli Üye şimdilik offline konumundadır
 
Üyelik tarihi: 19.08.14
Mesajlar: 495
Forum Puanı: 4528
Etiketlendiği Mesaj: 13 Mesaj
Etiketlendiği Konu: 0 Konu
Standart

Reyting Sistemi Nasıl İşliyor?
Son günlerin en önemli sorunlarından biri olan reyting tartışmaları, bugüne kadar göz ardı edilen bazı gerçeklerin şimdilik gün yüzüne çıkarılmasına yetmiş gözükmüyor.
Tartışma kamuoyuna sadece sıradan bir reyting manipülasyonu gibi yansıdı. Oysa mesele bu kadar basit değil. İsmail Kizir meselenin bir boyutunu bir süre önce, tumgazeteler.com’da “Reytinglerde Mossad parmağı” başlıklı yazısında kaleme almıştı. Kizir şimdi de, “Reyting operasyonu: MOSSAD operasyonu!” başlıklı, önemli bilgilere yer veren benzer bir yazı daha kaleme aldı.
Bizde yazılmışları tekrarlamak yerine, meselenin başka bir boyutunu ele alalım. Türkiye enflasyon, trafik canavarı, reyting canavarı gibi aktif ‘terör’faaliyetlerinin en merkezinde yer alan bir ülke. Elbette sadece Türkiye değil, neredeyse tüm dünya.
Bu terörlerden enflasyonla ilgili iyimser rakamlar konuşuluyor. Yorumların ne kadar gerçek olduğunu, küresel para terörüne vakıf insanlara bırakmak gerekiyor. Ama son birkaç yıldır, oyun daha fazla derinleşmişe benziyor. Batının halen yaşamakta olduğu krizin en büyük faturasını, Çinlilerin ödeyeceğinden kuşku yok. Bu nedenle, Çin’e ‘bizi ayakta tut, yoksa altımızda ezilirsin’ diyorlar.
Para teröründe bazı ülkelerin dış borçlarını vermekle yetinerek, reyting terörüne dönelim. İngiltere 9 trilyon dolar, Fransa 5 trilyon, Almanya 4,9 trilyon, Hollanda 2,5 trilyon, İtalya 2,5 trilyon, İspanya 2,4 trilyon, İrlanda 2,3 trilyon, Belçika 1,3 trilyon, İsviçre 1,2 trilyon, İsveç 1 trilyon, Yunanistan 557 milyar, Danimarka 607 milyar, Norveç 558 milyar, Portekiz 537 milyar, Avusturya 809 milyar, Polonya 276 milyar, Finlandiya 383 milyar olmak üzere, Avrupa’nın 40 trilyon dolara yaklaşan bir dış borcu var.
IMF verilerine göre; dünyanın toplam GSH’sı 61 trilyon dolar. Avrupa’nın iç borçlarını da eklediğinizde toplam borcu, dünyanın yıllık gayri safi hâsılasına eşit. Amerika, Japonya, Kanada, Avustralya gibi yüksek borçlu ülkeler de eklenirse, ülkelerin dış borçları akıl almaz boyutlara ulaşıyor. Mesela, yeni doğan her İrlandalı çocuk 503 bin, her İsviçreli 153 bin, her Hollandalı 147 bin, her İngiliz bebek de 147 bin dolar borçla gözünü açıyor dünyaya.
Kısaca parasal terör böyle… Peki, birkaç istisna hariç her ülke borçlu ise alacaklılar kim? Asıl kritik soru bu olsa gerek. Hemen her ülkenin alacaklısı, farklı bir ülke veya banka gibi gösteriliyor. Oysa dünyadaki bütün insanların borcu, sadece beş kişiye… Çoğunluğu ise İngiltere’deki R ile Amerika’daki R’ye. Onlarca trilyon dolarlık servetlerine karşın, bu iki R ailelerinin soyadını taşıyan hiç kimse zenginler listesinde yer almaz. Çünkü bunlar varlıklarını, kurmuş oldukları onlarca vakfın üzerinde göstererek; hem isimlerini gizlerler, hem de vergi muafiyeti elde ederler.
Öyle bir sistem inşa etmişler ki, -sanki- asıl alacaklıyı ortaya çıkarmak sanıldığı kadar kolay değil. Fakat küresel şeytanî düzeneği biliyorsanız şayet meseleyi çözmek sanıldığı kadar da zor olmuyor.

