Havas Okulu

Havas Okulu (https://www.havasokulu1.com/)
-   Sorularınız (https://www.havasokulu1.com/sorulariniz/)
-   -   Vahdet-i Vücutu Panenteizmden Ayıran Olgu Var mı? (https://www.havasokulu1.com/sorulariniz/102273-vahdet-i-vucutu-panenteizmden-ayiran-olgu-var-mi.html)

Yusufiyeli 27.10.25 06:43

Alıntı:

MektepTalebesi Nickli Üyeden Alıntı (Mesaj 689900)
Vahdet-i Vücud ile panteizm-panenteizm farkını anladım. Teşekkür ederim.



duyu ve ona tabi olan akılı esas alanlar ile duyularından aldığı bilgiyi görmezden gelip basiret gözüyle görenlerin farkını anladım. Lakin şeriat buna ne der? Bu bakış açısı nasıl yer bulur? Bu sorunun cevabını anlayamadım. Müsait zamanda biliyorsanız anlatırsanız çok makbule geçer.



"İbnü’l-Arabi’ye göre, varlıklar alemi, “zat” itibariyle yegane varlık olan Allah’ın, ilahi sevginin ve zati aşkın gereği olarak müşahhas “varlıklar” halinde tecellisinden başka bir şey değildir." Allah'ın somut varlıklar halindeki tecellisi... şeriatın hükmü bu konuda nasıldır?

Kavramlar zihnimde yer buluyor. Lakin mümkünse şeriat bunu nasıl görür. Müsait zamanda biliyorsanız onu da açıklar mısınız?



Değer verdiğim bir insansınız. Kitabı vakit bulduğum zaman okuyacağım.

İbnü’l-Arabi hakkındaki tartışmalar, 13. yüzyıllardan itibaren yoğunlaşarak devam etmiş ve gündemdeki sıcaklığını korumuştur. İbnü’l-Arabi’nin fikirleri hakkındaki en sert eleştiri İbni Teymiyye’den gelmiştir. İbni Teymiyye’nin, İbnü’l-Arabi hakkındaki eleştirileri genel olarak şu altı başlıkta toplanabilir: “1. Vahdet-i Vücud, 2. Hatemü’l-Evliya, 3. Ricalü’l-Gayb, 4. Firavun’un İmanı, 5. Putlara İbadet, 6. Gaybdan haber verme ve Hurufilik” Kendi döneminde, Muhyiddin-i Arabi’nin eleştirilmesine şahit olan Katip Çelebi, bir yandan Şeyh’i savunurken, bir yandan da “ifrat ile tefrit” arasında gidip gelenleri eleştirmiştir:“Şeyh’i kafir saymaları kapı gıcırtısı ve sinek vızıltısı yerinde göründü. İnsaflı olanlar (bunlara) itibar ve iltifat etmeyip dinlemediler. Ancak sağı soldan ayırt etmeyen kimseler, onların yaygarasına aldanıp üzerlerine gerek değilken kötü düşündüklerinden dolayı nice veballere girdiler. ‘Sebep olan daha haksızdır’ dedikleri gibi buna yol açanlar da ziyade vebalden başka nesne görmediler. Bununla birlikte (kimileri de) kendi tuttuğu yolun kanununa aykırı görünüp hafif inkar ile yetindiler; fenninin vazifesini yerine getirip vebale girmediler, belki sevap kazandılar”.Esasen Muhyiddin-i Arabi’nin Füsusu’l-Hikem ve el-Fütuhatü’l-Mekkiyye adlı eserlerinde yer alan fikirleri, Kadızadelilerden önce de Osmanlı uleması arasında pek çok tartışmaya sebep olmuştur. İbni Kemal ve Ebussuud Efendi’nin fetvaları bu konudaki en önemli belgelerdir.Ebussuud Efendi’nin fetvası özetle şöyledir:“‘Şeyh Muhyiddin hazretlerinin Fusus adlı kitabı şeriat-ı şerifeden taşradır; halkı idlal içün telif olunmuştur. Anı her kim mütalaa ederse mülhiddir, diyen Zeyd’e şer’an ne lazım olur?’ Ebussuud Efendi’nin bu suale verdiği cevap oldukça ilginçtir. Ona göre Füsusü’l-Hikem’de şeriatle bağdaştırılması mümkün olmayan ifadeler vardır. Ancak bu ifadeler esere bir yahudi tarafından sokuşturulmuştur. Bunların İbnü’l-Arabi’ye ait olmadığına, onun yüce şanı ve diğer kitapları şehadet etmektedir. Binaenaleyh bu eserin mütalaasında çok ihtiyatlı olmak gerekir. Ayrıca bu hususta padişahın nehyi de bulunmaktadır. Her vechile kaçınmak lazımdır” Ebussuud Efendi, Şeyh Mekki’nin, I. Selim zamanında Fusus’ta şer’iate muhalif ifadeleri topladığını ve bunların yirmi cüz kadar olduğunu, hatta kendisinin de bu kitabı gördüğünü belirtir. Ebussuud Efendi, yüzyılın tartışma konularından biri olan “Firavun’un imanlı mı, yoksa imansız mı gittiği” konusundaki fetvasında da aynı gerekçeyi ileri sürmektedir. Bilindiği gibi, Ebussuud Efendi, Risale fi Bahsi İmani’l-Fir’avn adlı eserinde de Firavun’un son andaki iman ikrarının sahih olmadığını ve Firavun’un imansız gittiğini savunmuştur. Aynı şekilde Ma’ruzat’ında da verdiği bir fetvada bu konuya değinmiştir. Ebussuud Efendi, Füsus’ta “Firavun imanla gitmiştir” ifadesinin yer aldığını, ancak Şeyh’in bu hususu el-Futuhatü’l-Mekkiyye adlı eserinde, ateşten, yani cehennemden çıkmayacak kimseleri sayarken “Allah’a mütekebbir olan Firavun gibiler” ifadesini kullanarak tasrih ettiğini ifade etmiştir.

