Havas Okulu

Havas Okulu (https://www.havasokulu1.com/)
-   Sorularınız (https://www.havasokulu1.com/sorulariniz/)
-   -   Vahdet-i Vücutu Panenteizmden Ayıran Olgu Var mı? (https://www.havasokulu1.com/sorulariniz/102273-vahdet-i-vucutu-panenteizmden-ayiran-olgu-var-mi.html)

MektepTalebesi 24.10.25 19:15

Vahdet-i Vücutu Panenteizmden Ayıran Olgu Var mı?
 
Benim vahdeti vücutu araştırırken karşılaştığım tanımı ve aklımın almadığı kısımları yazacağım. Bu çok uzun süredir aklımı kurcalayan bir konu.

Vahdet-i vücut (anladığım kadarıyla böyle tanımlanıyor yanlışım varsa düzeltin. Bu konuda kesin konuşmuyorum.) Allah (c.c)'tan başka varlık yoktur demek. kainattaki her şey Allah (c.c) tecellisidir demek.

Benim aklımın almadığı kısım Allah (c.c)'den başka varlık yoksa yaratılanlar nasıl tanımlanır? Bir insan bu düşünceye göre nasıl şirk koşabiliyor? Öbür türlü düşününce o zaman kainattaki her şey var değil gibi bir anlam çıkıyor ("var değil"in anlamını "yok" diye biliyorum. Başka bir açıklaması var mı?). Acaba varlıktan kasıt başka bir kavram mı? Yoksa bu kavram manevi derinlikte iken yaşanan bir sarhoşluk mu?

Vahdeti şuhud aklıma yatıyor. (Yine yanlış biliyorsam beni lütfen düzeltin.) Vahdeti şuhudda (her şey Allah(c.c) kontrolündedir.) Allah(c.c)'tan başka varlık vardır ve her varlık Allah(c.c)'ın tecellisidir. Her varlık tecellidir lakin Allah(c.c) değildir. Umarım anlatabilmişimdir.

Yusufiyeli 24.10.25 20:35

Alıntı:

MektepTalebesi Nickli Üyeden Alıntı (Mesaj 689628)
Benim vahdeti vücutu araştırırken karşılaştığım tanımı ve aklımın almadığı kısımları yazacağım. Bu çok uzun süredir aklımı kurcalayan bir konu.

Vahdet-i vücut (anladığım kadarıyla böyle tanımlanıyor yanlışım varsa düzeltin. Bu konuda kesin konuşmuyorum.) Allah (c.c)'tan başka varlık yoktur demek. kainattaki her şey Allah (c.c) tecellisidir demek.

Benim aklımın almadığı kısım Allah (c.c)'den başka varlık yoksa yaratılanlar nasıl tanımlanır? Bir insan bu düşünceye göre nasıl şirk koşabiliyor? Öbür türlü düşününce o zaman kainattaki her şey var değil gibi bir anlam çıkıyor ("var değil"in anlamını "yok" diye biliyorum. Başka bir açıklaması var mı?). Acaba varlıktan kasıt başka bir kavram mı? Yoksa bu kavram manevi derinlikte iken yaşanan bir sarhoşluk mu?

Vahdeti şuhud aklıma yatıyor. (Yine yanlış biliyorsam beni lütfen düzeltin.) Vahdeti şuhudda (her şey Allah(c.c) kontrolündedir.) Allah(c.c)'tan başka varlık vardır ve her varlık Allah(c.c)'ın tecellisidir. Her varlık tecellidir lakin Allah(c.c) değildir. Umarım anlatabilmişimdir.

Varlığı vacip ve mümkün olarak tasnif eden İslam filozof ve kelamcılarından farklı olarak sufiler varlığı ikiye ayırmamışlardır. Onlara göre varlık tümüyle Hakk’a aittir. Tevhid-i sırf olarak da isimlenen vahdet-i vücud sufilere özgü bir tevhid yorumudur. Muhakkiklere göre vücud (varlık) kendisine fena (yokluk) bulaşmayan şeydir. Buradan hareketle fenadan münezzeh olan ancak Allah’ın varlığıdır. Varlık anlamı ile “vücud” yalnız O’na isim olabilir. Bir başka ifade ile vücud ancak vacibü’l-vücud olan Allah’a aittir. “Leyse fi’d-dari gayruhu deyyar” (evde ev sahibinden başkası yok) ifadesi tasavvufi bir hakikat olarak Vacibü’l-vücud’un varlığına işaret eder. Mevcudatı oluşturan tüm alemler ancak O’nun varlığının akis ve tecellilerinden ibarettir. Mümkinatın vücudu fena ile karşı karşıyadır, fani ve helak olucudur. Buradan hareketle ona vücud (varlık) ismini vermek abestir. Mümkinat ilm-i ilahide var olan sabit ilmi suretlerin (a’yan-ı sabite) eser ve akisleridir. “Ayan-ı sabite vahdet-i vücud doktrininin temel anahtar kavramlarından biridir. İbnü’l-Arabi terminolojisinde görünür alemde zuhura gelen her bir varlığın Hakk’ın ilminde var olan latif suretlerine “a’yan-ı sabite” denir. Kelam ilminde “ma’lum-ı ma’dum”, felsefede “mahiyet” ismini alan “a’yan-ı sabite”, kadimdir, sonradan yaratılmış değildir. İbnü’l-Arabi’nin “A’yan-ı sabite varlık kokusu koklamamıştır” (İbnü’l-Arabi, Fususü’l-hikem, 76) cümlesi bu hakikati temellendiren cümlelerden birisidir. Durum böyle olunca varlıktan nasibi olmayan a’yan-ı sabitenin akislerini oluşturan mümkinata; varlık (vücud) ismini vermek söz konusu değildir. “La mevcude illa Hu” tevhidinde açılımını bulan vahdet-i vücud; varlığı bütünüyle Hakk’a tahsis ettiği için “tevhid-i sırf” olarak da isimlenmiştir. Varlık sahnesine zuhur eden her bir mevcud kendi istidad-ı ezelisine bağlı kalarak bu zuhuru gerçekleştirir. İstidad-ı ezeli de tıpkı a’yan-ı sabite gibi sonradan yaratılmamıştır ve kendisinde cebir yoktur. İstidad-ı ezelide cebir olmaması konusunu sufiler cama üfürülen tek bir nefesin oluşturduğu farklı buhar şekilleri üzerinden anlatırlar. Kış günü cama tek bir nefes üflenmekteyken camda farklı şekiller oluşmakta ve bu farklılıklar söz konusu şekillerin kendilerine özgü yapılarından kaynaklanmaktadır. Buradan hareketle mevcudat sahnesine çıkan her varlık da kendisinde var olan ezeli istidada bağlı kalarak bu zuhuru gerçekleştirir. Mevcudat aleminde zuhura gelen her bir varlığın ihtilafı; zatına dışarıdan bir müdahale edilmeksizin kendi hakikatinde var olan ezeli istidadın farklılığından kaynaklanır. Kur’an-ı Kerim’de “Ah, keşke dünyaya geri gönderilsek de bir daha Rabbimizin ayetlerini yalanlamasak ve inananlardan olsak!” (Enam suresi ayet 27) şeklinde inanmayanların söylemlerine karşı bir sonraki ayette “Eğer (dünyaya) geri gönderilseler yine kendilerine yasak edilen şeylere döneceklerdir” (Enam suresi ayet 28) şeklinde cevap verilmesi istidad-ı ezeli kavramının temel dayanaklarından biri kabul edilmektedir.

