![]() |
illuminatinin Doğuşu ve Sır Perdesi
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...]
Aslında illuminati için Dünya'nın kontrol merkezi desek, pek de yanılmış olmayız. Çünkü bu örgüt, bulunduğumuz sistemin başında yönetici katogerisinde bulunanların doğrudan veya dolaylı olarak illuminati'ye hizmet ettiği var sayılıyor. İlk olarak 1 Mayıs 1776"²da Adam Weishaupt isimli Kabbalacı bir Hukuk Profesörü ve Baron von Knigge ile kurulan gizli topluluktur. Ayrıca İlluminati'nin sözcük anlamı "˜Aydınlanmış Olanlar' anlamına gelmektedir. Rönesans döneminde kurulmuş olan bu topluluğun amacı kelime anlamına eşdeğer olan insanların düşüncelerini hür kılmak, dinsel dogmatik düşüncelerden arındırmak ve Newtoncu pozitif bilimi geliştirmek olsa da, Dünya siyasi tarihinin en fazla komplo teorisi almış topluluğudur. Son derece gizlilik içinde tutulan üyelerin kayıtları ve bilgilerini kimse biImemekteydi. Üyerlerin her birinin kod adları olup, yazışma ve haberleşmede bu takma adlar kullanılmaktaydı. Örnek vermek gerekirse, Adam Weishaupt'un kod adı "˜Spartacus' idi. En başta 12 kişilik üye ile kurulan bu topluluk daha sonra 80 kişiye ulaşmıştır. 1874"²de İlluminati, gizli siyasi amaçları olduğu öne sürülerek yasaklanmıştı. Fakat benimde en dikkatimi çeken nokta ise 19. yüzyılın başlarında ünlü Alman filozof Hegel'in katılımı bu topluluğa yeni bir nefes, canlılık katmış ve İlluminati eski parlak dönemine geri dönmüş. İlluminati, üyesi olan Hegel'in tez-antitez kuramlarıyla Yeni Dünya Düzeni düşüncesinin geliştiği bir ütopya topluluğu haline gelmiştir. İlluminati daha sonra dinsel dogmatik düşüncelerin egemen olduğu İtalya'ya ulaşmıştır ve ünlü rönesansçı şahıslar tarafından Katolik Kilisesi'ne siyasi bir savaş başlatmıştır. Bu savaşın amacı ise bilimin ispatladığı gerçekler için kiliseyi ikna ettirmekti. Günümüzde dahi son derece faal olan bu örgüt birçok siyasi, askeri ve ekonomik olayın sorumlusu haline gelmiştir.Birçok ABD Başkanı illuminati'ye hizmet etmiş olup alınan tüm siyasi kararların illuminati'den geçtiği düşünülüyor. Myron Fagan'a göre Waterloo Savaşı, Fransız İhtilali ve açıklanamayan John F. Kennedy suikasti bu örgütün işidir. Dikkat çeken başka nokta ise Holywood film sektörü bu örgütün elindedir. Günümüzde ise 10 adet yöneticisi ve 300"²e yakın alt kadrosu bulunduğu, bu grubun içinde tanınmış ünlüler, bankacılar ve sanatçıların bulunduğu iddia edilmektedir. |
Gelelim bu Dünya’yı yöneten bu dev örgütün nasıl yürütüldüğüne: Öncelikle her yıl bir kere toplanan İlluminati topluluğu, ‘Yeni Dünya’ ve ‘Tek Din’ planlarını masaya yatırıyor. Peki bunu nasıl yapmayı planlıyorlar? Kendi düzenlerini, ilkelerini benimsetmek ve yoluna koymak için ülkeler arası çıkar kavgaları, ekonomik krizler ve terrör yanlısı savaş sinyalleri ile ellerinde tuttukları güç ile Dünya geleceğine yön çiziyorlar. Peki bunu neden mi yapıyorlar? işte sebebi; İlluminati örgütünün esas ilkesi ‘kaostan kaynaklanan düzen’ olarak nitelendirilen var olan rejimi bozup, tek devlet ve tek dine dayalı istedikleri tek dünyayı kurmak.
Örgütün geçmişinde ki diğer ilginç nokta ise tarihe göz attığımızda ortaya çıkmakta. İlluminati’nin seçkin üyeleri Yuvarlak Masa tabirini verdikleri plan ve programların görüşüldüğü bir konsey oluşturdular. Oluşturdukları alt kadrolar diğer ülkelere yayılmış ve devlet adamlarını kapsamaktaydı. Bunun etkisi ise I. Dünya Savaşında görülüyordu. Peki nasıl mı? Savaşta yer alan karşıt ülkelerin temsilcileri savaşın devamında Yuvarlak Masa’da bir araya gelip savaşın gidişatı ve sonucunda çıkacak çıkar ortamları konusunda planlarını görüşüyorlardı. Savaşın çıkış sebebinden, Osmanlı Devleti’nin yıkılışına kadar plan program içinde olan İlluminati, savaşların sonucunda çıkan düzensizlikten faydalanıp hedeflerindeki Tek Dünya için bütün ülkeleri çemberi içine almış olucaktı. Bu bilgiyi de sizinle paylaşmak isterim ki; İlluminati’nin On Gizli Liderinin serveti, 102 bagımsız devletin gayri safi milli hasılasından daha fazladır. Şu anda ABD’nin uyguladığı diğer strateji ise enerji kaynaklarını ele geçirmektir. Hatta ABD’den Christoper Fettews, Parameter dergisindeki makalesinde şöyle diyor: Orta Asya ve Hazar denizini merkez bölge olarak niteleyip, bu bölgenin önemli Enerji kaynaklarına sahip olunmuştur. Söz konusu rezervlerin kontrolü için ABD, Rusya, Çin, İran ve Türkiye büyük Satranç oyununda rol almaktadırlar. 11 Eylül olayı da bu satranç oyununun hamlelerinden biriydi sadece. Fakat bu olayların suçlusu olarak görülen ABD yönetimi bu planın sadece aracılığını üstlenmişti. Asıl yöneten kişiler İlluminati’nin seçkin üyeleriydi. Birçok araştırmacının ortak görüşe vardığı kanı ise ABD’nin 100 yılı aşkındır İlluminati’nin kontrolü altında olması. Dünya’nın en büyük Siyonist örgütü olan İlluminati’nin iç çemberinde bulunan seçkin üyelerinden biri ise ABD’nin tanınmış zengini David Rockefeller olduğu söyleniyor. 91 yaşında olan Rockfeller dünyanın en büyük bankalarından Chase Manhattan Bank, Citibank ve Standard Oil, Mobil gibi dünya petrol pazarını elinde tutan dev şirketlerin en büyük hissedarıydı. Şirketlerinin cirosu dünyadaki pek çok devletin yıllık gelirlerinden daha fazla olduğu söyleniyor. Aşağıdaki resimde 1 Amerikan Dolar’ının üstündeki illuminati simgeleri belirtilmektedir. |
İşte günümüzde yer alan olayların birçoğu bu kuruluşun elindedir. Sadece siyasi değil, bütün insanlığa ulaşabilecek bütün yayın organlarını kullanmaktadırlar. Peki ya Bilgisayar oyunları? Cizgi filmler veya herkesin dilinden düşürmediği şarkıların içeriğindeki mesaj? Evet bu konu bizi en tedirgin eden nokta. Dünyaca ünlü MMORPG online oyunlar birçok masonik etkileşim aracıdır.
Algının en güçlü ve karakter arayışının çocukluk çağında olduğunu hepimiz biliyoruz ve bazı cizgi filmler de rol alan karakterler ve simgeler İlluminati eğilimli mesajlar vermektedir. Günümüzde ünlü camiasından birçok kişi bu topluluğa bağlı olduğunu iddia ediyor, belki doğru belki de dikkat çekmek amaçlı ama şunu bilmeliyiz ki yaşadığımız çevrede gelişen teknoloji ve medya ile birlikte her sektörde varolan bir örgüttür illuminati. Kimbilir belki bizde bu topluluğa doğrudan ya da dolaylı olarak hizmet edenlerden bazılarıyız. Bu konuya ilgi duyanların ise ‘Mozart’ın Yapıtlarındaki Masonik Örgü’ kitabını okumasını tavsiye ederim Mozart, Mason Derneği için bazı yapıtlar ve bir de Masonik bir alegori olan Sihirli Flüt operasını bestelemiştir. Bunun dışında benzer motifler içeren daha başka, enstrümantal birtakım yapıtları da vardır. Katharine Thomson bu kitabında Wolfgang Amadeus Mozart (1756-1791)’ın mason olduğu ve eserlerinde masonluk sırlarını ifşa ettiği için öldürüldüğü iddiasından yola çıkar Ecevit’in Hastalığı İsrail Tezgâhı mı İlâhî Ceza mı? Öncelikle şunu ifade edelim. Bülent Ecevit, eğer o sözleri söylememiş olsaydı, bu kadar sahipsiz kalır mıydı? Onu alaşağı etmeye yönelik ayak oyunlarına, tezgâhlara ve Bizans entrikalarına bu millet, hiç bu kadar tepkisiz kalır mıydı? Ama, ne zaman ki O sözleri söyledi; önce oy olarak düştü, sonra da güçten, kuvvetten düştü ve birilerinin oyuncağı oldu! |
HADDİNİ BİLDİRİN!
O sözler malûm. Ecevit, Meclis’te yemin töreninin yapıldığı 2 Mayıs 1999′da; Genel Kurul Salonu’na başörtüsü ile gelen Merve Kavakçı‘yı hedef alarak diyordu ki; Burası hiç kimsenin özel yaşam mekânı değildir. Burası, devletin en yüce kurumudur. Burada görev yapanlar, devletin kurallarına, geleneklerine uymak zorundadırlar. Burası, devlete meydan okunacak yer değildir. Lütfen bu hanıma haddini bildiriniz! Eline tutuşturulan kâğıttan bunları okuyan Ecevit, bir gün yalnız kalacağını bilseydi, acaba Merve Kavakçı’nın şahsında başörtülü hanımları hedef alır mıydı? Elbette bilemem. Zaten, şu an hesabını da veriyor, ya da Hesap Günü verecek olmalıdır! Ama o sözlerin bedelini ödedi! Merve Hanım’a haddini bildirin derken, millet ona haddini bildirdi! 1999 seçimlerinde yüzde 22.1 oy alıp Başbakan olan Ecevit, 2002 seçimlerinde yüzde 1.2 oy aldı ve bir daha da belini doğrultamadı! Gördü ki; Bu ülke, başörtüsüne meydan okunacak topraklar değildir! İSRAİL’İ SOYKIRIMLA SUÇLAYINCA! Ecevit’in yerinden kalkamayan Başbakan olmasında; tek sebep, elbette İlâhî adalettir. Ecevit, Merve Kavakçı’nın şahsında başörtülülere dil uzatmanın bedelini; yüzde 22′den yüzde 1′e düşmekle ödemiştir! Bugün, düşünmeden edemiyorum. Bunda İsrail’in de rolü var mıdır acaba? Bu da nereden çıktı? derseniz, derim ki; Unutmuştum. Ben de DSP Genel Başkanı Masum Türker söyleyince hatırladım! Efendim, birkaç gün önce Beyaz TV’de Ecevit’in hastalığı ve hastane serüveni tartışılıyordu. Programda, Ergenekon Dâvâsında tanık olarak dinlenen Ecevit’in eski Koruma Amiri ve eski DSP Milletvekili Recai Birgün vardı. Programa telefonla bağlanan DSP Genel Başkanı Masum Türker de; Mehmet Haberal‘dan Sinan Aygün‘e kadar birçok ismin Ecevit’e komploda rol aldıklarını söyledikten sonra, dedi ki; İşin içinde İsrail de olabilir! Çünkü Ecevit, İsrail’e ağır suçlamalar yöneltmişti. Zaten, Ecevit’in sağlığı da bu demeçten sonra bozuldu! Ne yalan söyleyeyim; Unutmuşum! Evet, Ecevit’in İsrail aleyhinde söylediği sözleri unutmuşum. Hafızamı yoklayınca, hatırladım. Ecevit, gerçekten de 4 Nisan 2002′de, DSP Grubu’ndaki konuşmasında İsrail‘i soykırım yapmakla suçlamış ve demişti ki; Filistin devleti yok ediliyor. Arafat şimdi İsrail askerlerinin elinde tutsak durumda! Ya sürgüne gidecek ya da belki canından olacak. Yalnız Arafat değil, tümüyle Filistin devleti adım adım yok edilmekte. Filistin halkına karşı dünyanın gözleri önünde soykırım uygulanmakta. İsrail yönetimi BM Güvenlik Konseyi kararlarına da meydan okumakta. Dediğim gibi; Ecevit’in 4 Nisan 2002′de yaptığı bu konuşmayı unutmuşum. Acaba, Masum Türker’in iddia ettiği gibi, Ecevit’in başına gelenler bu konuşmadan sonra mı oldu? |
Tıp Profesörü Mehmet Haberal ve Bülent Ecevit
BİR AY SONRA HASTANEDE! Bana sorarsanız; Pek de yabana atılır bir iddia değil. Masum Türker, haksız sayılmaz. Hele de tarihlere bakınca! Ecevit’in; İsrail’i soykırım yapmakla suçladığı tarih, 4 Nisan 2002. Lütfen dikkat; 4 Mayıs 2002′de de, yani tam 1 ay sonra da, hastalık gerekçesiyle apar-topar hastaneye kaldırılıyor! Evet, Başkent Hastanesi’ne! Tarih 4 Temmuz 2002. Dönemin ATO Başkanı Sinan Aygün, dönemin DİSK Başkanı Süleyman Çelebi ile görüşmektedir. Sinan Aygün, makamında görüştüğü Süleyman Çelebi’ye demektedir ki; Başbakan Ecevit’in vesayet altına alınması için yarın mahkemeye başvuracağım! Tabiî, Çelebi’de tık yok! Tarih, 5 Temmuz 2002. Sinan Aygün, dediğini yapar. Koltuğunun altına alır dosyayı, doğru mahkemeye! Bir ATO heyeti ile birlikte, dilekçesini mahkeme kalemine sunar. Sinan Aygün’ün dilekçesinde, özetle şu gerekçeler bulunmaktadır: Başbakan Bülent Ecevit, 1982 Anayasası ile kendisine verilen görevleri yapmaktan, hatta kendi ihtiyaçlarını bile karşılamaktan uzaktır! Ecevit’in sağlık durumu bozulmuştur! İki aydır makamına bile gelemiyor, Türkiye’yi yurtdışında temsil edemiyor! Hukuk düzenimizde ve idari yapımızda Başbakan’ın üstlendiği ağır görevler dikkate alındığında, Sayın Bülent Ecevit’in sorumluluklarını yerine getirip getiremeyeceğinin tespitinin gerekli olduğu düşünülmektedir. Dilekçesinde bunları yazan Sinan Aygün, talebini de şöyle dile getirir: Türk Medeni Kanunu’nun 405. ve ilgili maddeleri uyarınca Bülent Ecevit vesayet altına alınmalıdır! Dahasını da der Aygün; Sayın Bülent Ecevit’in hastalığının faturası 3 milyar dolardır. Her gün faiz oranları yükselmekte, ekonomi kötüye gitmektedir. Artık sayın Ecevit’in çekilmesi gerekiyor. Bunu söyleyen, sadece Sinan Aygün de değildir. Aynı talep, Türk Metal Sendikası Başkanı Mustafa Özbek tarafından da dile getirilmektedir. O da şöyle demektedir: Yürüyebilen bir Başbakan’a ihtiyacımız var! Ecevit’le bu işler yürümez! Ecevit, kendisine yönelik; Azledilsin taleplerine şöyle karşılık verir: Ben gidersem kaos olur! Aygün cevap verir: Atatürk, İnönü, Özal gittiğinde kaos oldu mu ki, siz gidince olsun! Uzatmayalım. Dâvâ dosyası 16. Sulh Hukuk Mahkemesi’ne gelir. Sizce de enteresan değil mi? Ecevit, 4 Nisan 2002′de İsrail’in, Filistin’de soykırım uyguladığını söylüyor. 4 Mayıs 2002′de, hastalık gerekçesiyle hastaneye kaldırılıyor, 4 Temmuz 2002′de Sinan Aygün iş göremez raporu almak için nabız yokluyor, 5 Temmuz 2002′de de vasi tayini için mahkemeye müracaat ediyor. Tekrar edelim. 4 Nisan 2002. İsrail’e suçlama! 4 Mayıs 2002. Hastaneye götürülüş. 4 Temmuz 2002. Vasi girişimi. |
Mason Sinan Aygün
DSP’DEN İSTİFALAR Peki, Haziranda neler oldu? MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin; 3 Kasım’da erken seçime gidelim sözü üzerine DSP’de deprem yaşandı. Tarih 8 Temmuz 2002. Rahşan-Bülent Ecevit çiftinin kaprisleri, hükümeti tam anlamıyla çökertti. Yıllardır Başbakan Ecevit’in sağ kolu olan Başbakan Yardımcısı ve Devlet Bakanı Hüsamettin Özkan ile DSP’li Kültür Bakanı İstemihan Talay ve Devlet Bakanı Recep Önal ile Mustafa Yılmaz peş peşe istifa ettiler. Ardından, DSP’li milletvekillerinin de istifaları yağmur gibi yağmaya başladı. Böylelikle; Apo sayesinde iktidara oturan DSP ve Anasol-M, saman alevi gibi birkaç saat içinde söndü! Tarih 12 Temmuz 2002. DSP’deki toplam istifalar 44′e yükseldi ve partinin TBMM’deki sandalye sayısı 128′den 84′e, koalisyonun sandalye sayısı da 334′den 290′a düştü. Bağımsızların sayısı ise 57′ye yükseldi. Böylelikle bağımsızlar, AK Parti ve SP’nin sandalye sayısını geçerken DSP de 85 milletvekili olan DYP’nin sandalye sayısının altına düştü. Muhalefet ve bağımsızların sayısı da DSP’li istifacılar dahil 247′ye yükselmiş bulunuyor. TBMM’de 537 milletvekili var. Tarih 22 Temmuz 2002. DSP’den istifa eden milletvekillerinin kurucuları arasında yer aldığı Yeni Türkiye Partisi’nin kuruluş dilekçesi, İstemihan Talay, Metin Bostancıoğlu ve DSP’den istifa eden bir grup milletvekili tarafından İçişleri Bakanlığı’na verildi. Hüsamettin Özkan’ın toplantılara katılmaması dikkat çekerken, geniş tabanı kapsayacak denilmesine rağmen kurucular arasında DSP’den istifa eden milletvekillerinin dışında kimsenin bulunmadığı gözlendi. Partinin kuruluş dilekçesinin verilişinin ardından TESK Otel’de yapılan Kurucular Kurulu toplantısında İsmail Cem, toplantıya katılan 59 üyenin oybirliğiyle genel başkanlığa getirildi. Uzatmayalım. Türkiye; Başkent Hastanesinde uygulanan tedavi ile yerinden kalkamaz hâle getirilen Ecevit’le 3 Kasım 2002′de seçime gitti. 1999 seçimlerinde yüzde 22 olan DSP’nin oyu yüzde 1′e düştü. Tabiî, düşen sadece DSP olmadı, Ecevit de güçten-kuvvetten düştü. ÖDÜLLENDİRİLDİLER Mİ? Bana sorarsanız; Bu İlâhî bir cezadır! Ama, İlâhî cezaya inanmayanlar; 4 Nisan 2002′de; İsrail, Filistinlilere soykırım uyguluyor diyen Ecevit’in, tam 1 ay sonra 4 Mayıs 2002′de hastaneye kaldırılmasına ve iş göremez hâle getirilmesine herhalde komplo teorisi demez! Buna komplo teorisi diyenler; Ecevit’in sağlığını bozmakla suçlanan Mehmet Haberal ile, Ecevit hakkında vasi tayini talep eden Sinan Aygün’ün, bugün CHP’den milletvekili olmalarını nasıl izah ederler acaba? Bu da mı komplo teorisi? Yoksa, bir ödüllendirme mi? Ya da, ya da; Mason dayanışması mı? (Hasan Karakaya, 2012-06-03 İran’dan Barnabas İncil Açıklaması İran‘da Devrim Muhafızları ile bağlantılı Basij Press sitesi, Türkiye’nin elinde bulunan Barnabas İncilinin Hıristiyanlık dinini çökerteceğini ileri sürdü. İngiliz Daily Mail gazetesi Barbaranas İncili’nin orijinalinin Ankara Adalet Sarayı’nda olduğunu öne sürerek adalet sarayının bir fotoğrafını paylaştı. Daha önce sözkonusu İncil’in Türk Genel Genelkurmay Arşivi’nde olduğu öne sürülmüştü. Hatta Büyük Birlik Partisi yetkilileri helikopter kazasında hayatını kaybeden Muhsin Yazıcıoğlu‘nun Barbanas İncili ile ilgili çalıştığını belirterek ve ölümüyle bunun bağlantılı olabileceği gündeme gelmişti. Hazreti İsa’nın havarilerinden Barnabas‘ın yazdığı ve İslamiyet’in gelişini haber verdiği söylenen İncil’in bir versiyonunun, 12 yıl önce düzenlenen bir kaçakçılık operasyonunda Türk askerlerinin eline geçtiği ifade ediliyor. İran kaynakları İncil’in halen Türk ordusunun elinde bulunduğunu ve “Siyonistlerin ve Batı yönetimlerinin kitapta yer alan iddiaları örtbas etmek istediğini” iddia ediyor. Vatikan yetkililerinin kitabı incelemek için Türkiye’ye başvuruda bulunduğu ve Türk yönetiminin İncil’i kamuoyuna açıklamayı planladığı iddialar arasında. Vatan’da yer alan habere göre, Hıristiyan dünyasınca sahte olduğu öne sürülen Barnabas İncili’nin 41′inci bölümünde, cennetten kovulan Hazreti Adem’in geriye dönüp baktığında kapının üzerinde, “Allah birdir ve Muhammed onun elçisidir” yazdığını gördüğü öne sürülüyor. Kitapta ayrıca, Hazreti İsa’nın asla çarmıha gerilmediği, Tanrı’nın oğlu olmadığı ve Hazreti Muhammed‘in peygamber olarak geleceğinin öngörüldüğü söyleniyor. |
Soysuzların Sezaryen Planı