Değerli kardeşim dini meselelerin bir, herkes tarafından bilinmesi gereken kısmı var; bir de belli kimselerin bilmeleri lüzumlu olan kısmı var. Sadece muayyen seviyedeki kimselerin bilmeleri icap eden dini konuları halk arasına yayanlar, Müslümanlara iyilik yapmış olmazlar. Bazan önüne geçilmesi zor fitne ve fesatların zuhur etmesine, en azından bir takım teşevvüş ve tereddütlerin meydana gelmesine sebebiyet verirler. Bu noktaya eskiden beri dikkat çekilmiştir. Bazı örnekleri şunlardır:
Cüneyd, tevhid ilminin gizliliklerini ve ince taraflarını, kapalı kapıların ardında belli kimselere telkin
eder. Söyledikleri sözlerin sahabenin suçlanmasına sebep olmasından endişe ederdi.

Ariflerden biri şöyle derdi: «Biz öyle bir zümreyiz ki, yolumuzda bulunmayanların eserlerimizi okuma- ları haramdır. Hiçbir kimsenin sözümüzü, o söze inanandan başkasına nakletmesi caiz olmaz.
Bu söze inanmayan bir kimseye sözlerimizi nakleden de, kendisine söz nakledilen de inkar cehennemine girmiş olurlar».
Ehlullah, «sırrı ifşa eden katli hak eder», demişlerdir.
Bir sözü, o sözü anlamayan veya yanlış anlayan kimseye nakleden, kafirlerin ülkesine Mushaf götüren kimse gibidir. Eğer bu Mushaf hafife alınır, hor ve hakir karşılanırsa, bunun vebali Mushafi oraya nakledene aittir. Şeriat bu yüzden küfür diyarına Mushafın götürülmesini yasaklamıştır.
Kuşeyri: «Sufiler, bilgilerini na ehil olanlardan gizlerler, onun için fikirlerini remz, mesel ve şifre şeklinde ifade ederler» der (Kuşeyri Risalesi, s. 141.).
Güneş ışığı yarasa için zararlı ise de birçok varlıklar için faydalı ve zaruridir. Dar düşünceli ve kısa görüşlü kimseler için zararlı olan fikirler başkaları için çok faydalı olabilir (Şa'rani, el-Yevakit,cilt 1 sayfa 21, 23.).
Gazali, felsefede doğru ve faydalı fikirlerin mevcut olduğunu, ancak bunlardan faydalanmak için doğruyu yanlıştan, hakkı batıldan ayırt etme gücüne sahip olmak icap ettiğini, bu kudrete sahip olmayanların felsefe kitaplarını okumalarının caiz olmadığını anlattıktan sonra der ki: «Kalpazanla alışveriş yapmaktan sadece cahiller zarar görür, sarraf zarar görmez. Usta yüzgeçler ve dalgıçlar değil, sadece yüzme bilmeyenler denize girmekten menolunurlar. Çocuklar yılana dokunmaktan menolunurlar ama, zehirli yılan ile zehirsiz yılanı bilen ve bunun zararından korunan kimseler menolunmazlar».