Mutasavvıflar vahdet-i vücudu idrakin fikir ve nazar yoluyla değil, keşif yoluyla olabileceğinin altını çizmişlerdir. Onlara göre vahdet-i vücud bilgisi sadece sırr-ı tevhide vasıl olan muhakkiklere açılmış bir bilgi türüdür, zevkidir. İfna-yı vücud etmemiş bir salik bu irfani sırra ulaşamaz. Bununla birlikte vacibü’l-vücud olan Hakk’ın varlığı karşısında mevcudatın durumunu kimi zaman kelam ilminin verileri, kimi zaman tasavvufi şiirler ve gündelik hayatta müşahedesi mümkün olan gölge-akis, suret- ayna gibi örneklerle izah yoluna gitmişlerdir.
Tasavvufi terminolojisinde “muvahhid”, görüntüdeki çeşitliliğe ve çokluğa rağmen hakikatte var olan birliği ve bir varlık olduğunu keşfedip bunu tasdik eden kimse demektir. “Vahdet-i vücud” tabirini doğrudan kullanmasa da İbnü’l-Arabi kendisinden önceki sufilerin de ulaştığı bir hakikat olarak vahdet-i vücud doktrininin önde gelen temsilcisidir. Vahdet-i vücud düşüncesi tasavvufla ilgili manzum ve mensur eserlerin temel konularından biridir.
Bazı İslami çevrelerde vahdet-i vücud ile panteizm birbirine karıştırılarak her ikisine de karşı çıkılmaktadır. Oysa bu iki düşünce tamamen birbirinden ayrı şeylerdir. Panteist telakkiye veya vahdet-i mevcud anlayışına göre, Allah ile alem bir şeydir. Allah, mevcud olan şeylerin tamamından ibarettir. Panteistler tabiatı, bir nev’i hayal sahibi bir vahdet tasavvur ederek ona ibadet ederler. Hegel, Didero, Spinoza, Dekart ile Revakıyyun ve İskenderiye mektebi filozofları, genelde panteisttirler. Aguste Comte panteizmi pozitivizm adı altında geliştirmiş ve “Allah’sız kainat, ruhsuz insan, cevhersiz eşya” tarzında özetlemiştir.Vahdet-i vücuda karşı çıkan alimler genellikle onu, Cenab-ı Hakk’ı alemin mecmuu sayan, O’nu icab ve zarurete tabi, irade ve şuurdan mahrum olarak gören panteistlerin görüşleriyle karıştırmışlardır. Bu iki görüş, iki ayrı bardağa konmuş deniz suyu ile menba suyuna benzer. Uzaktan bakan bunların hangisinin deniz suyu, hangisinin menba suyu olduğunu ayırd edemez. Ancak bu ayırım, tadarak yapılabilir.Elmalılı Hamdi Efendi der ki: “Bizim nazarımızda «vahdet-i vücud» mutlak anlamda reddedilmiş değil, belki keşfen isbat olunmuştur. Ancak «Allah’tan başka mevcud yoktur» demekle «Her mevcud Allah’tır» demek arasında pek büyük fark vardır. Birincisi «tevhid-i mahz» olabilir. Lakin ikincisi «şirk-i mahz»dır.”Allah’tan başka mevcud yoktur denildiği zaman, masivaya isnad edilen vücudun hakiki olmayıp hayali, vehmi, şuurda mün’akis bir emr-i zılli olduğu ve vücud-ı hakikinin Allah’a aid bulunduğu ikrar edilmiş olur.Panteizm demek olan vahdet-i mevcud ile: “Her mevcud Allah’tır” denildiğinde; varlıkta tam bir kesret kabul edilmiş ve hepsinin Allah olduğu iddia edilmiş olur. Bu, tevhid değil, aksine Allah’ı çoğaltmak ve O’na şirk koşmaktır. Bu vahdet-i vücud değil, ittihad-ı vücud veya hululdür. Allah’ı inkar ile alemi isbattır. Bir’i “her” yapmaktır. Ortağı olmayan Allah’a sonsuz ortaklar koşmaktır. Bunun adı “panteizm” veya “ittihad-ı ilahiyet”tir. Panteizmde Allah ve vücud, hakikaten her şey ile ittihad ve hulul halindedir.’’ [Hak Dini Kur'an Dili; Tıpki Basım; Sadeleştirilmemis Fihrist ve Lugati (10 Cilt Takım) Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır : Eser Kitap, 1971 Cilt 1 sayfa 576-577]

resh3434 24.10.25 20:59

Alıntı:

Yusufiyeli Nickli Üyeden Alıntı (Mesaj 689631)
Varlığı vacip ve mümkün olarak tasnif eden İslam filozof ve kelamcılarından farklı olarak sufiler varlığı ikiye ayırmamışlardır. Onlara göre varlık tümüyle Hakk’a aittir. Tevhid-i sırf olarak da isimlenen vahdet-i vücud sufilere özgü bir tevhid yorumudur. Muhakkiklere göre vücud (varlık) kendisine fena (yokluk) bulaşmayan şeydir. Buradan hareketle fenadan münezzeh olan ancak Allah’ın varlığıdır. Varlık anlamı ile “vücud” yalnız O’na isim olabilir. Bir başka ifade ile vücud ancak vacibü’l-vücud olan Allah’a aittir. “Leyse fi’d-dari gayruhu deyyar” (evde ev sahibinden başkası yok) ifadesi tasavvufi bir hakikat olarak Vacibü’l-vücud’un varlığına işaret eder. Mevcudatı oluşturan tüm alemler ancak O’nun varlığının akis ve tecellilerinden ibarettir. Mümkinatın vücudu fena ile karşı karşıyadır, fani ve helak olucudur. Buradan hareketle ona vücud (varlık) ismini vermek abestir. Mümkinat ilm-i ilahide var olan sabit ilmi suretlerin (a’yan-ı sabite) eser ve akisleridir. “Ayan-ı sabite vahdet-i vücud doktrininin temel anahtar kavramlarından biridir. İbnü’l-Arabi terminolojisinde görünür alemde zuhura gelen her bir varlığın Hakk’ın ilminde var olan latif suretlerine “a’yan-ı sabite” denir. Kelam ilminde “ma’lum-ı ma’dum”, felsefede “mahiyet” ismini alan “a’yan-ı sabite”, kadimdir, sonradan yaratılmış değildir. İbnü’l-Arabi’nin “A’yan-ı sabite varlık kokusu koklamamıştır” (İbnü’l-Arabi, Fususü’l-hikem, 76) cümlesi bu hakikati temellendiren cümlelerden birisidir. Durum böyle olunca varlıktan nasibi olmayan a’yan-ı sabitenin akislerini oluşturan mümkinata; varlık (vücud) ismini vermek söz konusu değildir. “La mevcude illa Hu” tevhidinde açılımını bulan vahdet-i vücud; varlığı bütünüyle Hakk’a tahsis ettiği için “tevhid-i sırf” olarak da isimlenmiştir. Varlık sahnesine zuhur eden her bir mevcud kendi istidad-ı ezelisine bağlı kalarak bu zuhuru gerçekleştirir. İstidad-ı ezeli de tıpkı a’yan-ı sabite gibi sonradan yaratılmamıştır ve kendisinde cebir yoktur. İstidad-ı ezelide cebir olmaması konusunu sufiler cama üfürülen tek bir nefesin oluşturduğu farklı buhar şekilleri üzerinden anlatırlar. Kış günü cama tek bir nefes üflenmekteyken camda farklı şekiller oluşmakta ve bu farklılıklar söz konusu şekillerin kendilerine özgü yapılarından kaynaklanmaktadır. Buradan hareketle mevcudat sahnesine çıkan her varlık da kendisinde var olan ezeli istidada bağlı kalarak bu zuhuru gerçekleştirir. Mevcudat aleminde zuhura gelen her bir varlığın ihtilafı; zatına dışarıdan bir müdahale edilmeksizin kendi hakikatinde var olan ezeli istidadın farklılığından kaynaklanır. Kur’an-ı Kerim’de “Ah, keşke dünyaya geri gönderilsek de bir daha Rabbimizin ayetlerini yalanlamasak ve inananlardan olsak!” (Enam suresi ayet 27) şeklinde inanmayanların söylemlerine karşı bir sonraki ayette “Eğer (dünyaya) geri gönderilseler yine kendilerine yasak edilen şeylere döneceklerdir” (Enam suresi ayet 28) şeklinde cevap verilmesi istidad-ı ezeli kavramının temel dayanaklarından biri kabul edilmektedir.

Mutasavvıflar vahdet-i vücudu idrakin fikir ve nazar yoluyla değil, keşif yoluyla olabileceğinin altını çizmişlerdir. Onlara göre vahdet-i vücud bilgisi sadece sırr-ı tevhide vasıl olan muhakkiklere açılmış bir bilgi türüdür, zevkidir. İfna-yı vücud etmemiş bir salik bu irfani sırra ulaşamaz. Bununla birlikte vacibü’l-vücud olan Hakk’ın varlığı karşısında mevcudatın durumunu kimi zaman kelam ilminin verileri, kimi zaman tasavvufi şiirler ve gündelik hayatta müşahedesi mümkün olan gölge-akis, suret- ayna gibi örneklerle izah yoluna gitmişlerdir.
Tasavvufi terminolojisinde “muvahhid”, görüntüdeki çeşitliliğe ve çokluğa rağmen hakikatte var olan birliği ve bir varlık olduğunu keşfedip bunu tasdik eden kimse demektir. “Vahdet-i vücud” tabirini doğrudan kullanmasa da İbnü’l-Arabi kendisinden önceki sufilerin de ulaştığı bir hakikat olarak vahdet-i vücud doktrininin önde gelen temsilcisidir. Vahdet-i vücud düşüncesi tasavvufla ilgili manzum ve mensur eserlerin temel konularından biridir.
Bazı İslami çevrelerde vahdet-i vücud ile panteizm birbirine karıştırılarak her ikisine de karşı çıkılmaktadır. Oysa bu iki düşünce tamamen birbirinden ayrı şeylerdir. Panteist telakkiye veya vahdet-i mevcud anlayışına göre, Allah ile alem bir şeydir. Allah, mevcud olan şeylerin tamamından ibarettir. Panteistler tabiatı, bir nev’i hayal sahibi bir vahdet tasavvur ederek ona ibadet ederler. Hegel, Didero, Spinoza, Dekart ile Revakıyyun ve İskenderiye mektebi filozofları, genelde panteisttirler. Aguste Comte panteizmi pozitivizm adı altında geliştirmiş ve “Allah’sız kainat, ruhsuz insan, cevhersiz eşya” tarzında özetlemiştir.Vahdet-i vücuda karşı çıkan alimler genellikle onu, Cenab-ı Hakk’ı alemin mecmuu sayan, O’nu icab ve zarurete tabi, irade ve şuurdan mahrum olarak gören panteistlerin görüşleriyle karıştırmışlardır. Bu iki görüş, iki ayrı bardağa konmuş deniz suyu ile menba suyuna benzer. Uzaktan bakan bunların hangisinin deniz suyu, hangisinin menba suyu olduğunu ayırd edemez. Ancak bu ayırım, tadarak yapılabilir.Elmalılı Hamdi Efendi der ki: “Bizim nazarımızda «vahdet-i vücud» mutlak anlamda reddedilmiş değil, belki keşfen isbat olunmuştur. Ancak «Allah’tan başka mevcud yoktur» demekle «Her mevcud Allah’tır» demek arasında pek büyük fark vardır. Birincisi «tevhid-i mahz» olabilir. Lakin ikincisi «şirk-i mahz»dır.”Allah’tan başka mevcud yoktur denildiği zaman, masivaya isnad edilen vücudun hakiki olmayıp hayali, vehmi, şuurda mün’akis bir emr-i zılli olduğu ve vücud-ı hakikinin Allah’a aid bulunduğu ikrar edilmiş olur.Panteizm demek olan vahdet-i mevcud ile: “Her mevcud Allah’tır” denildiğinde; varlıkta tam bir kesret kabul edilmiş ve hepsinin Allah olduğu iddia edilmiş olur. Bu, tevhid değil, aksine Allah’ı çoğaltmak ve O’na şirk koşmaktır. Bu vahdet-i vücud değil, ittihad-ı vücud veya hululdür. Allah’ı inkar ile alemi isbattır. Bir’i “her” yapmaktır. Ortağı olmayan Allah’a sonsuz ortaklar koşmaktır. Bunun adı “panteizm” veya “ittihad-ı ilahiyet”tir. Panteizmde Allah ve vücud, hakikaten her şey ile ittihad ve hulul halindedir.’’ [Hak Dini Kur'an Dili; Tıpki Basım; Sadeleştirilmemis Fihrist ve Lugati (10 Cilt Takım) Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır : Eser Kitap, 1971 Cilt 1 sayfa 576-577]