Başbakan Tayyip Erdoğan, önceki gün İstanbul’da Uluslararası Parlamenterler Konferansı’nda yaptığı kürtaj açıklamasını dün bir adım ileri götürerek sürdürdü. Ankara ASKİ Spor Salonu’nda yapılan AK Parti Genel Merkez Kadın Kolları 3. Olağan Kongresi’nde, kürtaj ve sezaryeni eleştiren Erdoğan, vurgusunu, gündemdeki ‘Uludere‘ tartışmasıyla kuvvetlendirdi. “Ben sezaryenle doğuma karşı olan bir başbakanım.” diyen Erdoğan, “Bunların planlı yapıldığını, özellikle yapıldığını biliyorum. Bunun bu ülke nüfusunun artmaması için atılan adımlar olduğunu biliyorum.” açıklamasını yaptı. Kürtajla ilgili ifadesini hatırlatırken de, “Bu ifademe karşı çıkan bazı çevrelere ve medya mensuplarına sesleniyorum. Yatıyorsunuz, kalkıyorsunuz Uludere diyorsunuz. Her kürtaj bir Uludere’dir.” dedi. Başbakan, anne karnında bir yavruyu öldürmenin doğumdan sonra öldürmekten hiçbir farkı olmadığını savundu. Karun Gibi Şişenler Kim? 28 Şubat’ın hemen ertesinde gelen. Ekonomik krizleri hatırlayın. Türkiye bir gecede yoksullaştı. Gecelik faizin bin 500′e çıktığı dönemi. 8000′e çıktığı anı hatırlayın. Acaba kimler vurgunu vurdu burada? Aslında o vurguncuların hesaba çekilmesi lazım. Suç duyurusu yapıyorum burada” Bu sözler Başbakan Erdoğan‘a ait. Gerçekten birileri o dönemde fena halde. Malı küfelerle götürdü. Memlekette üretimin durduğu. Fabrikaların kapanmaya başladığı dönemdi. Bir profesör ekranlara çıkıyordu. “Üç kağıt ekononomisi var memlekette. Döviz, borsada hisse senedi, tahvil” diye. Bas bas bağırıyordu. Parası olan Parasını Kağıda yatırıyordu. 28 Şubat’ın dizayn ettiği yeni hükümet. MGK toplantısında Bir Anayasa kitapçığı fırlatma krizi yaşadı. Hep merak etmişimdir mesela. O kitapçığı Cumhurbaşkanı fırlattı. Neden MGK toplantısı biter bitmez açıklanmadı? Niçin Hükümet üyeleri Başbakanlığa gidip. Toplantı yaptıktan sonra açıkladılar? Arada geçen saatler içinde. Kimlerin nasıl haberi oldu olaydan? Çünkü daha açıklama yapılmadan. Birileri patır patır hisse sattı borsada. Kağıtlar dibe vurdu. O kitapçık krizinin yaşandığı saatten açıklandığı saate kadar borsada satış yapanlar karun gibi şiştiler. Kim bunlar? Evet buradan soruyorum. Sahi kim bu Karunlar? Rahmetli Sakıp Sabancı. O günü anlatırken. “Bir gecede 100 milyar dolarım. 60 milyar dolara indi” diyordu. Soygunu ve vurgunu böyle anlatıyordu. Sadece Sabancı’nın 40 milyar dolarını. Götürenler kimler? Ve dahası. Başbakan suç duyurusunda bulunuyor da. Koskoca Sabancı Holding. Neden sessiz kalıyor? 40 milyar dolarını çalanların peşine. Niçin düşmüyor? Neden gıkını çıkarmıyor? DHKP-C diye bir örgüt. Sabancı Holding’e çaycı olarak sızıp. Özdemir Sabancı‘yı hunharca öldürdü. Şimdi görüyoruz ki bu örgüt. Derin yapılanmanın maşasıymış. Taşeron çete firması yani. Kimler Sabancı’nın öldürülmesi için. Taşerona neden havale ettiler? Sabancı’nın yakınları da dedektifler tutup olayı araştırdı. Bir yerde durdular. Araştırmaların sonucunu rafa kaldırdılar. Tek kelime açıklamadılar. Neden? Niçin susuyorlar? Bu sorular cevap bulduğunda. Belki de Başbakan’ın işaret ettiği vurguncular. Çorap söküğü gibi. Bir başka deyişle. Kabak gibi ortaya çıkacak. İşte o günleri de göreceğiz elbet. Birileri derinlerin avukatlığından istifa edip doğruyu gördüğü zamanda. (Bekir Hazar, Nisan 2012) |
Amerika ve İslam Medyası
Suriye’nin başkenti Şam’dayız. Şam Üniversitesi Profesör’lerinden Mehmet Bey’le Damascus otelin lobisinde sohbet ediyoruz. El Cezire’den şikayet ediyor: - El cezire nereye büro açtıysa, orası karıştı. - Mesela? - Mesela Libya bürosunu açtı, Libya karıştı. - Tunus bürosunu açtı Tunus karıştı. - Suriye bürosunu açtı. Suriye karıştı. - Yani neresi karışıyorsa oraya büro açıyor? - ayır. Nereye büro açıyorsa orası karışıyor! Sustu. Sonra birden beni şok eden o soruyu sordu? - Bil bakalım? dedi. - El Cezire Türk ilk bürosunu nereye açtı? - Nereye? - Diyarbakır’a! Baktım, doğru. Şu anda İslam ülkelerine yayın yapan Radyo Sawa ve El Hurre televizyonu bizzat Amerika tarafından fonlanıyor. CIA ile birlikte çalışan Rand Corporation’un, raporuna göre; bu iki kanalın Amerikan yönetimine maliyeti yıllık 700 milyon dolar! El Hurre televizyonu uydu üzerinden yayın yapıyor. Hurre; “özgür kadın!” demek. Radyo Sawa ise pop müzik ve haber kanalı. Şu an Ortadoğu’da en popüler radyo istasyonlarından biri. Özellikle arap gençler üzerinde etkili. Sıkı durun; ABD destekli Radyo Sawa ile El Cezire’nin Ankara Büroları aynı adres. Temsilcileri de aynı kişi! Ortadoğu uzmanı Hüsnü Mahalli geçen haftaki yazısında; “El Cezire televizyon gibi değil, CIA ve Mossad’ın operasyon merkezi gibi çalışıyor” dedi. Birkaç gün önce gazetelerde; “Suriye ile ilgili yalan haber yapmaya zorlandıkları için El Cezire’den 5 muhabir istifa etti!” haberini görünce aklıma bu notlar geldi. Sizce de yeterince tuhaf değil mi? (Mustafa Yılmaz, Nisan 2012) |
Süttozu Kardeşliği
Dumlupınar İlkokulunda okudum. Yıl 1967. Birinci sınıf öğretmenimiz Oğuz Bey. Müdürümüz Hamdi Çağatay. Evden çıkarken annem beslenme çantamı hazırlardı. Bir küçük poğaça, bir temiz peçete ve bir bardak. İkinci ders ortalarında, okul hademe annemiz kapıyı çalar ve süt saati geldiğini öğretmenimize hatırlatırdı. Müthiş bir centilmen olan öğretmenimiz Oğuz Bey, “Çocuklar defter ve kitaplarınızı toplayın, şimdi süt içeceksiniz” komutunu alınca gözlerimiz çakmak çakmak olurdu. Önce geniş peçetemizi sıramızın üstüne yayar, poğaçamızı çıkarır, bardağımızla süt alma sırasına girerdik. Sıcak sıcak kaynamış sütümüzü afiyetle içerdik. Okulun sokak girişinde taş merdivenler vardı. Okula gidiş ve gelişlerde bu taş merdivenlere bırakılmış süt torbalarını görürdük. Üzerindeki resmi asla unutmuyorum. Birbirine kenetli iki el ve her elin üstünde iki ayrı ülke bayrağı: Amerika ve Türkiye. Yıllar sonra öğrendiğim üzere bu sütler Amerika’dan “Marshall Yardımı” adı altında alınan bedava sütlermiş? Pardon süttozları. İlkokuldaki arkadaşlarımızla hala kendi aramızda birbirimize “süttozu kardeşim” diye hitap ederiz. 60’lı yıllarda başlayan bu yardım altında sadece süttozu değil, balıkyağı ve peynir yardımı da alınmış Amerika Birleşik Devletlerinden. Ve işin en ilginci bu bedava yardımlardan sonra ne olmuş biliyor musunuz? Anadolu tarihinde ilk kez çocuk felci vakaları hortlamış! Ve güzel yurdumun aziz sağlık politikaları bizi aniden “Çocuk felci aşısı” girdabına sokmuş! Çocuk felci aşısı rutin aşılar arasına da dahil edilmiş bu süreçte. Siz sormadan ben söyleyeyim, Bu aşılar Türkiye’ye bedava mı verilmiş? Hayır, şeker kardeşim, bu aşılar Türkiye’ye büyük paralarla satılmış! Küba kanser aşısını bulan ilk ülkelerden. Küba’nın kanser aşısını, yoksul ülkelere ilacını, isteyen zengin ülkelere de patentini ücretsiz verdiğini notlarım arasında size aktarayım. Neden? Çünkü, Küba’da “İnsan sağlığı ile ticaret olmaz” prensibi var. Oldum olası AB, ABD ve İsrail üzerinden gelen firmaların ücretsiz ikramlarına hep kuşku ile bakarım. Şimdi ABD menşeli bir kola firması, büyük kola alana ücretsiz su veriyor! Acaba neden? Yakın zamanda kuş gribi diye bir şey hortlamıştı. Ve ardından da devletimiz aniden bedava aşı kampanyası başlattı. Ne oldu peki? Koca bir fos ve devletin aşıya aktardığı senin benim cebimdeki paralar. Yurdumun iflah olmaz sağlık politikaları! Aman dikkat diyorum Sağlığımızı ve hazinemizi emiyor sülükler haberiniz olsun. (Gürsel Gençsoy, Şubat 2012) Marshall Planı ve Türkiye Marshall Planı II. Dünya Savaşı sonrasında 1947 yılında önerilen ve 1948-1951 yılları arasında yürürlüğe konan ABD kaynaklı bir ekonomik yardım paketidir. Aralarında Türkiye’nin de bulunduğu 16 ülke, bu plan uyarınca ABD’den ekonomik kalkınma yardımı almıştır. Siyasal alandaki Truman Doktrini’nin ekonomik uzantısı, Marshall Yardımı biçiminde ortaya çıktı. Türkiye, Marshall yardımlarından faydalanan ülkelerden biriydi ve Marshall yardımı, Türkiye için, ekonomik bağımlılığın başladığı yerdir. Marshall Planı, Avrupa’ya yardım etmek istiyordu. Bu amaçla, 1948 yılında OEEC (Ekonomik İşbirliği Örgütü) kurulmuştu, ama Türkiye bunun dışında bırakılmıştı. İleri sürülen gerekçe, Türk ekonomisinin savaştan çok zarar görmediği ve kendi kendine yeterli niteliklere sahip olduğuydu. Fakat, Türk hükümeti durumu böyle görmüyordu. Amerikan yardımı, Sovyetler’e karşı bir güvence olduğu gibi, hazırlanmış bulunan ekonomik kalkınma planının gerçekleştirilmesinde de kullanacaktı. |
Bu yüzden Türkiye, ABD’ye baş vurarak kendisinin de “Marshall planı” içine alınmasını istedi. Sonunda Amerika, Türkiye’yi de ekonomik yardım programının kapsamına aldı. Demokratik Partinin iktidara geldiği ilk yıllarda ekonomik ilerleme büyük çaptaki Amerikan yardımıyla desteklendiği için etkileyiciydi. Alına krediler ithal makinelerin alınmasında kullanılıyordu. Örneğin, 1948-1952 yılları arasındaki toplam traktör sayısı 1750’den 30000’e yükseldi. Bu da 1948’de 14,5 milyon hektar olan ekilip biçilen dönüm miktarını çok fazla büyüyüp 1956’da 22,5 milyon hektara ulaşmasına olanak sağlamıştı. Bu büyüme nüfus artışının hayli üzerindeydi. Çok iyi giden hava koşulları da eklenince demokrat parti yönetiminin ilk 3 yılında tarım ürünleri bollaştı, çiftçinin geliri bariz bir şekilde arttı. Tarım kesimindeki bu büyümenin öncülüğünde, ekonomi bir bütün olarak %11-13 gibi hızlı bir oranda büyüdü. Yeni yollar ve de hızla yükselen ithal otomobil ve kamyon sayısı daha da etkin bir pazarlama ve dağıtım olanağı sağladı. Demir yolları yapımı ise tamamıyla durdu. Kara yolu taşımacılığına tam geçiş, kamu mülkiyeti taşımacılığından özel mülkiyet taşımacılığına geçiş anlamına geliyordu; çünkü kamyon ve otobüslerin çoğu özel mülkiyetin elinde, demir yolları ise devletin elinde idi.
Bütün bu gelişmelere rağmen Türkiye, 1950’li yılların ortalarına kadar ekonomik olarak çok iyi durumdaydı. Marshall Planının getirdiği olumsuz etkiler asıl 1960’lara doğru görülmeye başladı. Bir neden sonuç ilişkisi içinde de günümüze kadar etkileri gelmektedir. Marshall Planı ile ülkemize bedava buğday, çocuklara süt tozu, peynir ve de beraberinde “Çocuk Felci” yardım olarak geldi. Amerikanın Emperyalizm aracı olan Dünya Bankası boş durmamış, ülkemize uzun vadeli ticaret karşılığı krediler açmış; karşılığında siyasetçilerimiz için makam arabaları, kadınlarımız için naylon çoraplar, askerlerimiz için demode silahlar bu kredilerler Amerika Birleşik Devletlerinden alınmıştır. Bu anlamda Marshall Planı‘nın amacı: Az gelişmiş ülkelerin savaşta yıpranan ekonomilerini düzeltmek, yoksul ve aç kalmış insanlarını besleyip tembelliğe alıştırmak; bu ülke halkının tüketim alışkanlıklarını değiştirip kendi ekonomilerine gelecek yaratmak; yapılanları yardım amaçlı gösterip, ülke halklarına sevimli görünmek, bu sayede işbirlikçi siyasetçilerin ve gözünü para hırsı bürümüş tüccarların işlerini kolaylaştırmak. Amerika’daki tarım sürecini gördükten sonra tabi ki alanın maddelerinden biri de “bedava buğday” olacaktı. Ve ülkemize bu bağlamda bedava buğdaylar gelmeye başladı. Peki bu bedava buğday ülkemizi nasıl etkiledi? Görünüm olarak sadece bir yardım olarak biliniyordu. Ama Amerikanın tutumu daha sonraları anlaşılacaktır. Sonuç olarak, Amerika Birleşik Devletlerinin “Marshall Planı” ile ortaya koyduğu yepyeni strateji ülkemizde de hedefine ulaşmıştır. Bu yardım ülkemizdeki sonuçlarına dönersek: Türkiye köylüsü, tüm stoklar Amerikan yardımı ile dolduğundan artık üretemez duruma düşmüştür. Ve 1950’li yıllardan sonra başlayan tarım sektörü işsizliği altmışlı yıllara gelindiğinde hat safhaya ulaşmış, zamanın iktidarının “her mahallede bir milyoner yaratacağız” vaatleriyle tarımsal alanlardan kent varoşlarına akınlar başlatmıştır. Bu hızlı göç daha sonraki yıllarda Türkiye’nin kaderini önceden çizmiş ve toplumsal alanda Türkiye’nin çöküşü olmuştur. Amerikan buğdayları tükenince dışarında ithal edilen buğdayların ekmeğine halkımız çaresiz razı olmaya başlamıştır. Köylüler kent bile sayılamayacak şehirlerin sınırlarında derme çatma konutlarda, bir çeşit mülteci gibi yaşamaya başlamıştır. İşte bugün İstanbul ortadadır. Amerikan emperyalizminin yayılma aracı olan “Marshall Planı” ülkemizin bugünkü durumunu oluşturan temel faktörlerden önemli olanlardan biridir. İşte yine bugün kent varoşlarında arabesk bir toplumun oluşması “Marshall Planı”nın Türkiye toplumsal alanda görülen sonuçlarındandır Kızıl Pençe Örgütü ve Mustafa Kemal Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk derin devleti Kızıl Pençe miydi? Bu örgüt Mustafa Kemal’e mi bağlıydı? Yeni cumhuriyet Lozan’dan sonra mı İslam’dan uzaklaştı? Bu soruların yanıtları tarihçi Mustafa Armağan tarafından derlenen ve milli mücadelenin kahramanlarından Kazım Karabekir Paşa’nın hatıratlarından oluşan Kızıl Pençe adlı kitapta yer alıyor. 2012 yılı milli mücadelenin kahramanlarından Kazım Karabekir’in 130’uncu doğum, 64’üncü ölüm yıldönümü. Gerek Birinci Dünya Savaşı gerekse Kurtuluş Savaşı’nda kazanılan başarılarda büyük pay sahibi olan Karabekir, kalemini elinden hiç düşürmemiş de bir şahsiyet. O yıllarda yaşadığı her şeyi kaleme almış, yazdıkları yakılmış, takip altında sıkıntılı bir hayat geçirmiş. Hayata veda ettiğinde TBMM Başkanı olan Karabekir’in işte bu hatıratlarını derleyen tarihçi Mustafa Armağan, İstiklal Savaşı’nın yenilgisiz komutanının kendisini nasıl idam sehpasında bulduğundan, Atatürk ile yaşadığı fikir ayrılıklarına her şeyi Kızıl Pençe adlı kitapta topladı. Kitap, 1922-1933 yılları arasındaki yaşananlara ışık tutuyor, bir komutanın gözünden cumhuriyetin ilk yıllarında perde arkasında yaşananları anlatıyor. Karabekir’in dağınık olarak beş ayrı yerde yayınlanmış hatıralarını toplayıp bu kitapta bir araya getiren Armağan “Tarihzade Kazım Karabekir’i kendi yazdıklarından yola çıkarak yeniden seslendirmeyi denedim” diyor. |
Kazım Karabekir
1923 şartlarında Türkiye’de kime sorsanız ‘Mustafa Kemal’den sonra kim gelir?’ diye, size Kazım Karabekir’in ismini verecekti. Bu denli büyük şöhret sahibiydi. İki numaraydı. Ancak diyordu ki ‘Bağımsızlığımızı kazandık, şimdi millet özgürlüğünü, hürriyetini istiyor.’ Bu nedenle İstiklal Mahkemeleri’nin kurulmasına şiddetle karşı çıkıyor, Hilafetin kaldırılmasının Türkiye’de tek odaklı bir devlet yapılanmasını getireceğini, bunun da özgürlüklerin alanını daraltacağını söylüyor. ‘Tek adam’ efsanesinin diriltilmesine karşı çıkıyor. Mustafa Kemal’e değil, Tek Adamlığa karşı biri. ‘Ne yazık ki millete bağımsızlığını kazandırdık ama özgürlüğünü iade edemedik. Bu noktada yenildik’ diyor. Bu mücadele için başına geçtiği Terakkiperver Parti de kapatılınca soluğu İstiklal Mahkemesi’nde alması hazindir. İdamla yargılanır üstelik. Beraat eder ama susturulur, siyasetten uzaklaştırılır. O da kılıcının elinden alınmasına karşılık kalemine sarılır ve yazar. Evi basılıp yazdıklarına el konulur ama yine yazar ve yazdıklarıyla bir dönemin farklı bir resmini bize intikal ettirir. İslam’dan Uzaklaşma Lozan’dan Geldi Kitapta İslam’dan uzaklaşma fikrinin Lozan’dan geldiği yönündeki iddiası çok tartışılacak. Karabekir, kamuoyuna yayılan İslamiyet’e yönelik bu kesin değimle ilgili fikirlerin Lozan’dan geldiği eleştirilerinin muhataplarından biri olan İsmet Paşa ile görüştüğünü, Paşa’nın fikrini kendisine dolaylı yoldan söylemeyi tercih ettiğini anlatıyor: “Macarlar ve Bulgarlar bizimle aynı safta itilaf devletlerine karşı savaştıkları ve aynı şekilde yenildikleri halde bağımsızlıklarına dokunulmamıştı. Bunun sebebi de doğrudan doğruya Hıristiyan olmalarıydı. Biz kendi kuvvetimizle kurtulup bağımsızlığımızı kazansak bile Müslüman kaldıkça sömürgeci devletlerin ve bu arada İngilizlerin daima aleyhimize olacaklarını, bağımsızlığımızın tehlike altında olacağını anlattı. Böylece bu değişimin ilhamının Lozan’dan ve itilaf devletlerinden geldiği açıklık kazanmış oluyordu. Ali Fethi, Tevfik Rüştü, Mahmut Esat beylerle Mustafa Kemal Paşa’nın Lozan’ın ikinci döneminden itibaren başlayan İslam aleyhtarı söylemlerinin gerçek adresini tespit etmiş oluyordum.” Bu İddia Çok Tartışılacak Kitapta Kazım Karabekir Paşa Mustafa Kemal’in halifeliği almak istediği iddiasında bulunuyor: Mustafa Kemal Paşa, saltanatı kaldıran 1 Kasım 1922 tarihinde verdiği nutku gözden geçiriyordu. O gün Meclis kürsüsünden hilafet ve İslamiyet hakkında bir nutuk vermişti. Halife seçimini ayrıntılarıyla, hilafetin Müslümanlar açısından taşıdığı önemi uzun uzadıya anlattı. İslamiyet’in kuruluşunda güç ve kudretin oynadığı olumlu rolün üzerinde durdu. Zekatın öneminden bahsetti. Sonra hilafetin TBMM sayesinde ayakta durduğunu ve duracağını ifade etti. Tarihten verdiği örneklerle hilafetin güçsüz ve becereksiz sultanlar yerine Türkiye Devleti’ne dayanmasının önemini vurgulayan Mustafa Kemal Paşa, halifesiyle birlikte Türkiye halkının her gün daha güçlü, mutlu ve müreffeh olacağını, insanlığını ve benliğini anlayacağını, kişilerin ihaneti tehlikesine düşmeyeceğini, diğer taraftan da hilafet makamının bütün İslam dünyasının ruh, vicdan ve bağlanma noktası, Müslümanların kalplerinin ferahlama sebebi olabilecek bir izzet ve yüceliğinin tecellisi olacağını söylediğinde Meclis’ten ‘İnşallah’ sesleri yükseliyordu. 23 Ocak günü Bursa’da yaptığı konuşmada ise ‘Hilafet yalnız Türkiye halkına değil bütün İslam dünyasına aittir’ dedi ve bu makam hakkında karar vermenin Türk milletinin yetkisi dışında olduğunun altını çizdi. Kızıl Pençe Gazi’ye Bağlı Bir Örgüt mü? Karabekir Paşa Kızıl Pençe’nin bazı operasyonlar için kullanılan gizli bir örgüt olduğunu iddia ediyor. Tehditle, baskıyla, gerekirse Recep Zühtü gibi adam vurarak, matbaa basıp kitap yakarak ve suikastler düzenleyerek yeni rejimi bütün muhalif unsurlardan temizlemeyi hedefleyen bir örgüt bu. Mesela İstiklal Mahkemesi üyelerinden Kılıç Ali’nin bu örgütün önemli bir noktasında olduğunu söylüyor. Atatürk Yalova Baltacı Çiftliği’nde Recep Zühtü ile Birlikte (17 Temmuz 1932) |
Recep Zühtü Soyak (1893-1966) attığını gözünden vuran keskin bir silahşordü. Atatürk’ün, sekiz-on kişiden oluşan bir yakın çevresinden biridir. 10 Şubat 1935 tarihinde nikahsız yaşadığı Medeniye isimli kadını vurmuştur. Kadın, iki gün sonra hayatını kaybetmiştir. Bu olayın üzerinden henüz bir hafta bile geçmeden, 1935 seçimleri sonucu V. Dönem Meclisi’ne Zonguldak’tan milletvekili seçilmiştir. Dr. Fahrettin Kerim Gökay’ın verdiği “cinnet halinde metresini vurduğuna dair” rapor Adli Tıpça incelenip kabul edilince Mahkeme, beraatine karar vermiştir.