Alıntı ile Cevapla
  #29  
Alt 11.05.16, 17:30
Jq Jq isimli Üye şimdilik offline konumundadır
 
Üyelik tarihi: 19.08.14
Mesajlar: 495
Forum Puanı: 4528
Etiketlendiği Mesaj: 13 Mesaj
Etiketlendiği Konu: 0 Konu
Standart

Toplumun süt annesi, eğiticisi ve bakıcısı durumundaki medya ya da özelde televizyonlar ve buradaki reytingler, sadece 3-4 milyar dolarlık pastadan pay almak kadar basit bir amaca mı hizmet eder? Yoksa asıl amaç, programlarla enkaza dönüştürülen ve yerine yenisi inşa edilen toplum zihni olmasın sakın?
Her şey televizyon patronları veya yöneticilerinin sadece reklam pastası paylaşımı kadar basit olsaydı, mesele çoktan çözülmez miydi?
Türkiye’de reyting ölçümlerini 20 yıla yakın AGB adlı bir şirket yapmış. Bu isim yıpranınca, devreye TNS adlı firma girmiş. Bu iki firma, WPP Group adlı yapıda birleşiyor. Yani adları farklı, patronlar aynı.
ABG ve TNS’nin çatı firması AC Nielsen şirketi, 1923’de Arthur Charles Nielsen tarafından Chicago’da kurulur. Sonra ‘pazarlama enformasyonu’ alanında çalışan AC Nielsen ve Nielsen şirketlerine, ‘iç istihbarat’ alanında çalışan Net Ratings ve Buzz Metrics şirketleri eklenir. Grubun Billboard, The Hollywood Reporter ve Adweek gibi fuarları ve ticari yayınlar şirketlerine, son olarak Nielsen Media Research (NMR) eklenir. NMR medya enformasyonu faaliyetinde bulunur. Tüm dünyada faaliyet gösteren NMR, merkezini 1999’da Hollanda’ya taşır. Halka açık olmadığı için kamuoyunca pek bilinmezler.
İster eski reyting ölçümcüsü AGB, ister yeni reyting ölçümcüsü TNS, isterse de çatı yapı WPP’de, Bilderberg’den CFR’ye kadar yok yok.
Kanuni gibi Osmanlı’nın en önemli Sultanı, onun vezirleri ve paşalarını gayri meşru bir hayat yaşarmış gibi gösteren, saraydaki tüm kadınların göğüslerini olabildiğince açık sunulup, entrika ve cinayetlerin hat safhada olduğu şeklinde bir sunumla, toplumsal hafıza ve bilinçaltını kirleten ahlaksız bir diziyi veya onun bunun suçu ne, onun nesi bunun neresinde diye abuk subuk isimli, her anı birbirini aldatma, tecavüz şeklinde devam eden cinsel sapkınlık aşılayan dizileri, hem finanse etmek hem de çok izleniyor göstererek, herkesi izlemeye davet etmekten daha stratejik ne olabilir?
Acaba kendi değerlerini ve ecdadını aşağılayan dizilere izin veren kaç ülke çıkar dünyada? Mustafa Kemal’le ilgili iki yapımdaki içki meselesinde kopan fırtına; Fatih, Yavuz, Kanuni, Abdulhamid olunca neden kopmaz? Ben seyretmiyorum demek yeterli mi?
Ünlü yönetmen Osman Sınav, “Reytingleri kontrol eden ülkeyi kontrol eder” demiş. Sınav’ın gördüğünü; MİT, RTÜK veya bilumum Ankara 20 yılda görememişse diyecek söz kalmaz elbet.
Son günlerdeki tartışmaları bir yana, TRT’nin başarılı Genel Müdürü İbrahim Şahin, “Reyting’lerin kontrolü, sahibi bile tam belli olmayan şirketlerde” demiş. Bizde bu ortaklığın karmaşık haritasını ortaya koyarak, meselenin kavranmasına katkı sunalım.
İşte, ekranlarda ne yayınlanacağını, kimin kime sponsorluk yapacağını, kimin ne izleyeceğini belirleyen yapının ortaklık ve ilişki haritası:

(Kemal Özer, 28.12.2011)

Alıntı ile Cevapla
  #30  
Alt 11.05.16, 17:30
Jq Jq isimli Üye şimdilik offline konumundadır
 
Üyelik tarihi: 19.08.14
Mesajlar: 495
Forum Puanı: 4528
Etiketlendiği Mesaj: 13 Mesaj
Etiketlendiği Konu: 0 Konu
Standart