Cevap gayet iyi…Vahdet-i Vücut’u ve Şuhud’u güzel açıklamış…a’yan-ı sabite ve istidad-ı ezeli de net…Panteizm farkı süper vurgulanmış…Elmalılı’nın alıntısı cuk oturmuş…Ama Şuhud’un günlük hayatta nasıl yaşandığına dair örnek eksik gibi…Mesela…bir sufi Şuhud halinde nasıl düşünür…ne hisseder…bunu biraz açarmısın?? Yusufiyeli hoca

Yusufiyeli 24.10.25 21:03

Alıntı:

resh3434 Nickli Üyeden Alıntı (Mesaj 689634)
Cevap gayet iyi…Vahdet-i Vücut’u ve Şuhud’u güzel açıklamış…a’yan-ı sabite ve istidad-ı ezeli de net…Panteizm farkı süper vurgulanmış…Elmalılı’nın alıntısı cuk oturmuş…Ama Şuhud’un günlük hayatta nasıl yaşandığına dair örnek eksik gibi…Mesela…bir sufi Şuhud halinde nasıl düşünür…ne hisseder…bunu biraz açarmısın?? Yusufiyeli hoca

Kardeşim biraz meşguliyetim var şu anda o hususu da Allah (c.c.) nasip ederse elimden geldiğince izaha gayret edeceğim.

Yusufiyeli 24.10.25 21:11

Alıntı:

resh3434 Nickli Üyeden Alıntı (Mesaj 689634)
Cevap gayet iyi…Vahdet-i Vücut’u ve Şuhud’u güzel açıklamış…a’yan-ı sabite ve istidad-ı ezeli de net…Panteizm farkı süper vurgulanmış…Elmalılı’nın alıntısı cuk oturmuş…Ama Şuhud’un günlük hayatta nasıl yaşandığına dair örnek eksik gibi…Mesela…bir sufi Şuhud halinde nasıl düşünür…ne hisseder…bunu biraz açarmısın?? Yusufiyeli hoca

İmam Rabbani’nin yaşamış olduğu dönemde vahdet-i vücud düşüncesinin kimilerince istismarı, kendi keşiflerinin yanı sıra şeyhi Baki-Billah’ın vahdet-i şuhuda yönlendirmesi İmam Rabbani’nin vahdet-i şuhud teorisini geliştirmesinin nedenleri olarak sayılmıştır. Vahdet-i şuhudun vahdet-i vücuddan ayrıldığı temel nokta; gölgeyi aslından ayırmayan vahdet-i vücud düşüncesine karşı gölgenin müstakil varlığını kabul etmesidir. İmam Rabbani’ye göre alem vehim mertebesinde de olsa vardır, varlığı hayal düzeyinde değildir. Ona göre tevhidin tevhid-i vücudi ve tevhid-i şuhudi olmak üzere iki mertebesi vardır. Vücudi tevhid; vahdet-i vücudun İmam Rabbani ıstılahatındaki adıdır. Vücudi tevhid ehli Hakk’ın zatından başka mevcud bilmez, isimler ve sıfatlar ilmidir, mümkünatın varlıktan nasibi yoktur. Şuhudi tevhid; salikin şuhudu esnasında birden başkasını görmemesi, şuhudda fena olma halidir. Rabbani’ye göre sufilerin fena ve sekr hallerinde dillerinden dökülen “Ene’l-Hak (Ben Hakk’ım)”, “Subhane ma a’zame şani (Kendimi tenzih ederim, şanım ne yücedir)” gibi şathiyeler tenzih ifade eden vahdet-i şuhud halinin tezahürleridir. İmam Rabbani’ye göre vahdet-i vücud bir idrakken vahdet-i şuhud bir şuhud (görme) halidir. Ona göre vahdet-i vücud güneşin yıldızların görünme kaynağı olduğunu bilmehalinden dolayı yıldızların varlığının yok hükmünde olduğunu bilmekken vahdet-i şuhud Güneş’in ve yıldızların varlığını bilmekle birlikte Güneş’e bakmaktan dolayı yıldızları görememe haline benzer. İmam Rabbani tıpkı İbnü’l-Arabi gibi vahdet-i şuhudu açıklamak için benzetmelere başvurmuştur. Güneş ve yıldızlar, dönen nokta ile oluşan hayali daire, ayna ve akis, sihirbazların katli ile yok olan bahçe vizyonu, alim ve dilinden dökülen harfler Allah ile alem arasındaki gayriyeti anlatmak için kullandığı örneklerdendir.İmam Rabbani salikin seyr-ü sülukünde vahdet-i şuhudu vahdet-i vücudun bir sonraki aşaması olarak görmekle birlikte sülukün sonu olmadığını belirtmiştir. Ona göre asıl olan vacip ve mümkünün arasını ayıran abdiyyet (kulluk) mertebesidir. Abdiyyet mertebesi hakka’l-yakin mertebesinin karşılığıdır. İmam Rabbani vahdet-i şuhudu vahdet-i vücud düşüncesine karşı bir tevhid yorumu olarak ortaya koyduysa da İbnü’l-Arabi’nin ortaya koyduğu terminolojiyi kullanmaktan çekinmemiş ve İbnü’l-Arabi’nin tasavvuf dünyasındaki yerini teslim etmiştir.Vahdet-i şuhud için ileri okuma kaynaklarına İmam Rabbani’nin Mektubat’ı başta olmak üzere Ethem Cebecioğlu’nun “İmam-ı Rabbani ve Vahdet-i Şuhud Anlayışı”, Necdet Tosun’un “İmam-ı Rabbani’ye Göre Vahdet-i Vücud ve Vahdet-i Şuhud” makaleleri örnek gösterilebilir.