İsmail Hakkı Bursevi, Edirne'de üstadı Osman Fazlı'dan Fusulu'l-hikem okurdu. Ancak bu esnada odanın kapısı kapanır ve yabancı bir kimsenin içeriye girmesine müsaade edilmezdi. Zira o kitap yabancılar için «öldürücü bir zehir gibidir»( Sümm-i katil'dir). İlahi marifetten nasibi olmayanlara, o kitap içindeki sırları söylemek, «Domuzların boyunlarına elmas gerdanlık takmak gibi olur» (Ta'liku'l- cevahir ala a'naki'l-hanazir) (TÜRK AZİZLERİ I - İSMAİL HAKKI Mehmed Ali Ayni Marifet Basımevi, 1944 İstanbul sayfa 21 ).
Hafız Şirazi diyor ki:
Kıymet-i dürr-i giranmaye ci daned avam
(sümm-i Hafiza, gevher-i yekdane medih cüz be-havas!
(Değeri yüksek olan incinin kıymetini halk nereden bilsin? Ey Hafız, kıymeti ağır ve yüksek olan cevherleri aydınlardan başkasına anlatma).
Çiçekle ot arasındaki farkı hayvanlar bilemezler. Tarih boyunca siyasi alanda olduğu gibi fikir meydanında da savaşlar yapılmış ve icab-ı hale göre hareket edilmiştir. Sahabe arasında Cemel ve Sıffin savaşları vukua gelmiştir. Bu savaşların sebeplerini, oluş şeklini ve doğurdukları neticeleri incelemek tarihçiler ve din hizmetlileri için faydalı ve zaruridir.
Zira zaman zaman aktüel hale gelen Sünni-Sii ihtilaflarının kökü oraya dayanır. Fakat bu savaşların müslüman halk ve avam tarafından bilinmesinde ekseriya fayda değil, mahzur vardır. Onun için öteden beri halk bu konulardan menedilmişlerdir. Fikir savaşlarındaki durum da aynıdır. Bunların bilinmesi ve tetkik edilmesi faydalı ve zaruridir. Fakat halka intikal ettirilmesi mahzurdan hali değildir.
Fikir ve inanç hareketleri sahasında dün ne oldu? Bunu bilmeyenler, bugün ne oluyor, yarın ne olabilir? konusunu hiç bilemezler. Geniş ve zengin bir tarih tecrübesinden istifade etmeyi lüzumsuz sayacak kadar saf olmak, sadece mahzur doğurur.
İbn Haldun'un da işaret ettiği gibi mazi halin, hal de mazinin şahidi ve delilidir. Şahitlerin ifadelerine ve delillere göre hüküm vermekten daha tabii ve daha faydalı bir şey olamaz.
Son olarak şunu da ilave edeyim. Bizzat Resulüllah Sahib-i sırr-ı Nebi Hz. Huzeyfe'ye (Buhari, Fe- záilu's-sahabe, B. 20; Müslim, Fiten, 6), Hz. Enes'e (Bk. Buhari, İstizan, 46; Müslim, Fazailu's-sahabe, 32), Hz. Ebu Hureyre'ye (Bk. Buhari, İlim, 6; Müslim, İman, 10) ve Hz. Abdullah b. Cabir'e (Bk. Buhari, Fazailu's- sahabe, 11) özel mahiyette bazı sırlar tevdi etmiş, bu bilgiler ve sırları herkese söylememişti. Halka, akıllarının anlayacağı ölçüde konuşmak gerekmektedir.
Doğruya ulaştıran yalnız Allah Taala'dır.