Fakat bu örgüte Başbakan İsmet Paşa’nın bile söz geçiremediğini, hatta ondan habersiz işlediğini de iddia ediyor. Karabekir, kendisine yönelik suikast girişimi ve Kızıl Pençe’den şöyle bahsediyor: “8 Ağustos günü öğleden sonra şu mektubu aldım; ‘Size bir suikast düzenleme girişimi içindeler.’ İsmet Paşa 12 Ağustos 1933 tarihli mektubunda müsterih olmamı istiyordu. Ne yazık ki gizli Kızıl Pençe’den haberi yok. Zavallı İsmet İstanbul Valisi (Muhittin Üstündağ) ve Emniyet Müdürü (Fehmi Vural), gizli Kızıl Pençe teşkilatının emrindeydiler” diyor. İma ettiği, bu örgütün Gazi’ye bağlı olduğu. Bu doğru mudur? Bilemem. Ama araştırılmalı. (Mart 2012) |
Norveç’te Garip Bir Depo
Norveç’in kuzeyindeki Spitsbergen adasında “Svalbard Küresel Tohum Deposu” adı verilen tohum ambarı, daha Mart 2008 tarihinde resmen faaliyete başlamıştı. Donmuş bir dağın 130 metre altına inşa edilen ambarda, şu anda dünyanın dört bir yanından yaklaşık 3 milyon farklı tohum özel ambalajlarda saklanıyor. Kuzey Kutbu’na 1100 kilometre uzaklıkta olan buzdağı ambarında, bazı dayanıklı tohumlar 1000 yıl kadar bozulmadan kalabilecek. Her türlü nükleer saldırıya, patlamaya ve depreme dayanıklı olan bu tohum deposuna “kıyamet tohum deposu” da deniyor. Dünya üzerindeki tüm tohum çeşitlerini biraraya getirmeyi hedefleyen ambarın amacı, gelecekte dünyanın başına gelebilecek nükleer savaş, meteor düşmesi veya iklim değişimi gibi bir felaket durumunda, tohum çeşitliliğinin korunmasını sağlamak. İşin ilginç yanı, bu projenin finansörleri, genetiği değiştirilmiş tohumları az gelişmiş ülkelere yayarak, tarlalardan orijinal tohumların kökünü kazıyan küresel şirketler olarak karşımıza çıkıyor. Ve şimdi bunlar, dünya üzerindeki tüm orijinal tohumları olası bir kıyamet günü için kutuplarda buzdan bir adaya saklıyor. Konuya dikkat çeken Alman asıllı Amerikalı araştırmacı-gazeteci F. William Engdahl, tarım sektörünü elinde tutan GDO devlerinin insanlık için gerçek bir kıyamet yaratacağını söylüyor. İddiaları son derece ürkütücü. Norveç’teki küresel tohum deposuyla amaçlanan ari üstün ırk yaratmak mı yoksa istenmeyen ırkları yiyeceklerle kısırlaştırmak mı? “Kıyamet tohum deposu” olarak da bilinen Svalbard hariç dünyadaki diğer tohum depolarını bekleyen kıyameti kim koparacak? Engdahl’ın iddialarına göre, tekel olma arzusunun temelinde yatan tek sebep ekonomik değil. Bunu açıklamak için önce kıyamet muhafızlarının kimliklerinden ve geçmişte neler yaptıklarından biraz söz edelim. Rockefeller, 1971′de Uluslararası Tarım Araştırmalarında Küresel Danışmanlık Grubu olan CGIAR’ı kurdu. CGIAR, üçüncü dünya ülkelerinin bilim adamlarının ve agronomistlerinin (tarım uzmanı) “modern tarım ürünü” kavramlarında uzmanlaşmaları ve ABD’de öğrendiklerini ülkelerine götürmeleri ile yakından ilgilendi. GDO’lu “Gen Devrimi”nin yaygınlaşması için paha biçilmez bir etki şebekesi oluşturdular. CGIAR, daha etkin olabilmek için BM Gıda ve Tarım Örgütü’nü (FAO), BM İlerleme Programı’nı ve Dünya Bankası’nı da işin içine dâhil etti.Engdahl’a göre örgüt, tarım üzerinden üstün ırk yaratmaktan daha öte bir şeyi amaçlıyor. Rockefeller, Carnegie, Harriman ve diğer zengin elit aileler tarafından fonlanan öjenik (üstün ırk yaratma) lobisinin, 1920′den beri biricik amacı “negatif öjenik”tir. “Negatif ojenik” istenmeyen soyların sistemli bir şekilde yok edilmesidir. Aile Planlaması Enternasyonali’nin kurucusu, koyu öjenikçi ve Rockefeller ailesinin yakın dostu Margaret Sanger, 1939′da Harlem’de “Negro (Zenci) Projesi” adı altında bir proje başlattı. Bu projenin ne olduğunu bir arkadaşına yazdığı mektupta açıkça dile getiriyordu: “Zenci nüfusu, ortadan kaldırmak istiyoruz.” |
Dünya Doğum Kontrolü Birliği’nin Kurucusu,
ABD’li Ateist Margaret Higgins Sanger (1883-1966) Bir kısırlaştırma projesi olan negatif öjenik yöntemini örneklerle açıklayalım. Küçük bir Kaliforniya biyoteknoloji şirketi olan Epicyte, genetik mühendisliği marifetiyle, yendiğinde erkeği kısırlaştıran bir mısır geliştirdiklerini açıkladı. Epicyte, Svalbard’ın iki sponsoru olan DuPont ve Syngenta ile teknolojilerini yaymak için ortaklık kurmuştu. Çok ilginçtir ki Epicyte, genetiği değiştirilmiş sperm öldürücü mısırı, ABD Tarım Bakanlığı’ndan (USDA) aldığı araştırma fonuyla geliştirmişti. Bir başka örnek; 1990′larda BM Dünya Sağlık Örgütü, Nikaragua, Meksika ve Filipinler’de 15 ila 45 yaşları arasındaki milyonlarca kadının tetanoza karşı aşılanması için bir kampanya başlattı. Erkekler de tetanoz olabilirdi, ancak aşı erkeklere yapılmadı. Bu şüphe uyandırıcı durumdan ötürü Katolik bir kilise organizasyonu olan Comite Pro Vida de Mexico (Meksika Yaşam Komitesi) aşıları test ettirdi. Test sonuçları ile, Dünya Sağlık Örgütü’nün(WHO), yalnızca çocuk doğuracak yaştaki kadınlara dağıttığı aşıların Chorionic Gonadotrophin (hCG) içerdiği ortaya çıktı. Doğal bir hormon olan hCG, tetanoz toksoid taşıyıcılarıyla birleştiğinde kadınların hamile kalmasını engelleyen antikorları üretiyordu Daha sonradan ortaya çıktı ki Rockefeller Vakfı, Rockefeller Nüfus Konseyi, Dünya Bankası ve ABD Ulusal Sağlık Enstitüleri, Dünya Sağlık Örgütü(WHO) için tetanoz taşıyıcın bir kısırlaştırma aşısı üretmek için 1972′de 20 yıllık bir proje başlatmışlardı. Ayrıca Svalbard Kıyamet Tohum Deposu’nun ev sahibi Norveç hükümeti kısırlaştırıcı aşının üretilmesi için 41 milyon dolar bağış yapmıştı! İsrail Lobisi ABD Kongre Üyelerini Satın Alıyor Beyaz Saray temsilciliği görevini en uzun süre taşıyan efsanevi gazeteci Helen Thomas, 89. yaşını Beyaz Saray’da başkan Obama ile kutlarken 90. yaşını işsiz ve insanlardan uzakta, bir nevi münzevi olarak kutlamak zorunda kalacağına hiç ihtimal vermezdi. Yıllarca ABD başkanlarını ve Beyaz Saray sözcülerini sorularıyla terleten Thomas’ın neredeyse bir insan ömrü kadar süren gazetecilik kariyerini 27 Mayıs 2010′da, İsrail’in Mavi Marmara saldırısından sadece bir kaç gün önce İsrail işgaline yönelik sarf ettiği ifadeler sonrasında başlatılan medya kampanyaları bitirdi. 27 Mayıs 2010 günü Beyaz Saray çıkışında yanına yaklaşan bir hahamın Thomas’a İsrail hakkında ne düşündüğünü sorması üzerine aralarında şu diyalog geçti: Thomas: İsraillilere söyleyin Filistin’den defolup gitsinler. Haham: Daha iyi bir şeyler söyleyemez misiniz? Thomas: Biliyorsunuz ki Filistinlilerin toprakları işgal altında. Filistin Almanya ya da Polonya değil. Haham: Nereye gitsin peki İsrail halkı, ne yapsınlar? Thomas: Memleketlerine dönsünler. Haham: Nereye yani, memleketleri neresi? Thomas: Almanya, Polonya, Amerika. Haham: Yahudiler Almanya ve Polonya’ya dönsünler diyorsunuz yani? Thomas: Veya Amerika’ya, başka ülkelere. Niye orada yüzyıllardır yaşamakta olan insanları yerlerinden ediyorlar. Anlıyor musunuz? |
Helen Thomas
Helen Thomas 1920′de Suriye göçmeni, okuma-yazma bilmeyen Ortodoks bir anne babanın 9 çocuğundan biri olarak ABD’nin Kentucky eyaletinde doğmuş. 60 yılı aşan başarılı gazetecilik hayatında Beyaz Saray Muhabirleri Derneği’nin ve Foreign Press Club’ın ilk kadın yöneticisi olarak tarihe geçmiş. Thomas’ın United Press International ve Hearst gazetesinin Washington büro şefliği görevini sürdürürken Haziran 2010 itibariyle işine son verildi. Aylar süren sessizliğinin ardından Thomas’la Washington DC’deki evinde buluşup Haziran ayından beri yaşadıkları, Amerikan medyası ve politikası üzerine değerlendirmeleri üzerine konuştuk. Bayan Thomas, altmış yılı aşkın bir süredir gazetecilik yapıyorsunuz ve bu sürenin 50 yıldan fazlası Beyaz Saray muhabirliği ile geçti. Bu süre içinde başkanlara ve Beyaz Saray sözcülerine sorduğunuz sorular nedeniyle gelmiş geçmiş en açık sözlü ve cesur gazeteci olarak nitelendirildiniz. Beyaz Saray’da soru sormak gerçekten cesaret isteyen bir iş midir? Kimsenin sormaya cesaret edemediği soruları sorduğum için en cesur gazeteci olarak adlandırılmayı aslında yadırgıyorum. Çünkü, gazetecinin görevi gerçeği ortaya çıkarmak için soru sormaktır ve bunun için ekstra cesur olması gerekmez; sadece mesleğine ve kendine saygı duyuyor olması gerekir. Ama ne yazık ki , mesela İrak’ı neden işgal ettiğimiz konusunda benden başka hiç bir Beyaz saray muhabiri soru sormadı. Bence bu şok edici bir durum. Bütün bir ülkenin ve Ortadoğu’nun kaderini değiştiren bir girişim hakkında orada tam da Amerikan halkının doğruyu öğrenmesi için oturan gazeteci “niye?” diye soramıyor Başkan’a. Birleşmiş Milletler ve diğer uluslararası kuruluşlar yalvardı Bush’a, lütfen son bir kez daha değerlendirelim, bakalım kitle imha silahları var mı diye, dinlemedi ve istediğini yaptı. Böylesine pervazsız bir hareketin sorgulanmaması diye bir şey mümkün mü? Peki Bush’un Irak’ı işgal etmek için meşru bir gerekçesi olmadığını itiraf etmesi için niye bu kadar ısrar ettiniz? Gerçeği söylemesini ummadığınız halde niye ısrarla aynı soruyu sordunuz? Gerçeği söylemekten nasıl kaçtığını teşhir etmek istedim Amerikan halkına. Amerikan halkı kandırılmayı hak etmiyor, savaşın faturasını onlar ödüyor çünkü. Binlerce insanın hayatına mal oldu bu işgal, hesabının verilmesi gerekir. Başkan Obama da dahil olmak üzere tam 10 ABD başkanını takip ettiniz Beyaz Saray’da. Sizce en dürüst başkan hangisiydi? John Kennedy ve Jimmy Carter. Diğerlerinden çok daha dürüst ve sorumlu idiler Jimmy Carter hakkında konuşabilir miyiz biraz? İnsan olarak nasıl biriydi? Filistinlilerin yanında saf tutmasını nasıl değerlendiriyorsunuz? Oldukça onurlu biriydi. Filistinlilerin haklarını en açıkça ve en tutarlı biçimde savunan tek başkan o oldu şimdiye kadar. Sırf bu yüzden senelerce Nobel ödülü alması engellendi ama nihayet 2003′te alabildi. Filistinlilerin yanında yer aldı, çünkü Gazze’de, Batı Şeria’da Filistinlilerin neler çektiklerini , İsrail’in uyguladığı vahşeti kendi gözleriyle gördü ve vicdanlı bir insan olarak kayıtsız kalamadı. Diğer başkanlar aynı şeyleri görmediler mi? Onlar niye aynı tepkiyi göstermediler? Tabii ki gördüler, ama korkak oldukları için, İsrail’in karşısında durmaya cesaret edemedikleri için hiç bir şey yapmadılar. Şu anda mesela, İsrail yeni yerleşim bölgelerine 2 bin yeni ev inşa etmeye başladı. ABD yönetiminin tepkisi “hayal kırıklığına uğradık” demekten öteye gidemiyor. Ne demek hayal kırıklığı? Dalga mı geçiyorsunuz? Hayal kırıklığına uğrayacağınıza İsrail’e verdiğiniz parayı, silahı bütün desteği durdurun! BM İsrail’i her kınamaya kalktığında veto etmeyi kesin artık! Peki niye İsrail’e hayır diyemiyorlar sizce? Çünkü İsrail ABD’de çok güçlü. Kongre üyelerinin yarısından fazlasına kelimenin doğrudan anlamıyla sahipler. Ağzını açabilecek herkesin ağzına tıkıyorlar parayı, istediklerini satın alabiliyorlar. Amerikan siyasetinde para her şey çünkü. Bu geçtiğimiz ara seçimlerde toplam 40 milyar dolar harcandı, bu paranın çoğunu İsrail lobisi harcadı. Dolayısıyla, hali hazırdaki Kongre üyelerinin çoğunun sahibi İsrail lobisidir, parayı bastırıp satın aldılar. Başkan Obama’nın bu anlamda farklı olacağını umuyor muydunuz? Çünkü adaylığı döneminde farklı bir başkan olacağı yönünde bir izlenim oluşturmuştu. Tabii ki umdum ama büyük bir hayal kırıklığına uğradığımı söylemeliyim. İş Orta Doğu sorununa gelince hiç cesareti yok Obama’nın. Ama hala yine de ikinci bir kez seçilmesini isterim, her durumda Cumhuriyetçiler’e tercih ederim. Peki Obama niye bu kadar cesaretsiz sizce? Başlangıçtaki karalılığını niye kaybetti? Amerikan siyasetinin nasıl işlediğini görünce değişti tabii. Etrafındaki İsrail destekçisi duvarı görünce geri adım attı. Kimler oluşturuyor bu duvarı mesela? İsim sayabilir misiniz? Rahm Emanuel, David Axelroad ve Dışişleri Bakanlığı’ndaki bazı üst düzey görevliler. Rahm Emanuel Chicago Belediye Başkanı oldu ama etkisi devam edecek. Ben Obama’nın İsrail’in haklı olduğunu düşündüğüne inanmıyorum, Filistinlilerin neler çektiğini tabii ki o da görüyor, ama bir şey yapamıyor. Bütün bu kişiler Obama’ya İsrail-Filistin konusunda tarafsız davransa bile seçimi kaybedeceğini, dolayısıyla İsrail yanında yer alması gerektiğini dayattılar. Temel kural şu: İsrail destekçisi değilsen kaybedersin Peki bu bütün ABD başkanları için geçerli bir kural mıdır? Bir gün başkanlardan biri çıkıp “İsrail işgal ettiği topraklardan çekilsin, para ve silah da yok artik” derse ne olur? Amerikan halkının büyük bir çoğunluğu ayakta alkışlar bu başkanı! Ama Yahudi propaganda makinesi süratle işlemeye başlar ve en kısa zamanda bir yolu bulunup alaşağı edilir bu başkan. Dışişleri Bakanlığı’na geri dönelim bir kez daha isterseniz. Aslında Amerikan Dışişleri’nde ciddi bir Arap yapılanması olduğundan da söz edilir. Bu Arap yanlısı grubun hiç mi etkisi olmuyor yönetimin Orta Doğu politikasında? 1950′lerde Dışişleri Bakanlığı’nda bir Arap yanlısı yapılanma vardı, doğru. Çok iyi eğitimli, çok iyi derecede Arapça konuşan ve bölgenin tarihine vakıf diplomatlar ve üst düzey yöneticiler vardı. Ama tıpkı üniversitelerin Orta Doğu bölümlerinde olduğu gibi Dışişleri Bakanlığı’ndan da bu isimleri bir bir temizlediler. Şu anda Arap kökenli isimler var tek tük ama Arap destekçisi diyebileceğimiz bir oluşumdan söz edemeyiz. Dışişleri Bakanlığı’nda büyük ölçüde İsrail destekçisi bir kadrolaşma hakim. Buradan isterseniz ABD’deki basın özgürlüğünü nasıl değerlendirdiğinize geçelim. Nasıl görüyorsunuz genel durumu? Basın özgürlüğünden daha önemlisi düşünce ve ifade özgürlüğü bence. Amerika’da ifade özgürlüğü yok bir kere. Ben “İsrail Filsitin’den defolup gitsin” dediğimde herkes birden üstüme geldi. Derhal anti- Semitist olarak damgalandım. Ben beni anti-Semitist olarak damgalayanlardan daha Semitist’im oysa. Çünkü ben Arap kökenliyim, Araplar da Sami ırkından gelir Yahudiler gibi. Ama beni eleştirenlerin kendileri Semitist değiller, çünkü Yahudilerin çoğu Avrupalıdır aslında. Rusya’dan Avrupa’ ya göçen Yahudilerdir. Aşkenaziler yani. Benim başıma gelenlerle de iyice anlaşıldı ki İsrail’i negatif bir cümle içinde anarsanız işinizden olursunuz, izole edilirsiniz. Bu da diğer gazetecilere bir nevi ders olmuş oldu. Bundan sonra böyle bir şeye niyetlenecek varsa hadlerini bilsinler diye. İsrail bir anlamda Amerikan medyasının “kutsal ineği” oldu yani |
Octavia Nasr
Kesinlikle. Şu iyice anlaşıldı ki bu ülkede gazetecilik veya siyaset yapıyorsanız İsrail’i eleştirdikten sonra işinize devam edemezsiniz. En son örneklerinden biri CNN’ de Octavia Nasr’in başına gelenler oldu. Hizbullah lideri ile ilgili sözleri dolayısıyla işinden oldu, bitirdiler kadını, gazetecilik kariyerini mahvettiler. Artık bütün gazeteciler İsrail konusunda eskiden olduğundan daha fazla dikkatli olmak zorunda hissedecekler kendilerini. Eskiden de böyle değil miydi? İsrail konusunda eskiden de bir oto-sansür yok muydu? Vardı tabii, ama İsrail lobisinin medyadaki hakimiyetine paralel olarak etkisi giderek artıyor. Dolayısıyla şimdi daha da kötü durum. Başkan Barack Obama ve Helen Thomas, Thomas Doğum Gününde – 2009 Peki emekliye ayrılmak zorunda kalmanızda Beyaz Saray’ın sorumluluğu var mı sizce? Hearst’ten istifa ettiniz ama gazeteciliği bırakmak zorunda değildiniz, serbest olarak devam edebilirdiniz hala. Niye devam etmediniz? Emekli olduğum doğru değil bir kere, sadece çalıştığım gazeteden kovuldum. Gazeteciliğe devam edeceğim, sadece bir süreliğine ara verdim. Olaydan sonra bir süre ortalıkta görünmek istemedim, inzivaya çekildim tabiri caizse. O günden bu yana da röportaj verdiğim ikinci kişi siz oldunuz. Bir süre sessiz kalmak istedim, her şey çok üstüme üstüme geliyordu zira. Beyaz Saray muhabirliğine devam etmeyeceğim ama bu ülkede gazetecilik yapılacak başka alanlar da var, yine Amerikan siyaseti üzerine yazacağım. Beyaz Saray’ın sorumluğuna gelince: Bir kere başkan Obama benim ifadelerimi “menfur ve saldırganca” olarak niteleyince tabii ki işten atılmamla sonuçlanan atmosferin oluşmasını meşrulaştırmış oldu. İfade özgürlüğümün kısıtlanması noktasında bir dâhili olmamalıydı. Peki liberal medya olarak adlandırabileceğimiz New York Times, Washington Post, NBC, PBS ve NPR gibi önde gelen medya kuruluşlarının size desteklemek için hiç bir şey yapmamasını nasıl değerlendirdiniz? Onların sizi sahipleneceğini ummuş muydunuz? Hayır, öyle bir beklentim olmadı. Çünkü biliyorum ki yapamazlar ve benim yüzümden başkalarının da işlerini kaybetmelerini istemem. Destekleselerdi çok güzel olurdu ama desteklemediler. Bu yüzden kimseye karşı bir kırgınlığım yok. Tek başıma olduğumu çoktandır biliyordum zaten. Peki 27 Mayıs günü Beyaz Saray çıkışı yanınıza yaklaşan hahama söylediklerinize açıklık getirme fırsatı verilseydi ne eklemek isterdiniz? Bir kere, o haham yanıma yaklaşıp oğullarını tanıttı bana ve gazetecilik eğitimi aldıklarını söyledi. Ben de gazeteciliği çok seveceklerini ve iyi bir tercih yaptıklarını söyledim. Karşımdakinin bir haham olduğunu biliyordum çünkü kipa takıyordu ve dini kıyafeti giyiyordu. Bu kişi bir kere bana “sizinle röportaj yapabilir miyim” ya da söylediklerinizi alıntılayabilir miyim” gibi hiç bir şey sormadan bıçak çeker gibi ses kayıt cihazını çekip çıkardı. Sorması gerekirdi, orada kaydettiği ifadeleri kendi blogunda yayınlaması benim kişilik haklarıma saygısızlık ve gazetecilik kurallarının da ihlalidir. O zaman söylediklerimi yeniden söyleme şansı verilseydi , Almanya ve Polonya’ya gitsinler kısmına açıklık getirirdim. Çünkü ben Yahudilerin büyük bir kısmının Avrupalı olduğuna, zaten o topraklara ait olduklarına, Filistin toprakları üzerinde hiç bir tarihsel hakları olmadığına inanıyorum. Çünkü doğrusu budur. Bu insanlar Avrupa’ya aittir. Yoksa tabii ki bir kısım medyanın ve İsrail lobisinin iddia ettiği gibi gaz odalarına gitsinler demek istemedim. |
Yahudi asıllı Ari Fleischer – Bush döneminde sizin yakıcı sorularınıza çokça muhatap olmuş Beyaz Saray sözcüsü – bir biçimde olayı hahamın kendi internet sayfasının sınırlarından çıkararak, “Fire Helen Thomas” başlıklı bir yazıyla Hearst’un sizi işten atması gerektiğini iddia etti. Arkasından yine Bill Clinton döneminde Beyaz Saray’da danışmanlık yapmış olan Lanny Davis sizin anti-semitik olduğunuzu ve derhal Beyaz Saray muhabirliğinden uzaklaştırılmanız gerektiğini iddia etti. Size karşı bu kampanyayı başlatanların ikisinin de Yahudi asıllı ve eski Beyaz Saray görevlisi olması, sanki bu kişilerin uzun zamandır bu fırsatı bekledikleri gibi bir izlenim yaratıyor. Ne diyorsunuz, yoksa bu bir tesadüf mü?