resh3434 24.10.25 21:14

Alıntı:

Yusufiyeli Nickli Üyeden Alıntı (Mesaj 689635)
Kardeşim biraz meşguliyetim var şu anda o hususu da Allah (c.c.) nasip ederse elimden geldiğince izaha gayret edeceğim.

Meşguliyetin olduğunu yazmışsın… Allah kolaylık versin, vakit bulursan… o hali birkaç örnekle açarsan… eminim çok kıymetli olur… Şimdiden eline, yüreğine sağlık… hayırlı akşamlar dilerim… hocam

resh3434 24.10.25 21:19

Alıntı:

Yusufiyeli Nickli Üyeden Alıntı (Mesaj 689637)
İmam Rabbani’nin yaşamış olduğu dönemde vahdet-i vücud düşüncesinin kimilerince istismarı, kendi keşiflerinin yanı sıra şeyhi Baki-Billah’ın vahdet-i şuhuda yönlendirmesi İmam Rabbani’nin vahdet-i şuhud teorisini geliştirmesinin nedenleri olarak sayılmıştır. Vahdet-i şuhudun vahdet-i vücuddan ayrıldığı temel nokta; gölgeyi aslından ayırmayan vahdet-i vücud düşüncesine karşı gölgenin müstakil varlığını kabul etmesidir. İmam Rabbani’ye göre alem vehim mertebesinde de olsa vardır, varlığı hayal düzeyinde değildir. Ona göre tevhidin tevhid-i vücudi ve tevhid-i şuhudi olmak üzere iki mertebesi vardır. Vücudi tevhid; vahdet-i vücudun İmam Rabbani ıstılahatındaki adıdır. Vücudi tevhid ehli Hakk’ın zatından başka mevcud bilmez, isimler ve sıfatlar ilmidir, mümkünatın varlıktan nasibi yoktur. Şuhudi tevhid; salikin şuhudu esnasında birden başkasını görmemesi, şuhudda fena olma halidir. Rabbani’ye göre sufilerin fena ve sekr hallerinde dillerinden dökülen “Ene’l-Hak (Ben Hakk’ım)”, “Subhane ma a’zame şani (Kendimi tenzih ederim, şanım ne yücedir)” gibi şathiyeler tenzih ifade eden vahdet-i şuhud halinin tezahürleridir. İmam Rabbani’ye göre vahdet-i vücud bir idrakken vahdet-i şuhud bir şuhud (görme) halidir. Ona göre vahdet-i vücud güneşin yıldızların görünme kaynağı olduğunu bilmehalinden dolayı yıldızların varlığının yok hükmünde olduğunu bilmekken vahdet-i şuhud Güneş’in ve yıldızların varlığını bilmekle birlikte Güneş’e bakmaktan dolayı yıldızları görememe haline benzer. İmam Rabbani tıpkı İbnü’l-Arabi gibi vahdet-i şuhudu açıklamak için benzetmelere başvurmuştur. Güneş ve yıldızlar, dönen nokta ile oluşan hayali daire, ayna ve akis, sihirbazların katli ile yok olan bahçe vizyonu, alim ve dilinden dökülen harfler Allah ile alem arasındaki gayriyeti anlatmak için kullandığı örneklerdendir.İmam Rabbani salikin seyr-ü sülukünde vahdet-i şuhudu vahdet-i vücudun bir sonraki aşaması olarak görmekle birlikte sülukün sonu olmadığını belirtmiştir. Ona göre asıl olan vacip ve mümkünün arasını ayıran abdiyyet (kulluk) mertebesidir. Abdiyyet mertebesi hakka’l-yakin mertebesinin karşılığıdır. İmam Rabbani vahdet-i şuhudu vahdet-i vücud düşüncesine karşı bir tevhid yorumu olarak ortaya koyduysa da İbnü’l-Arabi’nin ortaya koyduğu terminolojiyi kullanmaktan çekinmemiş ve İbnü’l-Arabi’nin tasavvuf dünyasındaki yerini teslim etmiştir.Vahdet-i şuhud için ileri okuma kaynaklarına İmam Rabbani’nin Mektubat’ı başta olmak üzere Ethem Cebecioğlu’nun “İmam-ı Rabbani ve Vahdet-i Şuhud Anlayışı”, Necdet Tosun’un “İmam-ı Rabbani’ye Göre Vahdet-i Vücud ve Vahdet-i Şuhud” makaleleri örnek gösterilebilir.