Reytingleri kontrol eden ülkeyi kontrol eder
25 şirkete eşzamanlı yapılan operasyon gündeme bomba gibi düştü. Bunu görünce, okuyucularımıza, “Reytinglerde MOSSAD parmağı” özel haberini hatırlatmadan edemedim.
Bilindiği gibi bir kaç sene evvel, reyting tartışmaları almış yürümüş, biz de bu konuyu derinlemesine bir şekilde incelediğimizde, MOSSAD izine rastlamış ve özel bir haber yapmıştık.
Daha sonra, TRT Genel Müdürü İbrahim Şahin, yaptığı yazılı bir açıklamada, “Reyting’lerin kontrolü sahibi bile tam belli olmayan şirketlerde” diyerek, haberimize atıfta bulunmuştu ve bunu da haberleştirmiştik.
Henüz, operasyonun tam detayları elimize gelmedi. Görünen o ki, operasyon AGB’ye yapılmış. Fakat, hemen aşağıda tekrar yayımladığımız yazımızı dikkatlice okursanız, oyunun devam ettiğini, AGB’den sonra reyting ölçümlerini halihazırda yapan şirket TNS’in sahibinin aynı şirket olduğunu göreceksiniz: WPP! Bakalım TNS’in üzerine de gidebilecekler mi? İşte birkaç yıl evvel yaptığımız, yüzbinlerce kişi tarafından okunan, yüzlerce internet sitesi tarafından alıntılanan ve TRT Genel Müdürü’nün resmi açıklamasında atıf yapılan o haber:
TİAK nedir
Herşeyden önce, TİAK nedir bilmeyenler için kısaca açıklayalım istiyoruz.
TİAK, Televizyon İzleme Araştırma Kurulu IAA Uluslararası Reklamcılık Derneği şemsiyesi altında 1992 yılında oluşturulmuş Reklam verenler, Reklamcılık ve TV yayın kuruluşları katılımıyla oluşturulmuş bir Birleşik Endüstri Komitesidir.
Bu komitenin ana amacı tüm ülkedeki binlerce işverenin milyarla ifade edilen reklam bütçeleri en etkin biçimde kullanması, pazarlama politikalarına yön verebilmesi, reklam ve medya ajanslarının doğru hedef kitlelerine ulaşabilmesi, ülke ekonomisinin yaşam kanallarından reklam ve pazarlama endüstrisinin gelişmesine hizmet etmektir. Komite, sistemin işleyişini ve verileri kontrol eden denetçiyi de atamaktadır. AGB`nin tepki alması üzerine, açtığı son ihale ile atadığı denetçi TNS Piar dır.
TRT Genel Müdürü`nden Türkücü İbrahim Tatlıses`e hatta sokaktaki simitçiye kadar herkesin hışımla üstüne gittiği AGB, artık reyting ölçümünde söz sahibi değil… Reyting ölçümlemesi için yaklaşık 20 yıl aradan sonra Televizyon İzleme Araştırma Komitesi(TİAK) tarafından düzenlenen ilk ihaleyi kazanan TNS Piar, böylece AGB`nin 20 yıllık tartışmalarla ve `şaibe` söylentileriyle yıpranan iktidarına da son verdi… Peki ama 3,3 milyar dolarlık reklam sektöründe yaklaşık 1.8 milyar doların paylaşılmasındaki tek ölçüt olan reyting ölçümleri bu yeni dönemde nasıl yapılacak? İhale süreci nasıl gerçekleşti? TNS Piar, 20 yıllık AGB`nin elinden ihaleyi nasıl söküp aldı?
Ya da gerçekten aldı mı? Bizler bir oyunun parçası mıyız? İşte tüm bu soruların cevabını tümgazeler.com olarak araştırdık ve ortaya gerçekten de düşünülmesi gereken bir tablo çıktı. Şimdi bu tabloyu sizler için sunuyoruz.
Şimdi biraz geçmişe dönelim
Önce bu ihale sürecini kısaca hatırlayalım isterseniz.
Pazarlama sektörünü yakından takip edenlerin hatırlayacağı üzere, TİAK uzun zamandır yerden yere vuruluyor.
İbrahim Tatlıses ölçümlerin manipüle edildiğini haykırdı.
TRT Genel müdürü elinde denek listesi ile “Gizli olması gereken denek listeleri ortalarda dolaşıyor. TİAK`ın ölçümleri artık güvenilmezdir” diyerek basın toplantıları düzenledi. Pek çok yapımcı ve yönetmen, TİAK`ı eleştiri bombardımanına tuttu.

Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Etiketler
dousu, illuminatinin, perdesi, sir


Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık


Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevap Son Mesaj
Sır tutmak nedir, neler Sır sayılır? baykartalizma Sorularınız 10 28.12.22 23:57
İki Kişiyi Aşan Sır, Sır Değildir baykartalizma Hayat Dersleri & Hikayeler 1 07.05.22 00:21
Kalp, Ruh, Sır, Hafi, Ahfâ Lâtifeleri Naim Tasavvuf Sohbetleri 0 10.05.21 02:13
Sır; kişinin özeli, mahremidir.. Naim Kadim Bilgelik 3 03.02.20 23:59
Okültizm, Sır ve Gizlilik SiLence Parapsikoloji & Spiritüalizm 1 21.03.17 14:23


Tüm Zamanlar GMT +3 Olarak Ayarlanmış. Şuanki Zaman: 18:48.


Powered by vBulletin® Version 3.8.5
Copyright ©2000 - 2026, Jelsoft Enterprises Ltd.
havasokulu1.com