MektepTalebesi 27.10.25 07:21

Alıntı:

Yusufiyeli Nickli Üyeden Alıntı (Mesaj 689907)
İbnü’l-Arabi hakkındaki tartışmalar, 13. yüzyıllardan itibaren yoğunlaşarak devam etmiş ve gündemdeki sıcaklığını korumuştur. İbnü’l-Arabi’nin fikirleri hakkındaki en sert eleştiri İbni Teymiyye’den gelmiştir. İbni Teymiyye’nin, İbnü’l-Arabi hakkındaki eleştirileri genel olarak şu altı başlıkta toplanabilir: “1. Vahdet-i Vücud, 2. Hatemü’l-Evliya, 3. Ricalü’l-Gayb, 4. Firavun’un İmanı, 5. Putlara İbadet, 6. Gaybdan haber verme ve Hurufilik” Kendi döneminde, Muhyiddin-i Arabi’nin eleştirilmesine şahit olan Katip Çelebi, bir yandan Şeyh’i savunurken, bir yandan da “ifrat ile tefrit” arasında gidip gelenleri eleştirmiştir:“Şeyh’i kafir saymaları kapı gıcırtısı ve sinek vızıltısı yerinde göründü. İnsaflı olanlar (bunlara) itibar ve iltifat etmeyip dinlemediler. Ancak sağı soldan ayırt etmeyen kimseler, onların yaygarasına aldanıp üzerlerine gerek değilken kötü düşündüklerinden dolayı nice veballere girdiler. ‘Sebep olan daha haksızdır’ dedikleri gibi buna yol açanlar da ziyade vebalden başka nesne görmediler. Bununla birlikte (kimileri de) kendi tuttuğu yolun kanununa aykırı görünüp hafif inkar ile yetindiler; fenninin vazifesini yerine getirip vebale girmediler, belki sevap kazandılar”.Esasen Muhyiddin-i Arabi’nin Füsusu’l-Hikem ve el-Fütuhatü’l-Mekkiyye adlı eserlerinde yer alan fikirleri, Kadızadelilerden önce de Osmanlı uleması arasında pek çok tartışmaya sebep olmuştur. İbni Kemal ve Ebussuud Efendi’nin fetvaları bu konudaki en önemli belgelerdir.Ebussuud Efendi’nin fetvası özetle şöyledir:“‘Şeyh Muhyiddin hazretlerinin Fusus adlı kitabı şeriat-ı şerifeden taşradır; halkı idlal içün telif olunmuştur. Anı her kim mütalaa ederse mülhiddir, diyen Zeyd’e şer’an ne lazım olur?’ Ebussuud Efendi’nin bu suale verdiği cevap oldukça ilginçtir. Ona göre Füsusü’l-Hikem’de şeriatle bağdaştırılması mümkün olmayan ifadeler vardır. Ancak bu ifadeler esere bir yahudi tarafından sokuşturulmuştur. Bunların İbnü’l-Arabi’ye ait olmadığına, onun yüce şanı ve diğer kitapları şehadet etmektedir. Binaenaleyh bu eserin mütalaasında çok ihtiyatlı olmak gerekir. Ayrıca bu hususta padişahın nehyi de bulunmaktadır. Her vechile kaçınmak lazımdır” Ebussuud Efendi, Şeyh Mekki’nin, I. Selim zamanında Fusus’ta şer’iate muhalif ifadeleri topladığını ve bunların yirmi cüz kadar olduğunu, hatta kendisinin de bu kitabı gördüğünü belirtir. Ebussuud Efendi, yüzyılın tartışma konularından biri olan “Firavun’un imanlı mı, yoksa imansız mı gittiği” konusundaki fetvasında da aynı gerekçeyi ileri sürmektedir. Bilindiği gibi, Ebussuud Efendi, Risale fi Bahsi İmani’l-Fir’avn adlı eserinde de Firavun’un son andaki iman ikrarının sahih olmadığını ve Firavun’un imansız gittiğini savunmuştur. Aynı şekilde Ma’ruzat’ında da verdiği bir fetvada bu konuya değinmiştir. Ebussuud Efendi, Füsus’ta “Firavun imanla gitmiştir” ifadesinin yer aldığını, ancak Şeyh’in bu hususu el-Futuhatü’l-Mekkiyye adlı eserinde, ateşten, yani cehennemden çıkmayacak kimseleri sayarken “Allah’a mütekebbir olan Firavun gibiler” ifadesini kullanarak tasrih ettiğini ifade etmiştir.