İmam Rabbani’nin perspektifinden böylesine açık… derin ve zarif bir şekilde izah etmen harika… Güneş ve yıldızlar benzetmesi… ayna-akis örneği… hele şathiyelerin Şuhud haliyle bağlantısını açıklaman… gerçekten enfes olmuş… İmam Rabbani’nin abdiyyet mertebesine vurgusu da çok yerinde… kulluk bilincinin önemini ne güzel ortaya koymuşsun…Soruma da tam istediğim gibi yanıt vermişsin… Şuhud’un günlük hayatta nasıl tezahür ettiğini… o sekr halindeki “Ene’l-Hak” gibi ifadelerle ve güneş-yıldız benzetmesiyle açıklaman… konuyu çok daha anlaşılır kılmış… Mektubat ve diğer kaynak önerilerin de çok kıymetli… eminim okuyacaklar için büyük fayda sağlayacak… 🙏 Ellerin dert görmesin… bu güzel paylaşım için tekrar teşekkürler… başka ekleyeceğin bir detay varsa… merakla beklerim… hayırlı akşamlar…

MektepTalebesi 24.10.25 21:30

Alıntı:

Yusufiyeli Nickli Üyeden Alıntı (Mesaj 689631)
Varlığı vacip ve mümkün olarak tasnif eden İslam filozof ve kelamcılarından farklı olarak sufiler varlığı ikiye ayırmamışlardır. Onlara göre varlık tümüyle Hakk’a aittir. Tevhid-i sırf olarak da isimlenen vahdet-i vücud sufilere özgü bir tevhid yorumudur. Muhakkiklere göre vücud (varlık) kendisine fena (yokluk) bulaşmayan şeydir. Buradan hareketle fenadan münezzeh olan ancak Allah’ın varlığıdır. Varlık anlamı ile “vücud” yalnız O’na isim olabilir. Bir başka ifade ile vücud ancak vacibü’l-vücud olan Allah’a aittir. “Leyse fi’d-dari gayruhu deyyar” (evde ev sahibinden başkası yok) ifadesi tasavvufi bir hakikat olarak Vacibü’l-vücud’un varlığına işaret eder. Mevcudatı oluşturan tüm alemler ancak O’nun varlığının akis ve tecellilerinden ibarettir. Mümkinatın vücudu fena ile karşı karşıyadır, fani ve helak olucudur. Buradan hareketle ona vücud (varlık) ismini vermek abestir. Mümkinat ilm-i ilahide var olan sabit ilmi suretlerin (a’yan-ı sabite) eser ve akisleridir. “Ayan-ı sabite vahdet-i vücud doktrininin temel anahtar kavramlarından biridir. İbnü’l-Arabi terminolojisinde görünür alemde zuhura gelen her bir varlığın Hakk’ın ilminde var olan latif suretlerine “a’yan-ı sabite” denir. Kelam ilminde “ma’lum-ı ma’dum”, felsefede “mahiyet” ismini alan “a’yan-ı sabite”, kadimdir, sonradan yaratılmış değildir. İbnü’l-Arabi’nin “A’yan-ı sabite varlık kokusu koklamamıştır” (İbnü’l-Arabi, Fususü’l-hikem, 76) cümlesi bu hakikati temellendiren cümlelerden birisidir. Durum böyle olunca varlıktan nasibi olmayan a’yan-ı sabitenin akislerini oluşturan mümkinata; varlık (vücud) ismini vermek söz konusu değildir. “La mevcude illa Hu” tevhidinde açılımını bulan vahdet-i vücud; varlığı bütünüyle Hakk’a tahsis ettiği için “tevhid-i sırf” olarak da isimlenmiştir. Varlık sahnesine zuhur eden her bir mevcud kendi istidad-ı ezelisine bağlı kalarak bu zuhuru gerçekleştirir. İstidad-ı ezeli de tıpkı a’yan-ı sabite gibi sonradan yaratılmamıştır ve kendisinde cebir yoktur. İstidad-ı ezelide cebir olmaması konusunu sufiler cama üfürülen tek bir nefesin oluşturduğu farklı buhar şekilleri üzerinden anlatırlar. Kış günü cama tek bir nefes üflenmekteyken camda farklı şekiller oluşmakta ve bu farklılıklar söz konusu şekillerin kendilerine özgü yapılarından kaynaklanmaktadır. Buradan hareketle mevcudat sahnesine çıkan her varlık da kendisinde var olan ezeli istidada bağlı kalarak bu zuhuru gerçekleştirir. Mevcudat aleminde zuhura gelen her bir varlığın ihtilafı; zatına dışarıdan bir müdahale edilmeksizin kendi hakikatinde var olan ezeli istidadın farklılığından kaynaklanır. Kur’an-ı Kerim’de “Ah, keşke dünyaya geri gönderilsek de bir daha Rabbimizin ayetlerini yalanlamasak ve inananlardan olsak!” (Enam suresi ayet 27) şeklinde inanmayanların söylemlerine karşı bir sonraki ayette “Eğer (dünyaya) geri gönderilseler yine kendilerine yasak edilen şeylere döneceklerdir” (Enam suresi ayet 28) şeklinde cevap verilmesi istidad-ı ezeli kavramının temel dayanaklarından biri kabul edilmektedir.