Hayır, tabii ki değil. Benden kurtulmak için fırsat arıyorlardı ve şimdi çok mutlu olmalılar, istedikleri gerçekleştiği için. Ari Fleischer para için yapamayacağı hiç bir şey olmayan bir yalancıdır. Profesyonel hayatının her gününde yalan söyleyen ve bizi Irak’taki batağa sürükleyen yalanlar zincirinin üreticilerinden biridir. Lanny Davis’e gelince, Semitik olmayan kendisidir aslında, ben Semitik’im ama o Avrupalı, Avrupa Yahudisi, Filistin’deki topraklarla hiç bir alakası yok. Bunlar ilgili ilgisiz her vesileyle Hitler’i , soykırımı öne sürüyorlar hemen. Sanki 2. Dünya Savaşı’nda başka hiç kimse ölmedi. Benim iki erkek kardeşim de dahil olmak üzere binlerce Amerikan vatandaşı savaştı o zaman. 25 milyon sivil-asker Rus öldü bu savaşta, başka bir sürü milletten insan öldü. Onların hayatları Yahudilerden daha mi değersizdi? Ari Fleischer Peki size karşı açılan bu kampanyanın sizin bıkıp usanmadan Amerikan başkanlarına, dışişleri bakanlarına ve Beyaz Saray sözcülerine “Orta Doğu’da nükleer silaha sahip bir ülke var mı?” diye sormanızla ilgisi nedir sizce? Şu ana kadar hiç bir Amerikalı üst düzey yetkili İsrail’in nükleer silaha sahip olduğunu itiraf etmedi. Hâlbuki İsrail nükleer silah cephanesini her geçen gün biraz daha geliştiriyor, yenilerini ekliyor. İsrail ABD yöneticilerinin kendi nükleer silâhları hakkında hiç konuşmayacağına dair gizli bir anlaşma yaptı. Bu anlaşma gereği susuyor Amerikalı yetkililer. “Orta Doğu’da nükleer silaha sahip bir ülke var mı” sorusunu Obama’ya da sormuştunuz. Evet ya da hayır şeklinde bir cevap bekliyor muydunuz? Gerçeğe dair umudumu hiç yitirmedim ben. Dolayısıyla, evet demesini diliyordum ama diyemeyeceğini de biliyordum. Bu soruyu sorarken tek amacım işte bu cevap verememe durumunu teşhir etmek oldu hep. Amerikan kamuoyu kendilerinden nelerin saklandığını anlasınlar diyeydi. Bir vatandaş olarak başkanlık koltuğunda oturan kişiden doğal olarak sadece dürüstlük ve güvenilirlik bekliyorum ben. Amerikan gazetecilerinin giderek artan ölçülerde “zor” sorular sormaktan kaçındıklarını söyleyebilir miyiz? Örneğin, özellikle alternatif medyadan, araştırmacı gazetecilik politik doğruculuğun ötesine geçemiyor yönünde eleştiriler geliyor. Amerikan medyası giderek daha korkaklaşıyor, burası kesin. Fox başta olmak üzere, sağcı medyanın saldırısından çekiniyor herkes ve sanırım giderek daha ciddi bir sağcılaşma olacak gazeteciler arasında. Ayrıca, İsrail lobisinden destek almayan bir medya kuruluşunda çalışıyorsanız zaten çok fazla bir şansınız yok bu piyasada. Ahlaki ölçüyü kaybetti Amerikan medyası. Amerikan gazetecileri politik doğrucu olmazlarsa bedelini ödemek zorunda kalacaklarını acı bir şekilde öğrendiler. En son Keith Olbermann örneğinde görüldü bu. Tamamen farklı bir kategoride bizim konumuzdan ama sonuçta gazeteciler üzerinde nasıl bir baskı oluşmaya başladığının örneklerinden biri oldu. Siz de olaydan hemen sonra bir açıklama yayınlayarak İsrail hakkında söylediklerinizden pişmanlık duyduğunuzu söylediniz? Neden yaptınız bunu? En basit şekilde ifade edeyim: Pişmanlık duyduğumu söylemek zorundaydım. Bir tür formalite gereği idi bu özür, ortalığı yatıştırmak içindi ama işe yaramadı. Ayrıca, benim İsrail işgali, yerleşimler ve İsrail’in nükleer silahları konusundaki düşüncelerimi herkes biliyor, yeni değil bunlar ve bundan sonra da değişmeyecek. İşten atılmama neden olan ifadeleri Mavi Marmara olayına duyduğum öfkeyle ve Lübnan asıllı olmamla ilişkilendirdiler hep . Ama gerçek bu değil. Hahamla aramızdaki konuşma 27 Mayıs’ta gerçekleşti, İsrail’in Mavi Marmara saldırısı ise 31 Mayıs’ta. Olaya bağlı olarak çok duygusal olmamla filan ilgisi yok yani. Ben hep böyle düşündüm ve düşünmeye de devam edeceğim. Lübnan asıllı olmam ise ne olup bittiğini daha iyi anlamama yaramıştır sadece. Bölgenin tarihini, dengelerini ve hassasiyetlerini daha iyi takdir etmemi sağlamıştır. Ama bu konuda verdiğim tepki bir Amerikan vatandaşının tepkisi olarak okunmalıdır. Bir Amerikalı olarak karşıyım ben İsrail işgaline ve dur durak tanımayan yerleşimlere. |
Helen Thomas
Mavi Marmara demişken, Başkan Obama’nın biri Türk-Amerikan, diğerleri Türk vatandaşı 9 kişinin ölümü ile sonuçlanan İsrail saldırısını kınamamasına tepkiniz ne oldu? Korkunç bir olaydı o ve daha da korkunç olanı Obama’nın kınamaması oldu benim için. Korktu çünkü, alacağı tepkiden çekindi. Tam da ara seçimler öncesinde İsrail lobisinin para musluğunu kapatmasından çekindi, çekinmesi gerektiği anlatıldı kendisine. Geçen bir kaç ay içinde Amerika’da iki ayrı TV programında (Pasific adlı dizi ve South Park adlı çizgi dizi) terörizmle eşleştirilen bir Türkiye imajı yaratılmaya çalışıldığına şahit olduk. Örneğin South Park dizisinde kuyruklarında Türk bayrağı taşıyan savaş uçakları resmedilmişti. Mavi Marmara olayından sonra bir kısım Amerikan medyasında Türkiye’ye yönelik bir imaj yıpratma kampanyası mı başlatılıyor sorusu geliyor akıllara. Siz ne dersiniz? Ben seyretmedim bahsettiğiniz programları ama mümkün. İsrail propaganda makinesi çalışmaya başlayınca her türlü yolu dener. İsrail’in devlet olarak şu noktada Türkiye ile ilişkileri daha da zora sokacak bir girişimde bulunacağını sanmıyorum. Zaten Amerikan yönetimi buna izin vermeyecek, tansiyonu düşürmeye çalışıyor yönetim. Ama sonuçta Türkiye’de artık akıntıya karşı kürek çekmeyi reddeden bir yönetim var. Bu tabii ki Yahudi sermayesiyle işleyen Amerikan medyasını rahatsız ediyordur. Dediğim gibi, propaganda makinesi işlemeye başladıysa şimdiye kadar olandan daha fazlasını beklemek lazım; zira yönetim bu makineyi kontrol etmekten aciz. Son olarak, Helen Thomas adı ABD’nin Harvard ve Colombia gibi en prestijli gazetecilik okullarında bile ‘iyi bir gazeteci nasıl olmalıdır’ sorusunun cevabı olarak kullanıldı şimdiye kadar. Sizin kararlı, sorumlu ve onurlu duruşunuz örnek olarak gösterildi hep. İşinizden kovulmanız ve izole edilmenizle sonuçlanan bu sürecin de okullarda örnek olay olarak anlatılacağını umuyor musunuz? İnanmak isterdim böyle bir şeye ama sanmıyorum. Umarım beni haksız çıkarırlar. (İsmihan Yılmaz, Washington DC) Lord Curzon Haklı Çıkıyor Lozan Görüşmeleri’nde İngiliz Heyeti Başkanı Lord Curzon, İsmet İnönü’yü “Şimdi bu masada verdiklerimizi, yakında ekonomik zorluklar içine düştüğünüzde geri alacağız” diye tehdit etmişti. Bu tehditten kendisine ders çıkarması ve devleti yönetme sırası kendisine geldiğinde ona göre politikalar uygulaması gereken İnönü, gerekenin tam tersini yaptı ve Curzon’un tehdidinin gerçekleşmesine sebep olacak süreci başlattı; ABD’ye imtiyaz tanıyan ilk anlaşmayı, ABD ve sonrasında diğer Batılı devletlerle borçlanma anlaşmaları, eğitim anlaşmalarını, askeri işbirliği anlaşmalarını bizzat kendisi yaptı. Ardından gelen iktidarlar da ismet İnönü’den geri kalmadılar, kimi Atatürkçülük adına, kimi milliyetçilik, kimi din adına, kim sağ kimi sol adına. Ama hep Türk Milletinin zararına olan süreci hızla işlettiler. 2012 yılına geldiğimizde ise elimizde; cari açığı had safhaya ulaşmış, Batının AKP iktidarı sürsün diye piyasamıza sürdüğü sıcak para ile dönen, üretmeden tüketen, ABD’nin ortadoğudaki karakolu-emireri durumuna gelmiş bir Türkiye var. Üstelik tam da Lord Curzon’un dediği gibi “Savaşarak kazandığı ne varsa, masada geri veren bir Türkiye!” |
Bay Lord Curzon (George Nathaniel Curzon), Bayan Curzon ve Kaplan Avı – Hindistan – 1903
İncirlik’ten sonra Kürecik de ABD üssü oldu: Malatya Kürecik’te NATO Radar Sistemi’ni idare edecek bir üs konuşlandırıldı. Kürecik’deki radar üssünde ABD askerlerinin bulunduğunu ABD’li Korgeneral Mark Hertling’in “Askerlerimiz Türkiye’nin güneyindeki radar tesislerine yerleştirildi” açıklamasıyla öğrendik. Dışişleri Bakanlığı ABD askerlerinin topraklarımızda bulunması ile ilgili sadece “Bu anlaşma içeriği itibariyle hem NATO hem Türkiye’nin savunmasını ilgilendirdiği için mahremdir” açıklaması yapıyor. Milli Savunma Bakanı “Bu savunmaya yönelik bir sistemdir, korkmaya gerek yok” açıklamasında bulunuyor. Oysa sağır Sultan bile biliyor ki, bu radar sistemi, İran- Rusya-Suriye ve Ortadoğu’daki devletlere karşı ABD, İsrail ve kurulması kesinleşen kukla Kürt Devletinin çıkarlarını korumak için hayata geçirildi. Dünyaya ve Türk Milletine Kürecik’teki üs NATO üssü gibi gösterilmeye çalışılsa da hepimiz biliyoruz ki Kürecikte İncirlik gibi ikinci bir ABD üssü var artık. 1991’de Çekiç Güç adı altında İncirlik ve Pirinçlik üslerini kullanarak Irak’ı vuran ABD, şimdi Kürecik’i kullanarak İran ve Suriye’yi vurmayı, topraklarını işgal etmeyi, doğal kaynaklarını ele geçirip, kadın erkek demeden tecavüz edip, camileri roketlerle sevinç çığlıkları arasında vurup yerle bir edip, ABD askerlerini Müslümanların ölülerine işeterek İran ve Suriye’ye demokrasi getirmeyi planlıyor. Bizlere komplo teorisyeni diyenler şu gelişmeleri bir arada değerlendirirse, durum daha net ortaya çıkacaktı. Kürecik’e ABD askeri yerleştiriliyor, ama TBMM’nin izni yok, İran ve Suriye Devlet yöneticileri Kürecikteki ABD askeri ve radar sisteminin kendilerine yönelik olduğunu açıklıyorlar, Suriye Dışişleri Bakanı Maliki, “Türkiye neden Suriye’ye müdahale etmeye bu kadar meraklı anlamıyoruz” açıklaması yapıyor, Hatay’da Suriyeli muhalifler için 5-6 kamp oluşturulduğu ve bu kamplarda eğitim verildiği haberleri ortalıkta dolaşıyor, Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarı Murat Özçelik Erbil’e gidiyor. Barzani “Kuzey Irak’ın Türkiye’ye bağlanması için Plebisit teklif edecekmiş!” Stratejistlere göre ise asıl istenen “Türkiye’nin Güneydoğusunun Barzani’ye bağlanması.” Olayları, gizli gündemi iyi takip etmeli ve ülkemiz bir uçuruma sürüklenmek üzereyken üzerimize düşeni hakkıyla yapabilmek için göreve hazır olmalıyız. Bu gidiş hiç de hayra alamet değil! (Aslı Kılıç Demircan, Mart 2012 Anadolu Sermayesine Askeri Müdahele 28 Şubat On beş yıl önce bugün, askerler bir kere daha siyasete müdahale etti. İrticacı olduğunu ileri sürdükleri Refah Partisi ile Doğru Yol Partisi’nin koalisyon hükümetini sonunda devirdiler. O dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, 1995 genel seçimlerinde halktan en çok oyu alan Necmettin Erbakan’a yeniden hükümeti kurma görevini vermedi ve böylece Köşk’ün de işbirliğiyle halkın çoğunluğunun oyunu alan parti siyasette devre dışı bırakıldı. Gelelim 28 Şubat müdahalesinin ekonomik dinamiklerine. Her darbenin ve siyasete müdahalenin arkasında muhakkak bir ekonomik paylaşım sorunu vardır. Çünkü devletin silahlı gücünün siyasete müdahalesine haklılık kazandırmaya çalışan bir çıkar çevresi olmadan darbe yapılamaz. İşte bu nedenle 28 Şubat darbesinin ardından ekonomide gelişen olaylara bakınca darbenin sonunda ne için yapıldığı açıkça ortaya çıkıyor. 1980′lerde dönemin Başbakanı Turgut Özal, Türkiye ekonomisini ithal ikamesi modelinden ihracat önderliğinde büyüme modeline dönüştürdü. Ekonomi dış rekabete açıldı ve her ilde organize sanayi siteleri kuruldu. Teşvikler Anadolu’da yeni kurulan organize sanayi sitelerine kaydı. Bu gelişmeler, İstanbul’un statükocu sermayesinin milli gelir içindeki payını azalttı. Hatta Özal’ın Anadolu’da lisan öğreten okulların açılmasına ağırlık vermesi İstanbul merkezli tercüme olayını bile bitirdi. Çünkü Anadolu sermayesi üretmeye başlayıp, bir de lisan öğrenen çocuklarıyla ithalat ve ihracatta İstanbul’u devreden çıkartınca işler tamamen değişti. Anadolu sermayesi kendi başına küresel piyasalarla bağlantı kurmaya başladı. Bayilik sisteminin getirdiği kul rejimi ve dolaylı bağlantılar kırıldı. Yerine küresel talebe göre üretim yapan, yeni üretim projeleri geliştiren bir bağımsız girişimci biçimi ortaya çıktı. Tabii bu yeni gelişen girişimciler, statükocu İstanbul sermayesinin ayarını bozdu. Ve askeri müdahalenin ardından Anadolu sermayesinin üzerine gidildi. Aldıkları teşvikler iptal edildi ve yeni teşvik belgeleri verilmedi. Mallarını satmaları engellendi. Firmaları kapattırıldı. Bazı gruplar yeşil sermaye denilerek fişlendi ve halk, onların ürünlerini satın almaması için uyarıldı. Ayrıca dönemin Başbakanı Erbakan’ın KİT’ler için bir finansman havuzu kurması statükoyu iyice rahatsız etti. Çünkü finansman açığı olan KİT’lerin ihtiyacı, finansman fazlası olanlardan karşılanacaktı. İşte bu modelin hayata geçirileceğinin duyulması banka sermayedarlarını fena halde kızdırdı. Zira yüksek faizle ve hiçbir risk almadan para satmanın getirdiği kazanç artık son bulacaktı. Nitekim 1997′de Hazine’nin faiz ödemeleri 2.2 katrilyon lira tutarken Erbakan’ın devrilmesinin ardından 1998′de 6.1 katrilyona,1999′da 10.7 katrilyona, 2000′de 20.4 katrilyona ve 2001′de de 41 katrilyona yükseldi. Böylece 2001 krizinin önemli nedenlerinden birinin 28 Şubat müdahalesi olduğunu kesinlikle ileri sürebiliriz. Ayrıca 1999′da yaşanan Marmara depreminin de kamu maliyesi üzerinde borçlanmayı çoğaltan etkisi olduysa da, temel neden, 28 Şubat’a destek verenlere dağıtılan kamu bankası kredileri, teşvikler ve soyulmasına izin verilen özel bankalardır. Bütün bunlar kamu borç yükünü hızla çoğalttı. O dönemde öyle soygunlar yaşandı ki. Aslında elinde bulunmayan Hazine tahvillerini satan bir bankayı, o dönemin Hazine ve Merkez Bankası bürokratları, 28 Şubat’a destek veriyor gerekçesiyle görmezden gelebildi. Açıkça kalpazanlığa göz yumdular. Anlayacağınız, 28 Şubat ekonomide payını çoğaltmaya çalışan Anadolu sermayesine karşı bir müdahaleydi düpedüz. Ama Anadolu’da Turgut Özal’la başlayan gelişme modeli, askeri müdahalelere rağmen durdurulamadı. 2001 krizinin ardından AK Parti’nin iktidara gelmesi, Anadolu sermayesinin müdahalelerle durdurulamayacağını artık iyice gösterdi. Statükocu İstanbul sermayesi destekli darbe girişimlerine rağmen, Anadolu sermayesinin ve halkın desteği Başbakan Tayyip Erdoğan’a sürüyor.(Süleyman Yaşar, Şubat 2012) |
Kapitalizm, Kadın ve Fastfood
Dünyada her gün 25 bin insan açlıktan ölüyor. Binlerce insan ise açlıktan zayıf düştükleri için yakalandıkları hastalıklardan dolayı ölüyorlar. Çok uluslu şirketler ve bankerler Afrika ve Asya ülkelerinde kimin yiyip, kimin aç kalacağına karar veriyorlar. Her alanda olduğu gibi yiyecek alanında da bir avuç şirket dünyanın beslenmesini kontrol ediyor. Piyasada var olan sayısız gıda maddesi markası gıda maddelerini gerçekten kimin kontrol ettiğini gizliyor. Dünyanın en büyük gıda şirketinin sigara şirketi Philip Morris olduğunu çok az insan biliyor Sadece iki şirket, Cargill ve Archer Daniels Midland-ADM, dünya tahıl üretiminin dörtte üçünü kontrol ediyorlar. 4 büyük çok uluslu şirket, Philip Morris, Nestlé, Procter & Gamble ve Sara Lee, dünya kahve pazarının yüzde 70’ini ellerinde tutuyorlar. Cargill, ADM ve Philip Morris adlı 3 şirket dünya kakao pazarının % 80’ini kontrol ediyorlar. Beş dev tarım şirketi, Astra-Zeneca, DuPont, Monsanto, Novartis ve Aventis, bütün dünyada kullanılan gübrenin üçte ikisini, tohumluğun dörtte birini ve genetik olarak değiştirilmiş ürünlerin hemen hemen tamamını kontrol ediyorlar. Bu 10 şirket 850 milyon inasanın açlığının ve geri kalanların içinde ise çok önemli bir kesimin sağlıksız beslenme nedeniyle aşırı şişman olmasının sorumluları. Cargill ve Archer Daniels Midland dünta tahıl ticaretini ellerinde tutuyorlar. Bu iki şirketin yaptıkları çokuluslu gıda şirketlerini anlamak için çok öğretici. Hükümetler değil, Cargill ve Archer Daniels Midland gıda maddelerinin fiyatlarını belirliyorlar. Dolayısıyla kimin aç kalacağına da onlar karar veriyorlar. Bu sene Mart-Temmuz aylarında mısır fiatları % 20 yukarı fırladı. Fiyat artışı açlığın yoğun olduğu Güney Afrika’da daha da çok oldu. Aç insanlar daha fazla verebilirlerdi. Fiatlar arttıkça mısır tüccarlarının kârları da arttı. Malawi ve Zimbabwe’nin çıplak tarlalarında hayatlarında Cargill ve Archer Daniels Midland’ın ismini duymamış insanlar çocuklarının gözlerinin önünde ölmesini seyrettiler. Yeterli, yiyecek vardı ama insanlar açlıktan ölüyorlardı. 1996 yılında kuraklık ve salgın hastalık ABD’de tahıl ürününün çok düşük olmasına yol açtı. Cargill ve daha sonra Cargill’in satın aldığı Continental Grain Hindistan’dan tonu 60 ila 100 dolara tahıl aldı ve dünya pazarlarında 230-240 dolara sattı. Bu arada yapılan ihracat nedeniyle Hindistan’da tahıl açığı oluştu ve bunun üzerine Hindistan kendi sattığı tahılı Cargill’den dünya pazarındaki fiyatlardan geri aldı. Ayrıca bu şirketler mali olarak devasa devlet desteğine ve ABD ordusunun silahlı desteğine sahipler. Bush yönetimi üçüncü dünya ülklerini ticaretin liberalizasyonuna ve özel sektörün ekonomi içinde daha büyük bir pay sahibi olmasına ve Dünya Ticaret Örgütü kararlarına itaate zorluyor. Batılı büyük kapitalist ülkeler gıda şirketlerine verdikleri desteğin karşılığını bu şirketlerin sık sık gıda maddelerini bir silah olarak 3. dünya ülkelerine karşı kullanmasıyla alıyorlar. 1991 Körfez Savaşı sırasında Sudan’a tahıl satışı durduruldu çünkü Sudan Irak’a karşı olduğunu ilan etmemişti. Cargill’in daima Beyaz Saray’da bir temsilcisi oluyor. 1970’de William Pearce Cargill’den ayrılarak Nixon’un ticari anlaşmalarda danışmanı oldu.Tarım, gıda ve uluslararası ticaret konularında çok önemli sözleşmeleri o hazırladı. Daha sonra yeniden Cargill’e döndü. 