Değerli kardeşim dini meselelerin bir, herkes tarafından bilinmesi gereken kısmı var; bir de belli kimselerin bilmeleri lüzumlu olan kısmı var. Sadece muayyen seviyedeki kimselerin bilmeleri icap eden dini konuları halk arasına yayanlar, Müslümanlara iyilik yapmış olmazlar. Bazan önüne geçilmesi zor fitne ve fesatların zuhur etmesine, en azından bir takım teşevvüş ve tereddütlerin meydana gelmesine sebebiyet verirler. Bu noktaya eskiden beri dikkat çekilmiştir. Bazı örnekleri şunlardır:
Cüneyd, tevhid ilminin gizliliklerini ve ince taraflarını, kapalı kapıların ardında belli kimselere telkin
eder. Söyledikleri sözlerin sahabenin suçlanmasına sebep olmasından endişe ederdi.

Ariflerden biri şöyle derdi: «Biz öyle bir zümreyiz ki, yolumuzda bulunmayanların eserlerimizi okuma- ları haramdır. Hiçbir kimsenin sözümüzü, o söze inanandan başkasına nakletmesi caiz olmaz.
Bu söze inanmayan bir kimseye sözlerimizi nakleden de, kendisine söz nakledilen de inkar cehennemine girmiş olurlar».
Ehlullah, «sırrı ifşa eden katli hak eder», demişlerdir.
Bir sözü, o sözü anlamayan veya yanlış anlayan kimseye nakleden, kafirlerin ülkesine Mushaf götüren kimse gibidir. Eğer bu Mushaf hafife alınır, hor ve hakir karşılanırsa, bunun vebali Mushafi oraya nakledene aittir. Şeriat bu yüzden küfür diyarına Mushafın götürülmesini yasaklamıştır.
Kuşeyri: «Sufiler, bilgilerini na ehil olanlardan gizlerler, onun için fikirlerini remz, mesel ve şifre şeklinde ifade ederler» der (Kuşeyri Risalesi, s. 141.).
Güneş ışığı yarasa için zararlı ise de birçok varlıklar için faydalı ve zaruridir. Dar düşünceli ve kısa görüşlü kimseler için zararlı olan fikirler başkaları için çok faydalı olabilir (Şa'rani, el-Yevakit,cilt 1 sayfa 21, 23.).
Gazali, felsefede doğru ve faydalı fikirlerin mevcut olduğunu, ancak bunlardan faydalanmak için doğruyu yanlıştan, hakkı batıldan ayırt etme gücüne sahip olmak icap ettiğini, bu kudrete sahip olmayanların felsefe kitaplarını okumalarının caiz olmadığını anlattıktan sonra der ki: «Kalpazanla alışveriş yapmaktan sadece cahiller zarar görür, sarraf zarar görmez. Usta yüzgeçler ve dalgıçlar değil, sadece yüzme bilmeyenler denize girmekten menolunurlar. Çocuklar yılana dokunmaktan menolunurlar ama, zehirli yılan ile zehirsiz yılanı bilen ve bunun zararından korunan kimseler menolunmazlar».
İsmail Hakkı Bursevi, Edirne'de üstadı Osman Fazlı'dan Fusulu'l-hikem okurdu. Ancak bu esnada odanın kapısı kapanır ve yabancı bir kimsenin içeriye girmesine müsaade edilmezdi. Zira o kitap yabancılar için «öldürücü bir zehir gibidir»( Sümm-i katil'dir). İlahi marifetten nasibi olmayanlara, o kitap içindeki sırları söylemek, «Domuzların boyunlarına elmas gerdanlık takmak gibi olur» (Ta'liku'l- cevahir ala a'naki'l-hanazir) (TÜRK AZİZLERİ I - İSMAİL HAKKI Mehmed Ali Ayni Marifet Basımevi, 1944 İstanbul sayfa 21 ).