Mutasavvıflar vahdet-i vücudu idrakin fikir ve nazar yoluyla değil, keşif yoluyla olabileceğinin altını çizmişlerdir. Onlara göre vahdet-i vücud bilgisi sadece sırr-ı tevhide vasıl olan muhakkiklere açılmış bir bilgi türüdür, zevkidir. İfna-yı vücud etmemiş bir salik bu irfani sırra ulaşamaz. Bununla birlikte vacibü’l-vücud olan Hakk’ın varlığı karşısında mevcudatın durumunu kimi zaman kelam ilminin verileri, kimi zaman tasavvufi şiirler ve gündelik hayatta müşahedesi mümkün olan gölge-akis, suret- ayna gibi örneklerle izah yoluna gitmişlerdir.
Tasavvufi terminolojisinde “muvahhid”, görüntüdeki çeşitliliğe ve çokluğa rağmen hakikatte var olan birliği ve bir varlık olduğunu keşfedip bunu tasdik eden kimse demektir. “Vahdet-i vücud” tabirini doğrudan kullanmasa da İbnü’l-Arabi kendisinden önceki sufilerin de ulaştığı bir hakikat olarak vahdet-i vücud doktrininin önde gelen temsilcisidir. Vahdet-i vücud düşüncesi tasavvufla ilgili manzum ve mensur eserlerin temel konularından biridir.
Bazı İslami çevrelerde vahdet-i vücud ile panteizm birbirine karıştırılarak her ikisine de karşı çıkılmaktadır. Oysa bu iki düşünce tamamen birbirinden ayrı şeylerdir. Panteist telakkiye veya vahdet-i mevcud anlayışına göre, Allah ile alem bir şeydir. Allah, mevcud olan şeylerin tamamından ibarettir. Panteistler tabiatı, bir nev’i hayal sahibi bir vahdet tasavvur ederek ona ibadet ederler. Hegel, Didero, Spinoza, Dekart ile Revakıyyun ve İskenderiye mektebi filozofları, genelde panteisttirler. Aguste Comte panteizmi pozitivizm adı altında geliştirmiş ve “Allah’sız kainat, ruhsuz insan, cevhersiz eşya” tarzında özetlemiştir.Vahdet-i vücuda karşı çıkan alimler genellikle onu, Cenab-ı Hakk’ı alemin mecmuu sayan, O’nu icab ve zarurete tabi, irade ve şuurdan mahrum olarak gören panteistlerin görüşleriyle karıştırmışlardır. Bu iki görüş, iki ayrı bardağa konmuş deniz suyu ile menba suyuna benzer. Uzaktan bakan bunların hangisinin deniz suyu, hangisinin menba suyu olduğunu ayırd edemez. Ancak bu ayırım, tadarak yapılabilir.Elmalılı Hamdi Efendi der ki: “Bizim nazarımızda «vahdet-i vücud» mutlak anlamda reddedilmiş değil, belki keşfen isbat olunmuştur. Ancak «Allah’tan başka mevcud yoktur» demekle «Her mevcud Allah’tır» demek arasında pek büyük fark vardır. Birincisi «tevhid-i mahz» olabilir. Lakin ikincisi «şirk-i mahz»dır.”Allah’tan başka mevcud yoktur denildiği zaman, masivaya isnad edilen vücudun hakiki olmayıp hayali, vehmi, şuurda mün’akis bir emr-i zılli olduğu ve vücud-ı hakikinin Allah’a aid bulunduğu ikrar edilmiş olur.Panteizm demek olan vahdet-i mevcud ile: “Her mevcud Allah’tır” denildiğinde; varlıkta tam bir kesret kabul edilmiş ve hepsinin Allah olduğu iddia edilmiş olur. Bu, tevhid değil, aksine Allah’ı çoğaltmak ve O’na şirk koşmaktır. Bu vahdet-i vücud değil, ittihad-ı vücud veya hululdür. Allah’ı inkar ile alemi isbattır. Bir’i “her” yapmaktır. Ortağı olmayan Allah’a sonsuz ortaklar koşmaktır. Bunun adı “panteizm” veya “ittihad-ı ilahiyet”tir. Panteizmde Allah ve vücud, hakikaten her şey ile ittihad ve hulul halindedir.’’ [Hak Dini Kur'an Dili; Tıpki Basım; Sadeleştirilmemis Fihrist ve Lugati (10 Cilt Takım) Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır : Eser Kitap, 1971 Cilt 1 sayfa 576-577]


Cevap için çok teşekkür ederim. Hepsini okudum. Lakin yazı benim için ağır. Anladığım kadarı ile yazacak olursam ben kelamcıların ve filozofların esas aldığı şekilde mümkün ve vacip varlık diye ayrım yapmışım. Lakin vahdeti vücut fikrinin özü bu varlık tanımıyla anlanamaz. Anlamak için sufilerin tanımını anlamam gerekiyor. Sufilerin tanımı kendisine yokluk bulaşmayanı yani Allah(c.c)'i varlıktan kabul ederler. A'yân-ı Sâbite Allah(c.c) katında bizim bilgilerimizdir. Allah (c.c) tek varlık kabul edilirse biz noksanlığımızdan ötürü varlık olamayız. Tecelliden ibaretiz. Benim en büyük sorunum esas aldığım varlık tanımımın bu fikre uymaması bu da benim cehaletim.

Yazının hepsini okudum. Sindirmesi benim için zaman alacak. Yazdıklarımda yanlış varsa Allah rızası için düzeltin. En azından temel olarak anlamam gerekenleri anlamamış olduğumu ümit ediyorum. Ayaklı ansiklopedi Yusufiyeli hocam teşekkür ederim.

MektepTalebesi 25.10.25 16:13

Alıntı:

MektepTalebesi Nickli Üyeden Alıntı (Mesaj 689642)

Cevap için çok teşekkür ederim. Hepsini okudum. Lakin yazı benim için ağır. Anladığım kadarı ile yazacak olursam ben kelamcıların ve filozofların esas aldığı şekilde mümkün ve vacip varlık diye ayrım yapmışım. Lakin vahdeti vücut fikrinin özü bu varlık tanımıyla anlanamaz. Anlamak için sufilerin tanımını anlamam gerekiyor. Sufilerin tanımı kendisine yokluk bulaşmayanı yani Allah(c.c)'i varlıktan kabul ederler. A'yân-ı Sâbite Allah(c.c) katında bizim bilgilerimizdir. Allah (c.c) tek varlık kabul edilirse biz noksanlığımızdan ötürü varlık olamayız. Tecelliden ibaretiz. Benim en büyük sorunum esas aldığım varlık tanımımın bu fikre uymaması bu da benim cehaletim.

Yazının hepsini okudum. Sindirmesi benim için zaman alacak. Yazdıklarımda yanlış varsa Allah rızası için düzeltin. En azından temel olarak anlamam gerekenleri anlamamış olduğumu ümit ediyorum. Ayaklı ansiklopedi Yusufiyeli hocam teşekkür ederim.

"En azından temel olarak anlamam gerekenleri anlamamış olduğumu ümit ediyorum." kısmında "anlamış olduğumu ümit ediyorum" yazmak istemiştim.

Ayrıca düşününce bana vahdet-i şuhudun daha mantıklı geldiğini anladım. Yine de kavramsal olarak bana farkındalık kazandırdığı için Yusufiyeli hocama teşekkür ederim.

imas 25.10.25 17:12

Alıntı:

MektepTalebesi Nickli Üyeden Alıntı (Mesaj 689713)
"En azından temel olarak anlamam gerekenleri anlamamış olduğumu ümit ediyorum." kısmında "anlamış olduğumu ümit ediyorum" yazmak istemiştim.

Ayrıca düşününce bana vahdet-i şuhudun daha mantıklı geldiğini anladım. Yine de kavramsal olarak bana farkındalık kazandırdığı için Yusufiyeli hocama teşekkür ederim.

o mantikli gelen vahdeti suhud da mantik olmaz , baskası da bana vahdeti vucud mantkli geliyor diyebilir,
muhyiddin arabi ks. diyor ki
* bizim ilmimizde olmayanin bizim kitaplarimizi okumasi haramdir*
imani şarani ks. diyorki müellifin orjinal el yazmasinda olmayan bazi konulari çoğaltılan el yazmalarinda gördüm diyor...