1980’de ise Daniel Amstutz Cargill’den ayrılarak hükümete uluslararası ticaret konusunda danışman oldu. Eski Cargill yönetim kurulu başkanı Ernest Micek Bill Clinton’ın danışmanlarındandı. Clinton ile birlikte Afrika gezine katılan 3 iş adamından birisi de oydu. Diğer büyük tahıl şirketi ADM’nin yöneticilerinden Dwayne Andreas “Serbest pazarda satılan tek bir tahıl tanesi yoktur. Bir tane bile. Serbest pazarı sadece politikacıların nutuklarında görürsünüz” diyordu. Abdreas’ın sağ kolu, James Randall ise şöyle di-yordu: “Bizim şirketimizde bir deyiş vardır: Rakiplerimiz dostumuz, müşterilerimiz düşmanlarımızdır”. 1996’da ADM yöneticileri tahıl alanındaki diğer şirketlerin yöneticileri ile toplanarak fiyatları belirlediler. Böylece rekabeti önlediler ve satışları şirketler arasında pay ettiler. Bunun yasadışı olduğunu biliyorlardı bu nedenle toplantılarının çevre sorunları ile ilgili olduğunu ilan ettiler. Cargil’in ticaret kolu vergi cenneti olan Panama’da. Cargill ayrıca özel bir şirket, borsa da kayıtlı değil. Bu nedenle hiç bir mali bilgi yayınlamıyor ama kârlarının senede 3 milyar dolar civarında olduğu tahmin ediliyor. Geçen sene ADM satışlarının 23 milyarı, kârının ise 1 milyar doları aştığını ilan etti. Belki de dünyanın en büyük gıda şirketi olan Nestlé bu sene 5 milyar dolar kâr bekliyor. Nestlé Çikolata ve kakao pazarlarına hakim. Dünyanın yeterli temiz suyu olmayan ülkelerinde süt tozu pazarlıyor ve yoğun olarak protesto ediliyor. Batı Afrika’da kakao plantasyonlarında köle çocuk emeği kullanıyor. Kakao fiyatlarının düşmesi bu dev şirketin daha çok köle çocuk emeği kullanmasına yol açıyor. Philip Morris bu sene 10 milyar dolar kâr bekliyor. Bu sigara devi aralarında Maxwell House, Toblerone çikolataları, Lowenbrau ve Miller biraları gibi ürünlerinde olduğu 100’lerce markaya sahip. Dünyada her yıl 4 milyon insan sigaraya bağlı nedenlerden dolayı ölüyorlar. 30 yıl içinde bu rakamın 10 milyona çıkması bekleniyor. Bu sene 4 milyar dolar kâr bekleyen Unilever dünyanın 150 ülkesinde gıda maddeleri satıyor. Unilever dünyanın en büyük çay şirketi. 1980’lerde çay fiyatları artmaya başlayınca başka dev çay şirketleri ile birlikte fiyatların düşmesi için Hindistan’dan çay almayarak boykota başadı. Unilever’in tarihi emperyalizmin yayılması ile içiçe. İngiliz devleti tarafından korunan bu şirket 1950’ye kadar Batı Afrika’nın en önemli şirketiydi. Alman faşisti Adolf Hitler Unilever’i sömürgeleri sömürmekteki becerisinden dolayı çok başarılı buluyordu. Şirketin başkanı Niall Fitzgerald dünya çağında pazar ekonomisinin ve özelleştirmelerin en önemli destekçilerinden birisi. Ayrıca yılda 3 milyar ile Unilever dünyanın en büyük reklam veren şirketi. Bu yıl 3.5 milyar dolar kâr bekleyen Pepsico meşhur Pepsi markasının yanı sıra Kentucky Fried Chickens adlı fast food zincirine sahip. Dünyanın en çok bilinen markası olan Coca-Cola bu sene 3.5 milyar dolar kâr bekliyor. Kolombiya’da sendikacıları öldürmekle suçlanıyor. Hamburger Cumhuriyeti Metis Yaşadığımız Dünya dizisinden çıkan Eric Schlosser’in Hamburger Cumhuriyeti adlı kitap insanı çok bildiğimizi sandığımız bir konuda hayretlere düşürüyor. Bu kitabı okuyan biri daha sonra o güne kadar yediği fast foodları herhalde bir daha kolay kolay yiyemez |
Eric Schlosser ile Hamburger Cumhuriyeti Gerçekleri
Fast food kültürü hızla bütün dünyaya yayılıyor. Amerikalılar 1970’de fast fooda 6 milyar dolar harcamışlar. 2001’de ise bu rakam 110 milyar dolara ulaşmış. Öyle ki Amerika’da fast fooda harcanan para hayatın başka alanlarına harcanan bir çok kalemden daha yüksek. Amerika’da başlayan fast food çılgınlığı bu ülkede işçi sınıfının geçim koşulları ile doğrudan bağlı. 1970’lerde en yüksek ölçüye çıkan işçi ücretleri daha sonra düşüyor hem de hızla. Aynı yıllarda kadınların çalışmaya başlaması giderek artıyor. 1975’de küçük çocuğu olan kadınların yaklaşık üçde biri çalışıyor. Bu durumda dışarda yemek yemek çoğalıyor ve bu hızlı bir biçimde yapılmalı. İşte fast food (hızlı yemek) Amerika’da bu nedenlerle yayılmaya başlıyor. Daha önce gıdaya harcanan paranın dörtte üçü evde kullanılırken giderek yarısı fast food restoranlara yöneltiliyor. (Charlie Kimber, 2004 Amerika’da 1970′li yıllara doğru kadınların iş hayatına girmesinin hızla artamaya başladığını, evinde sıcak yemek pişmeyen ailelerin fastfoot kullanımını hızla artırdığını, ve bu alışkanlığının baskıcı Amerikan kültürü ile dünyaya yayıldığını, fastfoot sektörünün gücünü keşfeden kapitalistlerin gıdayı silah olarak kullanmaya başladığını, ve bu silahın mermileri olan obezite ve kanser gibi yüzler hastalığı nüfusları kontrol etmek için insanlığı katletmekte kullandıklarını biliyordunuz. Değil mi Morris Şinasi: Manisa’da 1855 yılında Sefarad Yahudilerinden yoksul bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Morris, 9 yaşında kuşpalazı hastalığına yakalanır. Müslüman Türk doktor Şinasi Bey’in tedavi ederek sağlığına kavuşturduğu çocuk, ailenin hekime minnetinin ifadesi olarak Morris Şinasi adıyla yaşamına devam eder. Gençliğinde bir tütün tacirinin yanında çalışmaya başlayan Morris Şinasi, 1890 yılında gittiği ABD’de tütün ticareti yaparak zengin olur. Tütün piyasasında dünya devi olan Philip Morris şirketine adını veren Morris Şinasi, 1929 yılında vefat eder ancak vasiyeti doğrultusunda ayrılan parayla, 9 yaşında hastalık acısı yaşadığı Manisa’da 1933 yılında Morris Şinasi Milletlerarası Çocuk Hastanesi kurulur |
Türk Tütünlerini Amerikaya Pazarlayarak Zengin Olan
Philip Morris Sigara Şirketinin Kurucusu Yahudi İşadamı Morris Şinasi Morris Şinasi Yunanistan’daki bir basın toplantısında kendisine uzatılan kağıdı yanındakine verir ve “Ben okuma bilmem sen oku” der. Bir gazetecinin “okuma yazma bilmeden bu kadar zengin oldunuz, bir de tahsilli olsanız kim bilir ne olurdunuz?” diye sorunca Morris, 15 yaşında çalıştığı mezarlıkta okuma yazma bilmediği için bir aileye mezar yeri gösteremediği ve bunun üzerine işini kaybettiği güne atıfta bulunarak, “İyi bir mezar bekçisi olurdum” cevabı verir. 1929’da vefat eden Morris Şinasi’nin vasiyeti doğrultusunda bağışlanan 1 milyon doların 800 bin doları ile Manisa’da hastane kurulur. Geriye kalan 200 bin dolarla alınan devlet tahvillerinin getirileri de hastane için kullanılmaya devam eder. Alman Ergenekonu ve Derin Devleti İmparatorluk geleneğinden gelen Almanya dünyanın en güçlü ülkelerinden biri olma özelliğini hâlâ koruyor. I. Dünya Savaşı’ndan mağlup ayrılan Almanya kısa süre içerinde toparlanmış yine dünyanın en önemli askeri ve ekonomik güçlerinden biri olmuştur. II. Dünya Savaşı’nı kaybetmiş bu kuzey ülkesinde 1945 yılında taş üstünde taş kalmamıştı. Çok iyi bir mühendislik zekası olan Alman toplumu ABD’nin desteğiyle hemen toparlanmış 1960’larda tekrar kuvvetli bir ülke haline gelmiştir. Emperyal bir geçmişi olan Almanya dünyanın her yerinde etkinlik kurmaya çalışan ve bunun için ciddi çalışmalar yapan bir ülke. Almanya hem gizli servisi BND hem de çeşitli vakıflar ve sivil toplum kuruluşlarıyla faaliyetlerini yürütmektedir. Önemli istihbarat teşkilatlarından biri olan BND İkinci Dünya Savaşı sırasında Tümgeneral Reinhard Gehlen tarafından kuruldu. BND’nin o zamanlar temel amacı Rus Kızıl Ordusu hakkında istihbarat toplamaktı. Soğuk Savaş döneminde Almanya Doğu ve Batı diye ikiye ayrılmıştı. Doğu’da gizli servisin adı STASI’ydi ve Rusların güdümündeydi. Batı’dakinin adı BND’ydi. O da ABD’nin güdümüne girdi. ABD İkinci Dünya Savaşı sonrası çok büyük yardımlarda bulunduğu Almanya’ya NATO üsleri aracılığıyla yerleşti. Böylece ABD-İngiltere-Almanya uyumuyla Batı bloğu sağlanmış oldu. BND dışında Almanya’nın önemli istihbarat teşkilatları daha vardır: Kısa adı BFV olan “Anayasayı Koruma Federal Teşkilatı”, BKA olan Federal Kriminal Dairesi ve MAD olan Askeri İstihbarat Teşkilatı. Hablemitoğlu Cinayeti Dr. Necip Hablemitoğlu, 18 Aralık 2002 günü Çankaya Portakal Çiçeği Sokağı’ndaki evinin önünde Ruger marka bir silahtan iki el ateş açılması sonucu hayata gözlerini yumar. Hablemitoğlu’nun ilgi alanı Alman vakıfları ve Alman gizli servisleriydi. Bu vakıfların amacını ciddi biçimde aştıklarını ve Türk insanına zararları olduğunu sık sık dillendiriyordu Hablemitoğlu. |
İddiaya göre Hablemitoğlu cinayetinin 6 ay öncesinde, İstanbul’daki Alman Konsolosluğu’nda, BND ve BKA çalışanlarının hazırladığı bir raporda -bu rapor merkezleri için hazırlanmıştı- Dr. Necip Hablemitoğlu’nun, Alman vakıfları ve Alman şirketleri üzerine yaptığı çalışmalar ve bunun kitap olarak Türk kamuoyuna sunulmasından rahatsız olduklarını üstlerine bildirir. Bu konuda bir önlem alınmazsa, muhtemel olarak Alman düşmanlığının tetiklenebileceği ihtimalinin göz önüne alınması gerekliliği en üst düzeydekiler tarafından belirtilmiştir. Bu rapora istinaden, BND bir talimat yazısı yollayarak,
Necip Hablemitoğlu’nun kitabının raflardan kaldırılması için BND ve BKA ajanlarının gerekeni yapmaları için talimat verir. Dr. Necip Hablemitoğlu’nun ağırlık verdiği başka bir konu da Alman Euro Gold firmasının Türkiye’de sürdürdüğü faaliyetlerdi ve buna karşı faaliyet gösteren BND organizeli çevrecilerdi. Bu çevrecilerin faaliyetlerinin ve protestolarının, Alman çıkarları doğrultusunda olduğunu iddia ediyordu ve bununla ilgili DGM’de dinlenmek üzere onun ifadesine başvurulmuştur. Necip Hablemitoğlu cinayetinden 3 gün önce Alman BND bağlantılı 9 kişilik GSG9 timi İstanbul’a gelmiş ve bu tim Atatürk Havaalanı’ndan diplomatik pasaportlarla giriş yapmışlardır. Aynı grup Hablemitoğlu cinayetinden iki gün sonra Türkiye’den çıkış yapmışlardır. Bu grup Türkiye’ye niçin gelmişti? Görevleri ve misyonları nelerdi? Bu grup hakkında niçin hiçbir soruşturma yapılmadı? Failleri Bulunamayan Dönerci Cinayetleri 2000-2006 yılları arasında 8′i Türk 1’i Yunanlı 9 yabancı esnaf Almanya’da öldürüldü. Katillerin Neo-Nazi terör örgütünün eylemleri olduğu iddia edildi. Neo-Nazi örgütünün Alman istihbarat kurumlarından biri olan Anayasayı Koruma Teşkilatıyla (BFV) bağlantısının çıkması olayı daha da ilginç hale getirdi. Almanya şimdi bu örgütlerin istihbarat bağlantıları ile ilgili soruşturma açıyor. Peki bu soruşturmanın sonucu da, yakılan evlerle ilgili soruşturmanın sonucu gibi mi olacak? 2 Şubat 2008′de Ludwigshafen’da bir evin kundaklanması sonucu beşi çocuk dokuz kişi hayatını kaybetmişti. Cenazeler Türkiye’ye getirildi. Saldırıyla ilgili görgü tanıkların ifadeleri sonradan değiştirildi. Ardından Almanya’nın hemen bütün bölgelerinde hatta Avusturya’da Türklerin oturduğu evler yanmaya başladı. Birileri evleri ateşe veriyordu. Yüzün üzerinde kundaklama olayı oldu ve bunlar kısa zaman içinde sistematik biçimde gerçekleşti. Ne var ki bu olaylarla ilgili tek bir fail yakalanmadı. Komisyonlar kuruldu, soruşturmalar yapıldı. Yüzden fazla saldırıya ilişkin hiçbir kanıt bulunamadı! Kameralarla donatılan şehirlerde bir kare görüntü ya da bir görgü tanığı tespit edilemedi. En sonunda Alman Federal Savcılığı soruşturmayı tamamladı. Savcı; “kanıt bulunamamıştır” dedi ve dosya kapatıldı. Eğer bu işin failleri bulunmaz ve perde arası aralanmazsa katiller Alman gizli servisleri tarafından kollanıyor demektir. Hem bulunsa bile ne olacak ki? Benzer bir olay Türkiye’de olsa ve 8 Alman öldürülseydi acaba dünya kamuoyunun tepkisi nasıl olurdu? Alman Bankaları Ekonomik Manipülasyon Yapıyor 2008 yılında dünya büyük bir ekonomik krize sürüklendi. Başta ABD’de olmak üzere Avrupa’da birçok önemli banka ve finans kurumu iflas etti. Başbakan Tayyip Erdoğan tam da o zamanlar yaptığı açıklamada krizin Türkiye’yi teğet geçeceğini söyledi. Önceleri kimse bu sözü ciddiye almadı. ABD ve Avrupa ülkelerinin ekonomileri ciddi açıklar verirken Türkiye bundan nasıl etkilenmezdi. Gerçekten de Başbakan Erdoğan’ın dediği oldu ve Türkiye krizden çok etkilenmedi. Ancak Türkiye’de kriz çıksın diye uğraşan çok kişi vardı. Bütün dünya Türkiye için “güvenli liman” benzetmesi yaparken 2008 yılında Alman Deutsche Bank ilginç bir değerlendirmede bulundu. “Türkiye’nin 90 milyar dolara ihtiyaç duyduğunu, aksi taktirde ekonomini batacağını” söyleyen Deutsche Bank bütün kafaları karıştırmıştı. 2001 krizinin sonlarına doğru bir diğer Alman Bankası Dresdner’de de farklı bir gelişme yaşanmıştı. Bu bankanın o dönemde ağırlıklı olarak Türk Merkez Bankası ile çalıştığı belirtiliyordu. Kredi mektubu sahibi olan gurbetçiler, Dresdner’e gidip istediklerinde hesaplarından para çekebiliyordı ve Dresdner, bunun masrafını alıyordu. İddiaya göre o dönemde Türkiye’ye para akışının önüne geçebilmek amacıyla gurbetçileri yakın takibe alan Dresdner Bank, yatırılan paralarla ilgili olarak ‘nereden buldun’ demeye başladı. Gerekli evrakı gösteremeyenlere ise büyük cezalar verildi. Türkiye’deki büyük bir medya grubuyla da bağlantısı olduğu iddia edilen Alman derin devletinin özellikle manipülasyon amaçlı faaliyetler içinde olduğu biliniyor. Ergenekon terör örgütü üyelerinin bir kısmının BND’yle yakın ilişkileri olduğu, hatta halen kaçak olan Bedrettin Dalan’ın Almanların himayesinde olduğu bilinen bir gerçek. Tüm bunlar bir araya gelince bu topraklar üzerinde Almanların ve yerli işbirlikçilerinin oynadığı oyunlar çok daha iyi görülüyor. |
(Cem Küçük, Şubat 2012
TÜBİTAK Fişleri Z.E.Ş.- Bizi kırmaz. Kız kardeşi E. satanist grup lideri, kontrol altında tutulmalı. S.A.- Kadın zaafı var. Romanya fotoğrafları elimizde. B.Ç.- Yunanistan’a eşi üzerinden bilgi sızdırır. L.Ö.Y.- Dinci. Merdiven altında namaz kıldığı tespit edildi. Fotoğrafları var. 2007-2009 yılları arasında TÜBİTAK‘taki 1048 personel; inancı, ideolojisi, zaafları vb. açısından tek tek fişlenmiş. Tırnak içinde yer verdiğim ifadeler bu fişlemeden. Ergenekon savcısının hazırladığı iddianamenin eklerine de girdi bu ifadeler. Yine ordu içinde bir çetenin işi! TÜBİTAK gibi gizlilik dereceli projeleri yürüten bir kuruluş içinde bu tür fişlemeler, dünyanın her yerinde yapılıyor. B.Ç. örneğinden yola çıkarsak; bu işin devlet açısından hayati önemi de var. Tabii bizdeki gibi fişlemeyi çeteler yapmadığı takdirde! TÜBİTAK andıcından çıkarılacak ana fikir ise; baskı altındayız, ırkçılık ve cinsel ayrımcılık hep başrolde. Fişlemeleri okurken; biri beyaz, diğeri siyah iki mahkumun kaçış öyküsünü anlatan Sidney Poitier ve Tony Curtis’li ‘The Defiant Ones’ filmi geldi aklıma. Türkçe’ye ‘Kader Bağlayınca’ diye çevrilmişti. TÜBİTAK andıcında bile aynı kaderi paylaşıyoruz! Birbirine en zıt noktalarda olsak bile. Baksanıza satanist kız kardeşe sahip olmak da, merdiven altında namaz kılmak da sakıncalı piyade olmak için yeterli. Yıl 2007, Türkiye’de bir insan, namazını saklı kılıyor, hem de merdiven altında. Ve başka bir adam, kız kardeşi satanist diye daha da kontrol altına alınıyor! Daha önce de yazmıştım; bu memleketten film senaryosu fışkırıyor. Her biri organik, sonuna kadar gerçekçi ve Oscar’a aday! Ama çekecek adam yok! (Mevlüt Tezel, Şubat 2012) |
Kuzey kibris Gercegi
Rauf Denktaş TSK’nın o dönemdeki komutanlarının ve Mümtaz Soysal, Şükrü Sina Gürel gibi isimlerin desteğiyle Kıbrıs üzerinden hazırlanan oyunun adı çözümsüzlüktü. Bu oyunun flaş ismi ise Rauf Denktaş’tı. İstediklerini elde ettiler. Kıbrıs Cumhuriyeti, Türkleri dışında bırakarak Avrupa Birliği üyesi oldu. Kısacası, Denktaş’ın bölünme üzerine kurduğu denklem hedefe ulaştı. 1950’lerde “Kıbrıs Türktür Türk kalacaktır” diye başlayan ve “Ya Taksim Ya Ölüm” sloganlarıyla devam eden oyunların arkasında Özel Harp Dairesi vardı. Özel Harp Dairesi’nin Türkiye’nin içlerine yönelik bir çok eylem hazırlığı da Kıbrıs’ta yapılmıştı. Kıbrıs, bir Kontgerilla üssü gibiydi. 6-7 Eylül saldırılarının bir “özel harp oyunu” olduğu sonradan yapılan itiraflarla netleşti. Rauf Denktaş’ın nasıl yönetime getirildiğini Kıbrıs konusunun askeri aktörlerinden Özel Harp Dairesi Başkanı emekli orgeneral Kemal Yamak ‘Gölgede Kalan İzler ve Söyleşiler’ adlı kitabında anlatır. Yamak, o dönemdeki Kıbrıs Türk Cemaati Başkanı Fazıl Küçük’ün tehdit edilerek saf dışı bırakılışını ve yerine Denktaş’ın getirilişini şüpheye yer bırakmayan bir netlik içinde ortaya koymuştur Kıbrıslı Türk Politikacı Fazıl Küçük KKTC Cumhurbaşkanı Derviş Eroğlu, yıllar önce Cumhurbaşkanı adayı olarak Denktaş’ın karşısına çıkmaya kalkıştığında başına gelenleri hatırlıyor musunuz? Çevresini kendi itirafıyla MİT ajanları sarmış, Ankara’ya çağrılıp uyarılmış, adaylıktan vazgeçmesi sağlanmıştı. Özel Harp Dairesi kurucularından emekli albay İsmail Tansu, anılarında, Kıbrıs’ta yürüttükleri özel harbi heyecanla anlatır. Rauf Denktaş’ın Kıbrıs’ı bölme ve yarısını Türkiye’ye bağlama yönündeki girişimler için en uygun eleman olduğunu belirtir. Onu Ankara’da Özel Harp Dairesi karagâhında eğitirler. Bu eğitim sırasında, silah talimi yaparken Denktaş’ın çekilmiş bir fotoğrafını da İsmail Tansu ‘Aslında Hiç Kimse Uyumuyordu’ başlıklı kitabının 104 sayfasında yayımlamıştı Derviş Eroğlu Kıbrıslı akademisyen Tözer Karafistan’ın “Cumhuriyet” başlıklı araştırma kitabında, Kıbrıslı bir muhalif gazetecinin ve Kıbrıslı bir muhalif parti liderinin başına gelen korkunç olaylar anlatılıyor: Cumhuriyet, 16 Ağustos 1960-23 Nisan 1962 tarihleri arasında Kıbrıs’ta yayımlanan ve iki toplum arasında barışçı çözümü savunan ve iki taraflı provokatörleri teşhir etmeye çalışan bir gazetedir. O günlerde, camilerin bombalanması, muhaliflere yönelik suikastler gibi (bugün Ergenekon davasındaki örneklerinde gördüğümüz türden) provokasyonlar birer birer sahneye konulur. Önde gelen barış yanlısı Türk siyasetçiler öldürülür. Amaç ortak bir çözümü engellemek ve iki toplumu birbirine düşman etmektir. Cumhuriyet gazetesi, Kıbrıs Türk Halk Partisi bu gergin ortamın arkasındaki tezgâha dikkat çeken yayınlar ve açıklamalar yaparlar. Muhalif seslerin susturulmasına yönelik yayın yapan gazetelerden birisi de Denktaş’ın Nacak gazetesidir. Bir gece yarısı Cumhuriyet gazetesi sahibi avukat Ayhan Hikmet ve Kıbrıs Türk Halk Partisi Gelen Sekreteri Ahmet Gürkan, eşlerinin yanı başında maskeli kişiler tarafından öldürülürler Kıbrıs Cumhuriyet Gazetesi sahip ve yazarlarından olan Ahmet Gürkan 38 yaşında, Ayhan Hikmet ise 35 yaşında bir suikast sonucu öldürüldü. Yıllarca suikastın arkasında Rauf Denktaş‘ın olduğu söylendi durdu. İki toplumun bir arada yaşamasını savunan etkili bir siyasi güç, bu şekilde bertaraf edilmiştir. Gazete ve parti kapanmış, birçok insan can korkusuyla Kıbrıs’tan kaçmak zorunda kalmıştır. İkisi de avukat olan bu iki aydının “Rum yanlısı” olduğu, Türkiye’de yayımlanan gazetelerde dile getirilir. Kıbrıs’taki faili meçhul cinayetler, 90’lara kadar hep sürdü. Kıbrıs’ı bir “Özel Harp karargâhı” olarak tanımlayabiliriz. Türkiye’nin dünyadan soyutlanmasında Kıbrıs’taki çözümsüzlük önemli bir rol oynadı ve hâlâ da oynamaya devam ediyor. Rauf Denktaş’ın, Kıbrıs’ı bu hale getiren süreçteki yerinin seçkinliği, şüphe götürmeyecek şekilde açık. Demokrasi kavramına alerji duyanların, Türkiye’yi içine kapanık ve etkisiz bir ülkeye dönüştürmekten yana olanların, statükocuların, Ergenekoncuların, AB karşıtlarının Denktaş’a olan sempati ve ilgisini bugün daha iyi anlayabiliyorum. Gerisini anlamakta ise zorluk çekiyorum. (Oral Çalışlar, Ocak 2012) |