Hafız Şirazi diyor ki:
Kıymet-i dürr-i giranmaye ci daned avam
(sümm-i Hafiza, gevher-i yekdane medih cüz be-havas!
(Değeri yüksek olan incinin kıymetini halk nereden bilsin? Ey Hafız, kıymeti ağır ve yüksek olan cevherleri aydınlardan başkasına anlatma).
Çiçekle ot arasındaki farkı hayvanlar bilemezler. Tarih boyunca siyasi alanda olduğu gibi fikir meydanında da savaşlar yapılmış ve icab-ı hale göre hareket edilmiştir. Sahabe arasında Cemel ve Sıffin savaşları vukua gelmiştir. Bu savaşların sebeplerini, oluş şeklini ve doğurdukları neticeleri incelemek tarihçiler ve din hizmetlileri için faydalı ve zaruridir.
Zira zaman zaman aktüel hale gelen Sünni-Sii ihtilaflarının kökü oraya dayanır. Fakat bu savaşların müslüman halk ve avam tarafından bilinmesinde ekseriya fayda değil, mahzur vardır. Onun için öteden beri halk bu konulardan menedilmişlerdir. Fikir savaşlarındaki durum da aynıdır. Bunların bilinmesi ve tetkik edilmesi faydalı ve zaruridir. Fakat halka intikal ettirilmesi mahzurdan hali değildir.
Fikir ve inanç hareketleri sahasında dün ne oldu? Bunu bilmeyenler, bugün ne oluyor, yarın ne olabilir? konusunu hiç bilemezler. Geniş ve zengin bir tarih tecrübesinden istifade etmeyi lüzumsuz sayacak kadar saf olmak, sadece mahzur doğurur.
İbn Haldun'un da işaret ettiği gibi mazi halin, hal de mazinin şahidi ve delilidir. Şahitlerin ifadelerine ve delillere göre hüküm vermekten daha tabii ve daha faydalı bir şey olamaz.
Son olarak şunu da ilave edeyim. Bizzat Resulüllah Sahib-i sırr-ı Nebi Hz. Huzeyfe'ye (Buhari, Fe- záilu's-sahabe, B. 20; Müslim, Fiten, 6), Hz. Enes'e (Bk. Buhari, İstizan, 46; Müslim, Fazailu's-sahabe, 32), Hz. Ebu Hureyre'ye (Bk. Buhari, İlim, 6; Müslim, İman, 10) ve Hz. Abdullah b. Cabir'e (Bk. Buhari, Fazailu's- sahabe, 11) özel mahiyette bazı sırlar tevdi etmiş, bu bilgiler ve sırları herkese söylememişti. Halka, akıllarının anlayacağı ölçüde konuşmak gerekmektedir.
Doğruya ulaştıran yalnız Allah Taala'dır.

Evet. Bunları düşünüp idrakim kapasitesince öğüt aldım. Maalesef özellikle günümüzde işinin ehli olmayanların karışmaması gereken konulara benim gibi cahiller el atmaya çalışıyor. Bu da yine bilmemenin verdiği cesaretten oluyor. İdrak edemediğim için vahdet-i vücutun yanında değilim. Lakin böyle sırları ve hikmetleri olan konuları gördüğüm için ve büyüklerin bir bildiği olduğunu düşündüğüm için karşısında da değilim. Bunun idraki keşifle mümkünse zaten bununla yükümlü değilim. Bırakıyorum işinin ehli konuşsun. Haddimi aştığım yer olduysa özür dilerim. Allah'a emanetsiniz.


Tüm Zamanlar GMT +3 Olarak Ayarlanmış. Şuanki Zaman: 20:03.

Powered by vBulletin® Version 3.8.5
Copyright ©2000 - 2026, Jelsoft Enterprises Ltd.

havasokulu1.com


1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148