Pentagon ve Faiz Lobisi
ABD genelkurmayının ve savunma bakanlığının merkezi olarak bilinen Pentagon, 2009′dan beri “ekonomik savaş oyunları” tatbikatı da yapmaya başladı. Çünkü gelişmiş ülkeleri ezip geçen 2008 mali krizinin ardından, artık ülkeleri tanklarla, toplarla, uçaklarla bombalamak yerine mali ve ekonomik olarak çökertmek çok daha etkili hale geldi. Çünkü ABD genelkurmayı, en güçlü bilinen ülkelerin 2008′de yaşanan mali depreminde nasıl kolayca çöktüğünü çok iyi gördü. Peki Pentagon bu ekonomik savaş oyunlarını nasıl kurguluyor ve uyguluyor? Oyunlarda, öncelikle ülke ekonomilerinin faiz hadleri, döviz kuru savaşları çıkarılarak istenen yöne sevk ediliyor. Bir ülkenin döviz kuruna yapılan spekülatif ataklar, o ülkenin faizlerini yükseltmesine neden oluyor. Ve yükselen faizler, ülke parasını aşırı değerlendiriyor. İthalat ucuzluyor, ihracat yapmak kârlı olmaktan çıkıyor. Böylece o ülkede yatırımlar, döviz kazandırmayan alanlara yöneliyor. Dolayısıyla kaynak dağılımı bozuluyor. İşsizlik çoğalıyor. Ürettiğinden fazla harcadığı için, aşırı borçlanan ülkeye istenilen yaptırılıyor! Ayrıca Pentagon, dünya para sistemini çökertecek savaşlara karşı da ön hazırlık yapıyor. Dünya para sistemi çöktüğü takdirde, ülkelerde çıkacak toplumsal olaylar ve bunların nasıl giderileceği araştırılıyor. Eğer dünya para sistemi çökerse, çöken sistemin yerini alacak mekanizmanın ve bundan kolayca sıyrılacak ülkelerin analizlerini yapıyor. Gelelim Pentagon’un dünya para sisteminin çökmesi oyununa hangi ülkeleri dahil ettiğine. Savaş oyunlarında Almanya, Avrupa’da en çok altın rezervine sahip ülke olarak tespit ediliyor. Ardından Euro Bölgesi dünyanın en yüksek altın rezervine sahip para sahası olarak belirleniyor. ABD, Çin, Rusya ise bunların ardından geliyor. Çünkü dünya para sistemi çöktüğünde altın sistemi geri geleceğinden, Rusya, Çin, Hindistan merkez bankaları son yıllarda sürekli altın almaya başladılar bile. İşte alınan bu altınlar Pentagon tarafından sürekli izleniyor ve dünya para sistemi çöktüğünde kimin ne durumda olduğu ve olacağı kontrol altında tutulmaya çalışılıyor. Niye? Çünkü elinde yeterli altını olmayan ülkeler para sistemi çöktüğünde istedikleri ticareti yapamaz hale gelecekler. Altını olanlar ise dünyanın yeni para sistemini belirleyecekler. Peki niye anlattık bütün bunları? Türkiye’de hâlâ, “faiz lobisi söyleminden bir şey anlamıyoruz. Bu tür lafları reddediyorum” diyenler var. Bu kişiler ya dünyadaki olayları izlemiyor ya da faiz lobisinin hizmetlileri olarak davranıyor. Hatırlayın. Bugün faiz lobisinden bir şey anlamadığını söyleyenler, 2008 dünya krizinde, “IMF’den 35 milyar dolar alınmazsa Türkiye batacak” diyenlerdi. Eski gazeteleri karıştırın bunların aynı kişiler olduğunu görün. Bunların o gün amaçları, IMF’den alınacak paranın belli sermayedarlara aktarılmasını sağlamaktı. Ama hükümet bu lobiye karşı çıktı ve IMF’den para almayarak vatandaşın soyulmasını engelledi. Böylece ekonomi daha iyi duruma geldi. Bugün Pentagon bile ekonomik savaş oyunları tatbikatı yaparken, bu insanlar şimdi de çıkıp faiz lobisinin olmadığını söyleyebiliyorlar. Bir yerlere hizmetin bedeli olsa gerek diye, doğrusu insanı kuşkulandırıyor bu söylemler. (Süleyman Yaşar, Sabah, 2012-01-23 Obama’nın Delikli Edebiyatı Barack Obama‘nın ABD başkanlığına seçilmesi tüm dünyada yeni beklentilerin oluşmasına neden oldu. Dünyanın en zengin ülkesi fakirlerin umudu aline geldi. Çünkü Obama’yı kendilerinden biri olarak algıladılar. Büyük bir ABD dergisinde Obama’nın bir fotoğrafı yayınlandı. Bir Amerikalı gibi ayaklarını masanın üzerine uzatmıştı ve bu haliyle onu kendilerinden biri sayanlara benzemiyordu ama ayakkabılarının altı delikti. Kendimi hakarete uğramış gibi hissettim. ABD’de ayakkabıları delik sıradan bir insanın bile zor bulunacağını düşündüm ama o fakirliği simgeleyen delik ayakkabılarla poz vermişti. Bunun bir stüdyo çekimi olduğu ve imaj yaratmak için çekildiği belliydi. Artık karşımdaki bir kişi değil bir imajdı ve hemen Obama’yı atlayıp arkasındaki gücü ve ne yapmak istediğini düşünmeye başladım. Delik ayakkabılar bir ayrıntı mıydı yoksa başkanın kendisi de bir vitrin malzemesi miydi? |
Biz bu resmi çok gördük: Halk kahramanı siyasetçiler ve fakirlik edebiyatları
Obama seçilince köklerinin bulunduğu Kenya çok sevindi ve ABD başkanının bu ülkeyi ihya edeceği beklentisi oluştu. Eğer bu beklenti doğru olsaydı her biri dünyanın bir bölgesinden gelen Amerikalılar ya kökenleri birbiriyle savaşınca kavgaya tutuşur, ya da müttefiklerse barış içinde olurlardı. ABD’nin Kenya’ya ilgi duyması Obama nedeniyle olmayacaktır. Zaten Kenya ABD’nin Afrika’daki üssü gibidir. Öcalan’nın Türkiye’ye getirilişini hatırlayın. Kenya’da yakalanmış ve bize teslim edilmişti. Bir kişinin bir ülkeye sığınması için ya o ülkede örgütlenmiş olması ya da .yönetimin bu kişiyi desteklemesi gerekir. Oysa zenci Kürt olmadığı için burada örgütlenmiş olamaz, ülke yönetiminin Öcalan’la ilgilenmesi için hiçbir neden yoktur. Kenya ABD’nin Afrika’da en etkin olduğu ülkedir ve bu nedenle operasyon burada gerçekleştirilmiştir. Buradan yola çıkarak Öcalan’ın buraya kendi isteğiyle gitmediği sonucuna da varabiliriz. Afrika, önümüzdeki dönemde, büyük güçlerin en çok ilgilendiği yer olacaktır. Şu anda herkes tek değerli malın petrol olduğunu düşündüğü için petrol sahalarıyla ilgilenmekte ve bunun dışındaki zenginliklerle ilgilenmemektedir. Oysa Afrika geleceğin tarım alanıdır ve insanların en temel ihtiyaçları tarımdan karşılanır. Açlık ve hastalıkla nüfusu iyice azalan bu kıta büyük tarımsal fazlalık verecek potansiyele sahiptir ve özellikle Çin burada yer tutmak için uğraşmaktadır. Altı delik ayakkabı giyen, Müslüman kökleri olan, Afrikalı ile akraba olan Obama Hangi kimliği ile ön plana çıkacaktır? İslam dünyası petrol değerli olduğu sürece ilgi odağı olacaktır, Eğer enerjide dönüşüm yaşanırsa kimse onlarla ilgilenmeyecektir. Bana göre dünyadaki yeni düzen bu yönde oluşmaktadır. Obama’nın Müslüman geçmişi onlara düşman sayılmasını engellemek için kullanılabilir ama asıl önemlisi Afrika için bir dost ve umut olmasıdır. Afrika’dan söz açılmışken Somali’deki korsanları göz ardı edemeyiz. Yakında birisi düzen sağlama görevini üstlenecektir ve bu Afrika’nın kapısından girmek anlamını taşıyacaktır. (Star, Mahir Kaynak) |
Reyting Sistemi Nasıl İşliyor?
Son günlerin en önemli sorunlarından biri olan reyting tartışmaları, bugüne kadar göz ardı edilen bazı gerçeklerin şimdilik gün yüzüne çıkarılmasına yetmiş gözükmüyor. Tartışma kamuoyuna sadece sıradan bir reyting manipülasyonu gibi yansıdı. Oysa mesele bu kadar basit değil. İsmail Kizir meselenin bir boyutunu bir süre önce, tumgazeteler.com’da “Reytinglerde Mossad parmağı” başlıklı yazısında kaleme almıştı. Kizir şimdi de, “Reyting operasyonu: MOSSAD operasyonu!” başlıklı, önemli bilgilere yer veren benzer bir yazı daha kaleme aldı. Bizde yazılmışları tekrarlamak yerine, meselenin başka bir boyutunu ele alalım. Türkiye enflasyon, trafik canavarı, reyting canavarı gibi aktif ‘terör’faaliyetlerinin en merkezinde yer alan bir ülke. Elbette sadece Türkiye değil, neredeyse tüm dünya. Bu terörlerden enflasyonla ilgili iyimser rakamlar konuşuluyor. Yorumların ne kadar gerçek olduğunu, küresel para terörüne vakıf insanlara bırakmak gerekiyor. Ama son birkaç yıldır, oyun daha fazla derinleşmişe benziyor. Batının halen yaşamakta olduğu krizin en büyük faturasını, Çinlilerin ödeyeceğinden kuşku yok. Bu nedenle, Çin’e ‘bizi ayakta tut, yoksa altımızda ezilirsin’ diyorlar. Para teröründe bazı ülkelerin dış borçlarını vermekle yetinerek, reyting terörüne dönelim. İngiltere 9 trilyon dolar, Fransa 5 trilyon, Almanya 4,9 trilyon, Hollanda 2,5 trilyon, İtalya 2,5 trilyon, İspanya 2,4 trilyon, İrlanda 2,3 trilyon, Belçika 1,3 trilyon, İsviçre 1,2 trilyon, İsveç 1 trilyon, Yunanistan 557 milyar, Danimarka 607 milyar, Norveç 558 milyar, Portekiz 537 milyar, Avusturya 809 milyar, Polonya 276 milyar, Finlandiya 383 milyar olmak üzere, Avrupa’nın 40 trilyon dolara yaklaşan bir dış borcu var. IMF verilerine göre; dünyanın toplam GSH’sı 61 trilyon dolar. Avrupa’nın iç borçlarını da eklediğinizde toplam borcu, dünyanın yıllık gayri safi hâsılasına eşit. Amerika, Japonya, Kanada, Avustralya gibi yüksek borçlu ülkeler de eklenirse, ülkelerin dış borçları akıl almaz boyutlara ulaşıyor. Mesela, yeni doğan her İrlandalı çocuk 503 bin, her İsviçreli 153 bin, her Hollandalı 147 bin, her İngiliz bebek de 147 bin dolar borçla gözünü açıyor dünyaya. Kısaca parasal terör böyle… Peki, birkaç istisna hariç her ülke borçlu ise alacaklılar kim? Asıl kritik soru bu olsa gerek. Hemen her ülkenin alacaklısı, farklı bir ülke veya banka gibi gösteriliyor. Oysa dünyadaki bütün insanların borcu, sadece beş kişiye… Çoğunluğu ise İngiltere’deki R ile Amerika’daki R’ye. Onlarca trilyon dolarlık servetlerine karşın, bu iki R ailelerinin soyadını taşıyan hiç kimse zenginler listesinde yer almaz. Çünkü bunlar varlıklarını, kurmuş oldukları onlarca vakfın üzerinde göstererek; hem isimlerini gizlerler, hem de vergi muafiyeti elde ederler. Öyle bir sistem inşa etmişler ki, -sanki- asıl alacaklıyı ortaya çıkarmak sanıldığı kadar kolay değil. Fakat küresel şeytanî düzeneği biliyorsanız şayet meseleyi çözmek sanıldığı kadar da zor olmuyor. |
Toplumun süt annesi, eğiticisi ve bakıcısı durumundaki medya ya da özelde televizyonlar ve buradaki reytingler, sadece 3-4 milyar dolarlık pastadan pay almak kadar basit bir amaca mı hizmet eder? Yoksa asıl amaç, programlarla enkaza dönüştürülen ve yerine yenisi inşa edilen toplum zihni olmasın sakın?
Her şey televizyon patronları veya yöneticilerinin sadece reklam pastası paylaşımı kadar basit olsaydı, mesele çoktan çözülmez miydi? Türkiye’de reyting ölçümlerini 20 yıla yakın AGB adlı bir şirket yapmış. Bu isim yıpranınca, devreye TNS adlı firma girmiş. Bu iki firma, WPP Group adlı yapıda birleşiyor. Yani adları farklı, patronlar aynı. ABG ve TNS’nin çatı firması AC Nielsen şirketi, 1923’de Arthur Charles Nielsen tarafından Chicago’da kurulur. Sonra ‘pazarlama enformasyonu’ alanında çalışan AC Nielsen ve Nielsen şirketlerine, ‘iç istihbarat’ alanında çalışan Net Ratings ve Buzz Metrics şirketleri eklenir. Grubun Billboard, The Hollywood Reporter ve Adweek gibi fuarları ve ticari yayınlar şirketlerine, son olarak Nielsen Media Research (NMR) eklenir. NMR medya enformasyonu faaliyetinde bulunur. Tüm dünyada faaliyet gösteren NMR, merkezini 1999’da Hollanda’ya taşır. Halka açık olmadığı için kamuoyunca pek bilinmezler. İster eski reyting ölçümcüsü AGB, ister yeni reyting ölçümcüsü TNS, isterse de çatı yapı WPP’de, Bilderberg’den CFR’ye kadar yok yok. Kanuni gibi Osmanlı’nın en önemli Sultanı, onun vezirleri ve paşalarını gayri meşru bir hayat yaşarmış gibi gösteren, saraydaki tüm kadınların göğüslerini olabildiğince açık sunulup, entrika ve cinayetlerin hat safhada olduğu şeklinde bir sunumla, toplumsal hafıza ve bilinçaltını kirleten ahlaksız bir diziyi veya onun bunun suçu ne, onun nesi bunun neresinde diye abuk subuk isimli, her anı birbirini aldatma, tecavüz şeklinde devam eden cinsel sapkınlık aşılayan dizileri, hem finanse etmek hem de çok izleniyor göstererek, herkesi izlemeye davet etmekten daha stratejik ne olabilir? Acaba kendi değerlerini ve ecdadını aşağılayan dizilere izin veren kaç ülke çıkar dünyada? Mustafa Kemal’le ilgili iki yapımdaki içki meselesinde kopan fırtına; Fatih, Yavuz, Kanuni, Abdulhamid olunca neden kopmaz? Ben seyretmiyorum demek yeterli mi? Ünlü yönetmen Osman Sınav, “Reytingleri kontrol eden ülkeyi kontrol eder” demiş. Sınav’ın gördüğünü; MİT, RTÜK veya bilumum Ankara 20 yılda görememişse diyecek söz kalmaz elbet. Son günlerdeki tartışmaları bir yana, TRT’nin başarılı Genel Müdürü İbrahim Şahin, “Reyting’lerin kontrolü, sahibi bile tam belli olmayan şirketlerde” demiş. Bizde bu ortaklığın karmaşık haritasını ortaya koyarak, meselenin kavranmasına katkı sunalım. İşte, ekranlarda ne yayınlanacağını, kimin kime sponsorluk yapacağını, kimin ne izleyeceğini belirleyen yapının ortaklık ve ilişki haritası: (Kemal Özer, 28.12.2011) |
Reytingleri kontrol eden ülkeyi kontrol eder
25 şirkete eşzamanlı yapılan operasyon gündeme bomba gibi düştü. Bunu görünce, okuyucularımıza, “Reytinglerde MOSSAD parmağı” özel haberini hatırlatmadan edemedim. Bilindiği gibi bir kaç sene evvel, reyting tartışmaları almış yürümüş, biz de bu konuyu derinlemesine bir şekilde incelediğimizde, MOSSAD izine rastlamış ve özel bir haber yapmıştık. Daha sonra, TRT Genel Müdürü İbrahim Şahin, yaptığı yazılı bir açıklamada, “Reyting’lerin kontrolü sahibi bile tam belli olmayan şirketlerde” diyerek, haberimize atıfta bulunmuştu ve bunu da haberleştirmiştik. Henüz, operasyonun tam detayları elimize gelmedi. Görünen o ki, operasyon AGB’ye yapılmış. Fakat, hemen aşağıda tekrar yayımladığımız yazımızı dikkatlice okursanız, oyunun devam ettiğini, AGB’den sonra reyting ölçümlerini halihazırda yapan şirket TNS’in sahibinin aynı şirket olduğunu göreceksiniz: WPP! Bakalım TNS’in üzerine de gidebilecekler mi? İşte birkaç yıl evvel yaptığımız, yüzbinlerce kişi tarafından okunan, yüzlerce internet sitesi tarafından alıntılanan ve TRT Genel Müdürü’nün resmi açıklamasında atıf yapılan o haber: TİAK nedir Herşeyden önce, TİAK nedir bilmeyenler için kısaca açıklayalım istiyoruz. TİAK, Televizyon İzleme Araştırma Kurulu IAA Uluslararası Reklamcılık Derneği şemsiyesi altında 1992 yılında oluşturulmuş Reklam verenler, Reklamcılık ve TV yayın kuruluşları katılımıyla oluşturulmuş bir Birleşik Endüstri Komitesidir. Bu komitenin ana amacı tüm ülkedeki binlerce işverenin milyarla ifade edilen reklam bütçeleri en etkin biçimde kullanması, pazarlama politikalarına yön verebilmesi, reklam ve medya ajanslarının doğru hedef kitlelerine ulaşabilmesi, ülke ekonomisinin yaşam kanallarından reklam ve pazarlama endüstrisinin gelişmesine hizmet etmektir. Komite, sistemin işleyişini ve verileri kontrol eden denetçiyi de atamaktadır. AGB`nin tepki alması üzerine, açtığı son ihale ile atadığı denetçi TNS Piar dır. TRT Genel Müdürü`nden Türkücü İbrahim Tatlıses`e hatta sokaktaki simitçiye kadar herkesin hışımla üstüne gittiği AGB, artık reyting ölçümünde söz sahibi değil… Reyting ölçümlemesi için yaklaşık 20 yıl aradan sonra Televizyon İzleme Araştırma Komitesi(TİAK) tarafından düzenlenen ilk ihaleyi kazanan TNS Piar, böylece AGB`nin 20 yıllık tartışmalarla ve `şaibe` söylentileriyle yıpranan iktidarına da son verdi… Peki ama 3,3 milyar dolarlık reklam sektöründe yaklaşık 1.8 milyar doların paylaşılmasındaki tek ölçüt olan reyting ölçümleri bu yeni dönemde nasıl yapılacak? İhale süreci nasıl gerçekleşti? TNS Piar, 20 yıllık AGB`nin elinden ihaleyi nasıl söküp aldı? Ya da gerçekten aldı mı? Bizler bir oyunun parçası mıyız? İşte tüm bu soruların cevabını tümgazeler.com olarak araştırdık ve ortaya gerçekten de düşünülmesi gereken bir tablo çıktı. Şimdi bu tabloyu sizler için sunuyoruz. Şimdi biraz geçmişe dönelim Önce bu ihale sürecini kısaca hatırlayalım isterseniz. Pazarlama sektörünü yakından takip edenlerin hatırlayacağı üzere, TİAK uzun zamandır yerden yere vuruluyor. İbrahim Tatlıses ölçümlerin manipüle edildiğini haykırdı. TRT Genel müdürü elinde denek listesi ile “Gizli olması gereken denek listeleri ortalarda dolaşıyor. TİAK`ın ölçümleri artık güvenilmezdir” diyerek basın toplantıları düzenledi. Pek çok yapımcı ve yönetmen, TİAK`ı eleştiri bombardımanına tuttu. |
Televizyon kanallarının büyük çoğunluğu, 1.8 milyar doların paylaşılmasındaki tek ölçüt olan reyting sisteminin patronları AGB ve TİAK`a isyan etti.
Bu son tartışmalar her defasında canla başla AGB`yi savunan TİAK içinde bardağı taşıran son damla olmuş ve TİAK AGB`nin yanı sıra GFK ve TNS PİAR`ın da katılacağı bir ihale düzenleyeceğini duyurmuştu. İşte o ihale geçtiğimiz günlerde sonuçlandı ve dünyanın 34 ülkesinde yıllardır reyting ölçümleri yapan TNS Piar reytinglerin yeni patronu oldu. TİAK`ın açtığı ihaleyi kazanan TNS Piar adlı şirket 2011 yılından itibaren TV ölçümleri yapacak. Ancak söz konusu reklam sektörünün neredeyse tümünü etkileyen böylesi önemli bir ihale olunca, tumgazeteler.com olarak, ihalenin perde arkasını araştırmadan duramadık. Şimdi konuyu kısaca böyle hatırladıktan sonra gelelim TNS Piar`a. Reytinglerin yeni patronu: TNS PİAR Piar araştırma 1975 yılında kurulmuş Türkiye`nin ilk araştırma şirketlerinden biridir. 1994-2000 yılları arasında Piar, dünyanın önde gelen araştırma gruplarından biri olan TNS`nin modelli çözümlerinin Türkiye lisansörü olmuş, ek olarak 1997 yılından beri devam eden “Türkiye basın izleme araştırmasını da yine bu yakın ilişkinin bir sonucu olarak Piar-TNS konsorsiyumu yapmaya hak kazanmıştır. TNS PİAR, 2000 yılından bu yana 80 ülkede 15.000`den fazla çalışanı ile faaliyet gösteren TNS grubuna ait bir kurum olarak özellikle tüketici, finans, teknoloji, sağlık, otomotiv, medya, perakende sektörlerinde ve sosyal siyasi araştırmalarda uzmanlaşmış ekipleri ile faaliyetlerini sürdürmektedir. TNS grubu, 29 Ekim 2008 tarihinde sonuçlanmış bir anlaşma çerçevesinde WPP`nin bilgi, iç görü ve danışmanlık bölümü olan “Kantar Grup”un bir parçası olmuştur. Kantar Grup, yani KMR. Püf noktası: Eski ölçümcü AGB ile yeni ölçümcü TNS`in sahibi aynı! Buraya kadar her şey normal. Şimdi sürekli ismi geçen WPP`yi bir tanıyalım. WPP, dünyada 106 ülkede iletişim hizmetleri alanında faaliyet gösteren bir şirketler Grubudur. Grubun şirketleri reklam, pazarlama veri hizmetleri, öngörü ve danışmanlık, halkla ilişkiler ve kamu işleri alanlarında faaliyet göstermektedir. Nielsen ise; ACNielsen aracılığıyla pazar konumları ve pazarlama enformasyonu alanında, Nielsen Media Research aracılığıyla medya enformasyonu alanında, Net Ratings ve Buzz Metrics aracılığıyla çevrimiçi istihbarat sektöründe, Billboard, The Hollywood Reporter ve Adweek aracılığıyla ticaret fuarları ve ticari yayınlar alanlarında faaliyet gösteren uluslararası bir enformasyon ve medya şirketidir. Halka açık olmayan Nielsen`in merkezi New York da bulunmaktadır. Şirket, 100`den fazla ülkede faaliyet göstermektedir. Nielsen, Türkiye`de Nielsen Araştırma Hizmetleri Ltd. Şti. (Nielsen Türkiye)`yi ve AGB Türkiye`yi kontrol etmektedir. Bu şirketlerden sadece AGB Türkiye, televizyon izleyici ölçüm hizmetleri (TAM hizmetleri) pazarında faaliyet göstermektedir. AGB Türkiye, AGB NMR tarafından kontrol edilmektedir. AGB NMR`ın kontrolünde Nielsen, WPP ile %50-50 ortaklığa sahipti Bu şirketlerin haricinde AGB NMR`ın %50 hissesi WPP`ye aittir. AGB NMR, Nielsen ile WPP arasında 28.02.2005 tarihinde imzalanan Ortak Girişim Sözleşmesi ile %50-50 ortaklık seklinde oluşturulmuş bir girişimdir. Şirket, AGB Türkiye`yi kontrol etmekte ve TAM hizmetleri pazarında faaliyet göstermektedir. TAM hizmetleri, ulusal çapta aralıklarla veya sürekli olarak yapılan televizyon izleyicisi tahminlerini kapsamaktadır. Yani TİAK`ın çok iyi bildiği gibi TNS firması 2008 yılında AGB`nin de bağlı olduğu WPP grubu tarafından satın alınmıştır. Özetle görülüyor ki her iki şirkette WPP grubuna bağlıdır Mossad bağlantısı AGB`nin eski sahibi, basın kralı olarak bilinen ve dünyada sayısız yayın organından oluşan dev bir kartelin sahibi Robert Maxwell idi. James Bond filmlerine ilham kaynağı olan, şaibeli ölümüyle beraber pek çok sırrı ve tartışmayı ardında bırakan Maxwell`in MOSSAD ajanı olduğu yolundaki iddialar hala canlılığını koruyor. |
Yahudi medya patronu Robert Maxwell, 1991 tarihinde esrarengiz bir şekilde denize düşerek ölmüştü.
WPP`nin sahibinin ise, İngiliz Yahudiler listesinde rastladığımız bir isim, Martin Sorrell olması, TİAK`dan Nuri Çolakoğlu ve AGB`nin başındaki isim Kadriye Arzu Eder`in de musevi asıllı olmaları, bize manidar geliyor. Yeni Dünya Düzeni ve Aktörleri Yeni Dünya Düzeni! Bu kavram Batılı liderlerin, dünyanın efendiliğine soyunan çokuluslu şirket yöneticilerinin, NATO liderlerinin, Birleşmiş Milletler genel sekreterlerinin ağızlarından düşmüyor. Sık sık Yeni Dünya Düzeni’nde yeni bir aşamada olduklarını beyan ediyorlar. Dünyayı saran bir ağın temsilcileri gibiler. Sözbirliği etmişler. Hepsi aynı örgütün üyesi, yandaşları hep aynı kişiler, hedefleri aynı ülkeler. Savaşların da, dünya ticaretinin de, barış heyetlerinin de, medyanın da iplerini onlar çekiştirmekteler. Nedir bu Yeni Dünya Düzeni? Bu düzeni hedefleyenler kimler? Yeni bir Hitler mi özlemekteler? Malum, onun sloganı da yeni nizamdı! Yeni bir dünya düzeninde Türkiye’nin yeri nerede? Yeni dünya düzenciler! Gizli örgütler ve gizli hedefler. Ve onların planları çerçevesinde ezilen bizler. Son yıllarda haberlerde, işyerlerinde, üniversitelerde, konferanslarda kulağı tırmalayan içi boş kavramlar havada uçuşuyor. Kavramlar “açılım” diyor, “değişim!” diyor, “diyalog” diyor, “terörle savaş” diyor, “küresel ekonomi” diyor, “demokrasi” diyor. Bunlar beyninize kazmana kadar televizyonlardan, radyolardan basından servis ediliyor! Bu sözcükler Yeni Dünya Düzeni’nin terminolojisidir! Emperyalizmin yeni dilidir! Dünyanın köşe başlarını tutan kerliferli adamlar, ekranlardan, manşetlerden bizi Afganistan ve Irak’taki terörle korkuttular. Sonra o ülkelere ordularını yolladılar. Bugüne kadar görülmemiş bir kıyıma imza attılar. Bir kez daha büyük paralar kazandılar. Şimdi, tarih boyunca oynadıkları bir oyun daha ekranları kapladı. Bir kriz yarattılar, kapitalizm krizsiz olamazdı! Amerika Eski Dışişleri Bakanı ve CFR’nin en önemli görevülerinden biri Henry Kissinger. Şubat 2009′da verdiği bir röportajda “Kriz var evet, ama 1945′te de vardı,” diyordu. “O zamanki kriz, bize bir fırsat yarattı. Krizin içinden NATO çıktı. Fırsatlar her zaman krizlerden doğarlar!” Kissinger, krizde fırsat görüyordu. Dünya halklarını yere vuran kriz, o ve aynı kulüpten olanlar için bir fırsat kapısı! O, Yeni Dünya Düzeni’ni hedefleyenlerden biri. 60 yıldır politikanın içinde ve emperyal amaçlar güden örgütlerin zirvesinde. Diyor ki: Dünyayı kendi felsefemize getirmek için biraz daha zamana ihtiyaç var. Globalizm kazanacaktır. Bakın terör sınır tanımıyor! Ekonomi de öyle! Kriz de! Tarihin bu döneminde tüm ülkeler kendi çıkarlarını uluslararası çıkarlarla aynı yörüngeye sokmaya çalışmalı! Ne anlıyoruz? Terör var ve yayılıyor. Mücadele için tek bir yol var, küresel olmak! O nasıl olacak? Uluslararası çıkarlara uygun davranarak! Peki uluslararası çıkarlar kimin çıkarları? Bu çıkarları temsil edenler kimler? Uluslararası çıkarlar kime hizmet ederler? Ulusların arasında ve kılcal damarlarında dolaşan çok uluslu şirketlere mi? |
Yeni Dünya Memurları
İşe uluslararası kişiliklerle başlayalım. Dünyanın köşe başlarında yer alan kişiliklere bir bakın. Yıllardır hep aynı isimlerin değişik pozisyonlarda boy gösterdiklerini fark edeceksiniz. O anlaşılmaz sözcükleri beynimize zerk eden küresel karakterler onlardır. Bir gün petrol işindelerdir, sonra cumhurbaşkanı olurlar derken siyasi arabulucu olarak karşınıza çıkarlar. Mesela Condolezza Rice, Chevron petrol şirketinden gelir, Amerika’nın Dışişleri Bakanlığına yükselir. Clinton ki Rockefeller evlilik dışı oğlu olduğu iddia edilir, Arkansas valiliğinden Amerikan cumhurbaşkanlığına gelmiştir. Dick Cheney, petrol ve silah tüccarlığından gelip devleti yönetmiştir. Zbignievv Brzezinski, bir dönem Amerika’nın Ulusal Güvenlik Konseyi danışmanıydı. Amerika’nın en ünlü akademisyeniydi. Şimdi Obama’nın tüm söylemlerinin mimarı. Avrupa’ya bakalım. Mesela Tony Blair, bir önceki İngiltere Başbakanı, bugün Ortadoğu Dörtlü Komisyonun başında. Dörtlü komisyon bir anda Ortadoğu’nun kaderi için ortada! Nereden ortaya fırladı? Perde arkasında kimler var. Hangi uluslararası çıkarları kollamaktalar? Gazetelerde okuyup geçtiğimiz bu ve benzeri örgütler kimler tarafından yönetilmekteler? Sorular bunlar! Bernard Kouchner, bir dönem Kosova’da Birleşmiş Milletler Yüksek Komiseri, bugün Fransa Dışişleri Bakanı. İngiltere Liberal Parti Başkanı Paddy Ashdown, 2004′te Birleşmiş Milletler adına Bosna’nın kralı! Bugün İngiltere’yi Amerika’ya bağlayan zincirin en önemli halkası. |
Kemal Derviş!
Yakından tanıdığımız bir başkası: Kemal Derviş. Bir zamanlar Dünya Bankası’ndaydı. Birden bire Türkiye’de Ekonomi Bakanı ve siyasi deprem yaratan kişilik olarak karşımıza çıktı. Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne havadan indi, 15 günde “uluslararası çıkarlar” gereği onlarca yasa çıkardı, sonra kayıplara karıştı. 2005′te Birleşmiş Milletler Kalkınma Örgütü’nün başına getirildi. Şimdi Amerikan politikasına yön veren düşünce kuruluşu Brookings Enstitüsü’nde. Brookings Enstitüsü, eski Dünya Bankası Başkanı Wolfensohn’un denetiminde. Yüzlerce örnek sıralanabilir. Bu adamların hepsi aynı kulübün üyeleri! Aynı örgütün değişik katmanlarında yer alıyorlar, aynı efendiye tapınıyorlar. Onlar küreselleşme diyen emperyal bir örgütün memurlarıdırlar! Gizli Örgütler ve Küresel Memurlar Onlar ve onlar gibi olanlar I. Dünya Savaşı sonrasında gizli elit bir teşkilat oluşturdular. İlk paylaşım savaşını yapanlar Paris’te masaya oturdular. Yıl 1919′du. Paris Barış Konferansı’nda dünyayı yönetmeye karar veren dev şirketlerin sahipleri ve büyük doğal zenginliklerin sömürücüleri çekirdek bir yapılanmayı ortaya koydu. Örgütün yönünü çizecek olan adam, Avrupa’nın en zengini Lord Rothshields‘di. Dünya imparatorluğuna soyunan bir aileydi Rothschild’ler. Güney Afrika madenleri de ellerinin altındaydı. Rodezya’yı, adım verecek kadar sömüren Cecil Rhodes da adamlarıydı. Avrupa demiryolları da onlarındı. Amerika da bankacılık sektörüne el koyan da onlardı. Patlayıcı yapan en büyük fabrikalar, tüm savaş oyuncakları da onlarındı. Hedefleri tarih boyu diğer istilacılardan farksızdı. Dünyaya el koymak istiyorlardı. Paris Barış Konferansı’nda alman karar iki yıl içinde olgunlaştırıldı. Dev şirketler bir araya getirildi ve 1921′de New York’ta Dış İlişkiler Konseyi CFR (Council on Foreign Relations) kuruldu. 1927′de Amerika’nın en zengin adamı Rockefeller de onlara katıldı. Dünyayı bir ağ gibi saracaklardı. Önce, 1954′te Bilderberg, Avrupa alt örgütü olarak ortaya çıktı. Bundan 20 yıl sonra 1973′te Amerika, Avrupa ve Japonya sermayesini birleştiren Üçlü Komisyon (Triletaral Commision) kervana katıldı. Kurdukları örgüt dünyanın her köşesine sızacak, Afrika’dan Asya’ya darbeler yapacak, işgaller gerçekleştirecekti. Planlar sonucunda halklar ölecek, şirketler büyüyecekti. Dünyayı ele geçirmeyi, dünya kaynaklarına hükmetmeyi ve tek dünya devletini hedefleyen bu küresel elit 70 yıldır karar mekanizmalarıyla oynuyor. Ulus devletlere karşı darbeler yapıyor. Kontrgerilla, Gladyo, terör teşkilatları kuruyor. CIA hapishaneleri inşa ediyor, adam kaçırıyor, Afrika’yı Ortadoğu’yu kana buluyor. Geçen yüzyıldan bugüne kadar, Dış ilişkiler Konseyi ya da Bilderberg veya onlara yakın bir örgütlenme içinde olmayan hiç kimse etkili bir pozisyonda görülemiyor. Silah sanayicileri de, petrol şirketleri de, uyuşturucu ticareti de onların denetiminde. Çok uluslu şirketlere ait beyaz eşyalar, yiyecek içecek markaları, deterjanlar, güzellik müstahzarları her ülkede uzun zamandır krallık ilan ediyor. Ülkelerin en kılcal damarlarına kadar giriyor. Çok uluslu hastaneler, çok uluslu okullar onları takip ediyor, çok uluslu askeri teçhizat, uçaklar, arabalar, traktörler sadece etrafınıza bir bakın! Çok uluslu şirketler her ülkeyi işgal ediyor! Dış İlişkiler Konseyi’nin yüzyıl başındaki önemli isimlerinden Paul Warburg “Her şey tek dünya devleti için!” diyordu. Siz “Her şey çok uluslu şirketlerin karı için” diye okuyun! Şöyle devam ediyordu: “Kim ne derse desin yakın gelecekte tek dünya devleti kurulacaktır. Tek sorun bunun, uzlaşmayla mı yoksa işgalle mi olacağıdır!” Tek dünya devleti! Global dünya! Dünyaya göz dikenlerin hedefi bu! Tüm dünya zenginlikleri bir avuç elitin kontrolüne girmeli! Her birey denetlenmeli ve çok uluslu şirketlerin çizdiği yolda köleleşmeli! Ülkeler, devletler tarafından değil küresel şirketler tarafından yönetilmeli! Örgütün en önemli isimlerinden Barack Obama‘nın akıl hocası, Amerika’daki adıyla perdenin arkasındaki adam Zbigniew Brzezinski özetliyor: “Ulus devletlerin bağımsızlık tanımı artık değişiyor! Uluslararası tekeller ve bankalar küresel ekonomiyi yönetiyorlar!” Teşkilatın bir başka önemli üyesi David Rockefeller, bu söylemin üzerine bir avuç umut atıyor: “Dünya devletini kurduğumuzda, dünya daha mükemmel ve istikrarlı olacaktır. Dünya bankerleri ve küresel elit, dünya halklarını özgürlüğe kavuşturacaklar!” |
Amerikalı gazeteci Jim Marrs anlatıyor:
Globalistler, tek dünya devletini hedefliyorlar. Dünya tek elden yönetilecek. Tek bir ordu olacak, tek merkezden yönetilen bir dünya ekonomisi olacak. Tek elden yönetilen eğitim ve sağlık sistemi olacak. Bu geniş anlamda kulağa hoş bile gelebilir ama işin aslı şu ki, biz bu fikre gizlice aldatılarak itiliyoruz. Bu gidişin sonunda bir Hitler’le karşı karşıya kalmayacağımızı kim söyleyebiliriz. Yeni bir Hitler! Ve dünyayı yöneten şirketlerin köleleri halklar. Herkesin izlendiği, dinlendiği ve kontrol edildiği bir düzen. Ulus devletler yerine finans birimleri var. İnsanlar mutlu ve özgür! Çünkü artık düşünemiyorlar. İşte insanlığın geleceği için Dış İlişkiler Konseyinin hayalleri bunlar. Dünyanın köşelerinde bu nedenle adamları var. Dünya Bankası’nın başında, IMF’nin yönetiminde, NATO’da, Birleşmiş Milletler’de konseyin seçtiği adamlar! Rasmussen dün Danimarka Başbakanıydı. Bugün NATO Genel Sekreteri. Kendisi tabii ki, Dış İlişkiler Konseyi’nin kıdemli bir üyesi. Bugün dünya bir kez daha krizin ve savaşların açılarıyla sarsılıyor. Dış İlişkiler Konseyi’nin önemli isimlerinden biri Samuel Huntington “Medeniyetler çatışacak!” diyor. Dünyayı büyük bir satranç tahtasına benzetiyor. Medeniyetler deyince, bir tarafa bir avuç seçkini, öbür tarafa Avrasya’yı koyuyor. Bir zamanlar düşman komünizmdi! Sovyetler şeytanın ta kendisiydi! Sovyetlerin çöküşünden sonra Batı’nın hedefine zengin İslam coğrafyası oturdu. Bugün bir İslam düşmanı, Rasmussen, konsey kararıyla NATO’nun başına geçiriliyor. Obama, “Afganistan Pakistan ilk hedefimizdir!” diyor. Orta Asya’ya hücum başlıyor. Pentagon haritalarında parçalanmış devletler var. Konsey’in Onursal Başkanı David Rockefeller bakın ne diyor: “Bugün dünyada 200 civarında olan devlet sayısı yakın gelecekte bine çıkacaktır. Dünyada ulus devletlerin modası geçmiştir. Gelecekte devletler, finans sektörü tarafından idare edildiğinde dünyaya barış ve huzur gelecektir. “ Planlarının ilk aşamasında Yugoslavya dağıtıldı, bir ülkenin bağrından sekiz ülke çıkarıldı. Ardından Sovyetler çöktü. Bu süreçte dünyaya 20′den fazla yeni ülke katıldı. Osmanlı İmparatorluğu’nun içinden de 25 devlet çıkmıştı. Her paylaşım savaşı ardından haritalarda yeni devletler beliriyor. Ve her paylaşım savaşından sonra konsey üyeleri zenginleşiyor. II. Dünya Savaşı’nda küresel elitin kazancı tavan yapmıştı. En Kârlı İş: Savaş! Nazilerin en büyük destekçisi Almanya’nın silah fabrikası Farben‘di. Savaşta büyük kâr etti. Peki bu şirketin ortağı kimdi? Rockefeller’e ait Standart Oil Company! Her iki şirket de savaşın üzerinden zenginleşti. II. Dünya Savaşı sonunda yüz binlerce insan hayatını kaybetti. Ama birileri kazanmıştı. Rockefeller savaşın sonunda yüzlerce milyon doları kasasına atmıştı. Savaş Amerika’ya 30 milyar dolara mal oldu. Bu para Dış İlişkiler Konseyi’nin denetimindeki Amerikan Merkez Bankası’ndan borç alınarak harcandı. Amerikan Merkez Bankası bir şirketti. En tepedekiler Dış İlişkiler Konseyi üyeleriydi. Her bir dolardan büyük kâr etmekteydiler. Amerikan bankacılık sistemi eşittir tefecilikti. Savaşlarda en çok onlar kazandı! Savaş sırasında New York’taki bazı bankalar kat be kat büyüdüler. Onlar Nazilerin paralarını aklıyorlardı. Bu bankalardan birinin başında Preston Bush adında bir adam vardı. Savaştan o da çok karlı çıktı. Daha sonra oğlu ve torunu da onun izinden gidecek, servetlerine servet katacaklardı. Tüm Bush sülalesi, CFR ve kafatası ve kemikler olarak bilinen ırkçı gizli örgütlerin üyesiydiler. Torun Bush 2001 ‘de, ikiz kuleleri bahane ederek Afganistan ve Irak’ı kana bulayacak, milyonlarca dolara el koyacaktı. Savaşlar çok kârlıydı! |
Bahaneler Yaratılır!
Savaşlar için geniş kitleleri ikna edecek bahaneler lazımdı. İlk dünya savaşında bir Amerikan gemisi feda edilmiş, gerekli bahane yaratılmıştı. II. Dünya Savaşı’na girebilmek için Amerika, Pearl Harbour’ın senaryosunu önceden yazmıştı. Vietnam’a girerken bahane Amerikan gemilerine saldırıydı. Ama daha sonra bu yalanlandı. Ortadoğu ve Orta Asya’ya girmek için de bir bahane lazımdı ve “yeni dünyacılar” 11 Eylül bahanesini ellerindeki medya çarkıyla halka sahneledi. Şimdi size “Uyarı Amerika” adlı belgesel bir filmden bir bölüm aktaracağım. Belgeselde film yönetmeni Aaron Russo ile yapılan bir telefon röportajına yer veriliyor. Russo, Rockefeller ailesinden Nicholas’la yakın dost. Aralarında geçen ve dostluklarını bitiren tüyler ürpertici bir konuşmayı şöyle aktarıyor: Tarih Kasım 2000. Yani 11 Eylülden 11 ay önce: “Bir gece beni aradı ve ‘bir şeyler olacak’ dedi. Afganistan’a gireceğiz, Hazar’dan boru hattı geçireceğiz, Irak’a gireceğiz, petrole kavuşacağız, oraya konuşlanacağız. Venezüella’ya gireceğiz.” diye devam etti. “Söylediklerinden ilk ikisi gerçekleşti. Bana gülerek ‘Oralara hiç bulamayacağımız birilerini aramaya gideceğiz.’ diyordu. ‘Terörle savaş’ lafını tekrarlıyordu. ‘Malum’ diyordu, ‘Terörle savaşı kimse kazanamaz! Ama bu bahane sana çok şey için imkân verir!’ gülüyordu. ‘Nasıl herkesi bu kadar saçma bir bahaneye ikna edebilirsin ki!’ diye sordum. ‘Medyayla!’ dedi. ‘Unutma bir şeyi çok tekrarlarsan herkes inanır!’ diye ekledi’.” 11 Eylül şokundan sonra dünyanın her tarafında onlarca bilim adamı bu anlaşılmaz olayı anlamaya çalıştılar. Kimse anlayamadı. Amerikalı araştırmacılara göre, medya, 11 Eylül’ü paketledi ve Amerikan halkına sattı. Gerçek ve yalan birbirine karışmıştı ve ikiz kulelerle ilgili tüm deliller karartılmıştı. Öyle ki, New York Belediye Başkanı Giuliani, deliller araştırılmadan binalardan geride kalan her şeyi ortadan kaldırmıştı. Olay yerinde inceleme yapılmasına imkân tanınmamıştı. Bir olay oldu bitti! Sonuç mu? Amerikan ordusu Afganistan’da ve Irak’taydı! |
Uyku ilaçları ve Küresel Planlar
El Kaide ve Usame bin Ladin, Rockefeller’in de dediği gibi hiç bulunamadı. Medya insanların beynine “El Kaide, Taliban, Terör, Savaş” kelimelerini kazıdı. Şimdi korku vardı. Yeni terör yasaları vardı, faşizan baskılar vardı. Adım adım ilerleyen senaryoya göre, büyük kriz kapıdaydı. Kriz küresel elite fırsatlar kapısı açacaktı. Dünyada boyun eğmeyen uluslar vardı, kriz bu ulusları yola getirecekti. Rockefeller’e göre Yeni Dünya Düzeni, topyekûn bir değişimle gelecek, küresel kriz bu değişimi tetikleyecekti! 1994′te şöyle diyordu: “Küresel bir değişimin eşiğindeyiz! Beklentimiz tam zamanında gelecek bir bunalımdır. Uluslar Yeni Dünya Düzenini o zaman mecburen kabul edeceklerdir!” Küresel güç odaklan işte açıkça söylüyorlar. Halk onları duyuyor mu? Mümkün değil. Onlar medyayla uyutuluyorlar. Bunların farkından olan aydınlar susturuluyor, baskı altına alınıyor korkutuluyorlar Osama bin Laden’in Öldürüldüğü Söylenen Ev – Pakistan – 2011 Yeni Dünya Düzeni’ni hedefleyenler bir piramidin en tepesindekiler. Şeytani planlarını herkesin yararına görünecek şekle getirip ambalajlıyorlar. Medya televizyon, radyo ve gazetelerin denetimini ellerinde tutuyorlar. Bakın Amerika’da, Avrupa’da yüzlerce televizyon kanalı var. Küçük bir araştırma hemen hepsinin beş-altı aileye ait olduğunu kanıtlar. İstenilen bilgiler, istenilen ölçüde halka gider. Halk önüne konulan yemeği yer! Bir nevi transa geçer. Günün büyük bölümünde yukarıdan kendisi için seçilen beyin uyuşturma programlarıyla oyalanıp yatağa gider. Bir yanında korku, açlık ve işsizlik nöbet tutmaktadır. Bir yanında renkli kâğıtlar, balonlar, oynayan ayılar ve çıplak kızlar var. Yukarıdakiler müsterih olsunlar, aşağıdakiler derin bir uykudalar. |
Piramit ve Hedef
İngiliz gazeteci David Leke dünyayı yönetenlerin örgüt şemasını şöyle anlatıyor: Dünyayı yönetenler bir piramit örgütlenme içindeler. Her kuruluşun en üstünde her şeyi bilen, neyin hedeflendiğinden haberdar az sayıda kişi var. Piramit aşağı doğru genişlerken hedefi bilenler azalıyor. Herkes aynı hedefe hizmet ediyor ama neye hizmet ettiğini bilmiyor. CIA buna ‘compartmentalization’ bölümlenme diyor. Herkes üzerine düşen rolü oynuyor. Masonları düşünün. Büyük bir çoğunluğu ilk üç derecede kalırlar. Sonraki 30 derece ve onun da üzerindeki, illuminati (aydınlanmışlar) denen 13 derecenin yanına bile yaklaşamazlar. Tüm kuruluşlar da benzer biçimde çalışır. Bir bankayı düşünün. Banka memuresi, bırakın bankanın yönetim kurulunu, o şubenin müdürünün hedeflerinden bile habersizdir. Ama o hedefler dahilinde çalışır, istihbarat kurumları, küresel basın kuruluşları, çok uluslu şirketler de aynı biçimde çalışırlar. Siyasete bakın. Medya mensupları dünya politika sahnesindeki siyasilerin peşinden koşar ve siyasiler, sanki olaylar üzerinde yaptırımları varmış ve son sözü söylüyorlarmış havasında onlara demeçler verirler. Cumhurbaşkanları, başbakanlar kameraların mikrofonların karşısında güç sahibiymişler gibi açıklamalar yaparlar. Oysa arkalarında başkaları vardır. Asla görünmeyen güçlerin kuklası gibidirler. Merkezi bir güç odağı küresel ekonomiyi, siyaseti, şirketleri, medyayı elinde tutuyor. Bizi bilgilendirmekle sorumlu olan medyaya bir bakın. Onlardan ne duyuyorsunuz? Köşe başlarını kapmış olanlar, kendilerine verilen bilgileri verildiği kadar halkla paylaşıyorlar. İşte gördünüz, Obama geldi konuştu, ekranlara çıktı, espriler yaptı. İltifatlar etti ve gitti. Ne biliyorsunuz? Perde arkasında nelerin pazarlığı yapıldı? Eğer bir gazeteci bunları araştırsa ve ortaya koysa hangi medya organında yer bulabilirdi? Gazeteciler yüzeysel bilgileri halka iletti. Çokuluslu şirketlerin taşeronları olan patronlarının izin verdiği kadarıyla bilgiyi size iletti. O bilgi, bilgi bile değildi, reklamlardı. Bir ürünün satışıydı! Ürün başarıyla satıldı. Halk seyretti. Siyahiliğiyle, giyimiyle, konuşmasıyla Anıtkabir defterine yazdığı “Yurtta Sulh Cihanda Sulh” sözleriyle ilgilendi. Aynı anda Afganistan-Pakistan sınırı onlarca kez bombalandı. Irak’ta hayata ölüm karıştı. İncirlik ve Trabzon‘a Amerikan üsleri konusu masaya yatırıldı. İzmir Urla’da bir hareket var. Napoli’deki NATO üssünün Urla’ya taşınıyor olduğundan söz ediyor birileri. Halk bunlardan ne kadar haberdar? Ekranlardan, gazete manşetlerinden başka sesler yükselir. Halka sadece Hollywood yapımları ve Hollywood tarzı haber izletilir. Gençler, satanist bir müzik grubunun peşinden gider. Fareli köy için birçok kavalcı vardır. Hepsi küresel gücün yanındadırlar. Tüm dünya ekranlarında ev kadınlarına aynı tip diziler seyrettirilir, yarışmalar aynılaşır. Söyleşilere hep aynı kişiler çağrılır. Konular hep aynıdır. Siyaset çiğnenmiş sakızdır. Programlar, kimse bir şey bilmesin diye yapılır! Küresel elit üçüncü bin yılda dünyayı oyun alanına çevirmek istiyor. Tükenen kaynaklara el koymak, ulus devletleri zayıflatmak, halkları robotlaştırmak; tek dilli, tek dinli, tek ordulu, tek medyalı bir dünya devleti yaratmak. Bunu biz değil onlar söylüyor. İcraatları ciddi olduklarını gösteriyor. Ama hesaba katmadıkları bir şey var. Her şey zıddım içinde taşır. Baskı altındaki halk daha çabuk uyanır. Bugün yaygın kitle hipnoz araçlarına rağmen baskı altında kalanların direnci artıyor. Yeni savaşlardan yeni bir krizden medet umanlar, insanca bir yaşam olabileceğini bilenlerin aydınlık bakışlarıyla karşı karşıyalar.(Hangi Dünya Düzeni, Banu Avar AB ve ABD Elini Bile Kirletmiyor Akşam Gazetesi Yazarı Hüsnü Mahalli, Türkiye-Suriye yoğun gündemiyle ilgili çarpıcı açıklamalar yaptı. Suriye’de krizin temelinde, İsrail’in gizli İran senaryosu olduğuna dikkat çeken Mahalli, Suriye ordusunun zayıflaştırılmadan İran’a girilemeyeceğine dikkat çekerek, sonunda büyük balığın Türkiye olduğunu vurguladı. “Irak’ta Amerikan işgali oldu ve 8 yılda 1 milyon insan öldü. Bunları Amerikalılar öldürmedi. 150 bini belki ama geri kalanı Şiilerin, Sünnilerin birbirini boğazlamasından kaynaklanıyor” diyen Mahalli, “ABD elini kirletmiyor. Bizi birbirimize vurdurtuyor” şeklinde konuştu. Ortadoğu’daki sorunun kıskançlıktan başka bir şey olmadığını ifade eden Mahalli, Amerikalılar ve Avrupalıların hedefinde tarihimizin yok edilmesinin yattığını belirtti. Libya, Irak ve Mısır’daki olayların hemen sonrasında tarihi müzelerin talan edildiğini hatırlatan Mahalli, “Amerikalılar ve Avrupalılar baştan beri katil. Bunlar beynimizdeki tarihi yok ettiler, etmeye de devam ediyorlar” diyerek, yeni toplumun da boş ve seviyesiz eğlence yarışma programlarıyla uyuşturulduğunu kaydetti. |
Esad’ın kolay kolay gitmeyeceğini açıklayan Mahalli, İsrail’in Türkiye’den özür dileyeceğini ve tazminat ödeyeceğini, Gazze’ye ise ambargoyu kaldırmayacağını söyledi. Mahalli ayrıca Suudi Arabistan ve Katar‘ın Türkiye’ye kazık atacağı uyarısında bulundu
İşte Yazar Hüsnü Mahalli’nin sorularımıza verdiği cevaplar: Ortadoğu’da olan tüm bu olaylar, Arap dünyasının karışmışlığı bariz Amerika’nın oyunu. Kardeşi kardeşe küstürüyorlar kısacası. Büyük Ortadoğu Projesi’nde NATO’nun bünyesine yeni üyeleri katacak olması ve bunu da tek başına yapamayacak olması ve Arap dünyasında iş karışıklığını yavaş yavaş ortaya çıkartıp müttefikleriyle de bu işi rahatça yapabilecek olması. Bir sürü daha maddeleri ekleyebiliriz. Sırf küstürme değil, kırdırdılar. Kardeş kardeşe küser, sonra da barışır; ama kırdırırsanız o tehlikeli olur. Başını Amerika’nın çektiği o batı dediğimiz o blok, aslında bunu şimdi yapmıyor. 1000 yıldan beri yapıyor. Haçlı seferlerine kadar bunu götürebiliriz. İşte petrol var, bu yüzden Batı bu coğrafyayı istiyor bu bir kere palavra, yani Haçlılar buraya geldiğinde petrol yoktu. Hatta, bir petrol varsa petrolü de cebe indirme konusu, parasını almak harca-borca sonra Avrupa’da Amerika’da olduğu gibi sistemi çökünce, bu işin başka bir hikâyesi ama Batı her zaman bu coğrafyayı ve bu coğrafyanın tüm halklarını Sünnilerini, Şiilerini, Alevileri, Dürzileri, Hristiyanları, Ermenileri, Kürtleri, Arapları, Acemleri ve Türkleri birbirine kırdırmak için çok güzel plan ve proje yapıyor. Bunların büyük bölümü de her zaman başarılı oluyor, başarılı olmasının sırrı Batı’nın ve batılıların başta Amerikalıların başarılarının sırrı zeki olmaları değil; bunun sırrı ve gerekçesi bizim kendi aramızda bizim derken, bu coğrafyadaki tüm halkları kastediyorum. Kendi içimizde çok satılmış, çok dönek, çok yalaka, çok üçkâğıtçı, çok sahtekâr, çok işbirlikçi insanın olmasıdır. Bu gazetecide, politikacıda, sivil toplum örgütü de, televizyoncu da olabilir aklınıza gelen tüm insani kesimler. Hepsinde tüm bu söylediğim kesimlerden bolca bulabiliyoruz. Batının gücü budur; yani eğer bizim medyada örneğin yüz gazeteciden 80′i batı işbirlikçisi ise yapacak bir şey yok; veya 100 gazeteciden ya da akademisyenden 50 ‘si Amerikan düşüncelerini pazarlıyorsa ve onları savunuyorsa söylenecek bir şey yok. Ya da 100 televizyondan bunların 50′si Batı’nın siyasal, ekonomik, askersel, kültürel, sosyolojik, psikolojik projelerine hizmet edecek şekilde programlar yapıyorsa ve halkı kandırıp aldatıyorsa ve halkı beyinsiz, kültürsüz, ilkesiz hale getirecek şekilde yayın yapıyorsa o zaman yapacak bir şey yok. Batı’yı suçlamanın anlamı yok. Batı sizi de beni de Ahmet’i de kullanır ve bizi de birbirimize çok güzel kırdırır ve kırdırıyor da zaten, bu ilk defa olmuyor. Irak’ta Amerikan işgali oldu ve 8 yılda 1 milyon insan öldü. Bunları Amerikalılar öldürmedi 150 bini belki ama geri kalanı Şiilerin, Sünnilerin birbirini boğazlamasından kaynaklanıyor. Bugün Türkiye’de Kürt sorunu dediğimiz sorundan, PKK meselesinden dolayı 60 bin kişi ölmüşse bu bir kırımdır, birbirimizi öldürüyoruz. Irak’ta da aynı şey, Suriye’de de aynı şey. Kaddafi’yi gönderdik, Kaddafi’ye diktatör dedik. Gönderdik 50 bin kişi öldü, 500 milyar dolar zarar var. Mısır’da Hüsnü Mübarek gitti, 40 bin kişi öldü ondan önce Müslüman – Kıpti – Hristiyan çatışmasında 50 kişi öldü ve bunlar devam edecektir. Demokrasi tümüyle palavradır. Müslümanlar uyutuluyor resmen yani Onlar için fark etmiyor, bu coğrafyada yaşadıktan sonra Hristiyanlar da, Dürziler de, Şiiler de uyutuyorlar. Hepsini uyutuyorlar. Yani Irak’ta binlerce insan öldü ama umurunda bile değil bu coğrafyanın insanı olduğum için bu benim işime yaramaz. Nedir bu coğrafyadan çekemedikleri? Kıskançlık başka bir şey değil. Çünkü dünyanın bütün tarihi, kültürü, peygamberleri bu coğrafyada. Yani bir tane peygamber Nevada çölüne gitmiş mi? Ya da Sibirya ya da Avusturya’ya Viyana’da bir tane peygamber tesadüfen geçseydi olmayacaktı ama bütün medeniyetler Haramiler, Kenaniler, Finikeliler, Hititler, Asuriler bütün medeniyetler burada olmuş. Yani İran dediğimiz yerin tarihi 4- 5 bin yıllıktır. Bağdat 1700 yıl önce şehir olarak vardı, diğer kentlerini söylemiyorum. Bir de Bağdat düştüğü gün ilk yaptıkları şey müzeyi talan etmek. Trablus’ta ilk yaptıkları şey Trablus müzesini talan etmek. Kahire’de ilk Kahire Müzesi’ne saldırdılar. Niye? Tarihi yok etmek istiyorlar, zaten beynimizdeki tarihi yok ettiler. Çünkü biz artık okumuyoruz, halk okumuyor, insanlarımız cahil. Televizyonlarda sürekli acayip programlar var. İnsanları salak yapmak istiyorlar. Bu büyük bir projedir, tesadüf değildir. Bunun tesadüf olduğunu söyleyenler geri zekâlıdır. Bu büyük ve 40 yılık bir projedir. Batı’nın bu coğrafyaya pompaladığı büyük bir projedir. Şimdi Batı’yı düşünecek olursak, Amerikalılar, Kızılderilileri kestiler, film yapıp bize gösteriyorlar. Biz ne yapıyoruz, beyaz adam dediğimiz o Amerikalı filmin zor bir sahnesinde gelip kızı kurtardığında; ‘bizim adam geldi’ diyoruz. Kim bizim adam? O beyaz adam gelip Kızılderilileri öldürdüğünde biz seviniyoruz. Öyle bir psikolojiyle bizi büyüttüler. Böyle bir şey olabilir mi? Bize bir zamanlar medeniyet getiriyorlar oysa kendilerinin tümü katil. Amerikalılar, Avrupalılar baştan beri katil. |
Ve 2. Dünya savaşında tüm insanlık birbirini boğazladı. Bunlarla mı insanlar haklarını kriterlerini koruyacak? Ama maalesef onlar bize bu üstünlüğü sağlamış durumda. Kopenhag Kriterleri, ne kriteri sen aşağılık bir toplumsun her şeyinle, sen bana kriter koyamazsın sen daha yokken ben o kriterleri koydum. Müslüman, Hristiyan olarak koydum bu coğrafyada yaşayan olarak koydum; ama sen onları öyle bir hale getirdin ki şimdi onları kriter diye söylüyorsun ve bu kriterler aslında İsrail’in kriteri Batı’nın değil. İsrail’i bu coğrafyada sonsuza dek egemen kılmak için yapılan her şeydir. Bu coğrafyada gördüğünüz her şey İsrail içindir.
Şu sıralar İsrail-İran savaş senaryoları gündemde. Sizce bir harekât olur mu? İran’a yönelik bir saldırı söz konusu olamaz, şöyle ki olamaz. Suriye’yi çökertmedikleri sürece olamaz yani bugün Suriye’ye yönelik gördüğünüz bütün bu tezgâhın özünde hedef İran’dır. Çünkü İran, İsrail’e sınır değildir. Suriye İsrail’e sınır, coğrafi anlamda söylüyorum. Lübnan İsrail’e sınırdır, coğrafi anlamda söylüyorum. Suriye’de güçlü bir ordu kaldığı sürece bunu yapamazlar. Bu oyun Suriye ordusunun zayıflatılmasına yöneliktir ve onu meşgul etmeye yöneliktir. Niye? İsrail için bir tehlike olmasın diye. Ondan sonra İran gündeme gelebilir. Suriye ayakta kaldığı sürece İran’a kimse dokunamaz çünkü Suriye ayakta kaldığı sürece güçlü bir şekilde İran’a kimse dokunamaz. Çünkü Suriye ayakta kaldığı sürece Lübnan’daki Hizbullah ayakta kalacak demektir. Ve Lübnan’daki Hizbullah Suriye için büyük bir tehlikedir. Yani İsrail hiç kimseden korkmaz, Hizbullah’tan korktuğu gibi. Bir Hizbullah için 6o bin kişi ölümü göze almış militanları vardır. Bu militanlar İsrail’i her an haritadan silebilecek kadar güçlü ve eğitimlidir. Onun için Suriye çökmediği sürece İran’a dokunulmaz. Suriye ve Hizbullah birlikte olduğu sürece hiç kimse bu coğrafyada savaşı göze alamaz. Onun için hedef Suriye’yi içerden çökertmektir. Türkiye-Suriye arasında çok iyi bir gidişat vardı. 9 yıldır ortak yürütülen projeler var. Vizeler kaldırıldı. Ne oldu da bir anda Türkiye- Suriye birbirine meydan okumaya başladı. Başbakan’ın açıklamalarına baktığımızda çok sert bir tavır görüyoruz. Esad onun kardeşi gibiydi. Sayın Başbakan’ın ve Cumhurbaşkanı’nın gündeminde şu var. Esad’a ‘operasyonu yap’ dedik, o da yapmadı onun içinde biz de kızdık. Şimdi yüzde yüz haklı olabilir bu söylem. Ama Suriye’deki demokrasi Türkiye’nin derdi midir? Orası bağımsız bir devlettir; o zaman git Rusya’ya da söyle. Rusya’da Çeçen halkını boğazladı. Niye Putin’e demokrasi yap demedi? Niye ‘vazgeç Çeçen’den’ demedi. Çinlilerde aynısını yaptı Uygurlara. Bu coğrafyada bir sürü diktatörlükler var Pakistan’da da Hindistan’da da, Katar’da da var; o zaman onlara da söyle! Yani yalnız seçimle geldiği için mi demokrasi? Yani Amerikan yönetimi bir demokrasi midir? Amerikan seçimlerinde seçime katılma oranı her zaman yüzde 50′dir. Yüzde 50′nin yarısını alan cumhurbaşkanı olur. Yani yüzde 25′tir. Amerikan halkının yüzde 25 ‘i ile seçilen Bush, 2 ülkeyi işgal etmiştir ve 1,5 milyon insanı öldürmüştür. Bu bir demokrasi midir? Demokrasi adına gidip de insanları öldürmek midir? Ben böyle demokrasi istemem, seçim benim derdim değil. Ya da Berlusconi 2 trilyon avro devleti borçlandırdı, sonra istifa etti ve ülke çöktü. Tıpkı İspanya ve Yunanistan’da olduğu gibi yani demokrasiyle geliyorsun milletin anasını ağlatıyorsun sonra gidiyorsun. Ne güzel! |
| Tüm Zamanlar GMT +3 Olarak Ayarlanmış. Şuanki Zaman: 09:29. |
Powered by vBulletin® Version 3.8.5
Copyright ©2000 - 2026, Jelsoft Enterprises Ltd.
havasokulu1.com