MektepTalebesi 25.10.25 19:57

Alıntı:

imas Nickli Üyeden Alıntı (Mesaj 689716)
o mantikli gelen vahdeti suhud da mantik olmaz , baskası da bana vahdeti vucud mantkli geliyor diyebilir,
muhyiddin arabi ks. diyor ki
* bizim ilmimizde olmayanin bizim kitaplarimizi okumasi haramdir*
imani şarani ks. diyorki müellifin orjinal el yazmasinda olmayan bazi konulari çoğaltılan el yazmalarinda gördüm diyor...

Özellikle eski zamandan kalma kitapların evet, değiştirilme ihtimali vardır. Ben doğrudan İbnül Arabi'yi hedef almadım. Vahdet-i Vücud kavramını kavrayamadım sadece. Kullarda Allah(c.c)'ün tecellileri olmasını anlayabiliyorum. Rızıklanırken er-Rezzak ismi tecellisinin olmasını, bir şeyi bilirken el-Alim ismi tecellisinin olmasını, kendi annesini karısı yapan zatları duyunca ed-Darr isminin tecellisi olduğunu vb. anlayabiliyorum. Lakin yaratılmışların varlık olarak sınıflandırılmamasını anlayamıyorum. Vacip varlık olan Allah(c.c)'a tek varlık denince yaratılanlar tecelliden ibaret olunca haşa Allah (c.c) kendi çalıp kendi mi oynuyor? Bunun "Biz gerçek değiliz simülasyondayız" diyenlerden ne farkı var? Yaratılmışlar hayal ise hayalden mesul olunur mu? Yaratmak eyleminin tanımı yoktan var eden değil mi? Allah(c.c) yoktan var etmez mi? Bu tarz soruları anlayamıyorum aklım almıyor. Keşfedenlerin girdiği hale giremedim ben. Anladığım kadarı ile Vahdet-i Şuhud daha mantıklı geliyor.

imas 25.10.25 20:21

Alıntı:

MektepTalebesi Nickli Üyeden Alıntı (Mesaj 689739)
Özellikle eski zamandan kalma kitapların evet, değiştirilme ihtimali vardır. Ben doğrudan İbnül Arabi'yi hedef almadım. Vahdet-i Vücud kavramını kavrayamadım sadece. Kullarda Allah(c.c)'ün tecellileri olmasını anlayabiliyorum. Rızıklanırken er-Rezzak ismi tecellisinin olmasını, bir şeyi bilirken el-Alim ismi tecellisinin olmasını, kendi annesini karısı yapan zatları duyunca ed-Darr isminin tecellisi olduğunu vb. anlayabiliyorum. Lakin yaratılmışların varlık olarak sınıflandırılmamasını anlayamıyorum. Vacip varlık olan Allah(c.c)'a tek varlık denince yaratılanlar tecelliden ibaret olunca haşa Allah (c.c) kendi çalıp kendi mi oynuyor? Bunun "Biz gerçek değiliz simülasyondayız" diyenlerden ne farkı var? Yaratılmışlar hayal ise hayalden mesul olunur mu? Yaratmak eyleminin tanımı yoktan var eden değil mi? Allah(c.c) yoktan var etmez mi? Bu tarz soruları anlayamıyorum aklım almıyor. Keşfedenlerin girdiği hale giremedim ben. Anladığım kadarı ile Vahdet-i Şuhud daha mantıklı geliyor.

vahdeti vucudu anlayabildeydik. bizde ibni arabi olurduk, iste o mubarekte bunu bildigi icin benim kitabimi okumak avama haramdir demiş, zaten burada ibni arabi gibi bir evliyayı ve vahdeti vucud gibi bir kavrami 3 satir yaziyla anlatmaya calismak yanlistır
ibni arabiyi bizim gibi avamı birak bir cok evliya anlamamis ki bazilari seyhul ekfer demis,o yuzden bu konuyu daha deşelememek gerekir çunku daha fazlasi bizi harama sokar büyük evliyanin dediği gibi...

MektepTalebesi 25.10.25 21:45

Alıntı:

imas Nickli Üyeden Alıntı (Mesaj 689742)
vahdeti vucudu anlayabildeydik. bizde ibni arabi olurduk, iste o mubarekte bunu bildigi icin benim kitabimi okumak avama haramdir demiş, zaten burada ibni arabi gibi bir evliyayı ve vahdeti vucud gibi bir kavrami 3 satir yaziyla anlatmaya calismak yanlistır
ibni arabiyi bizim gibi avamı birak bir cok evliya anlamamis ki bazilari seyhul ekfer demis,o yuzden bu konuyu daha deşelememek gerekir çunku daha fazlasi bizi harama sokar büyük evliyanin dediği gibi...

Peki, Vahdet-i Vücutu anlamayı bir kenara bıraktım. Bu ekolün en büyük temsilcisi İbnül Arabi'yi de gerek bu sırrı anlayamamaktan ve eserlerine (muhtemelen) giren kendi yazdıklarından hariç yazılardan mütevellit bir şeyle itham etmiyorum. Lakin vahdet-i vücut kavramının bir sır olduğunun bir alameti ve/veya bir delili var mıdır? Benim gibi avamın da avamı bir insana bunun bir sır olduğunu ve anlamasa da bunun doğru olduğunu açıklayacak bir şey var mı? Eğer yoksa bu konuda fitne çıkmaması için bir şey yazmayacağım.

imas 25.10.25 21:55

Alıntı:

MektepTalebesi Nickli Üyeden Alıntı (Mesaj 689748)
Peki, Vahdet-i Vücutu anlamayı bir kenara bıraktım. Bu ekolün en büyük temsilcisi İbnül Arabi'yi de gerek bu sırrı anlayamamaktan ve eserlerine (muhtemelen) giren kendi yazdıklarından hariç yazılardan mütevellit bir şeyle itham etmiyorum. Lakin vahdet-i vücut kavramının bir sır olduğunun bir alameti ve/veya bir delili var mıdır? Benim gibi avamın da avamı bir insana bunun bir sır olduğunu ve anlamasa da bunun doğru olduğunu açıklayacak bir şey var mı? Eğer yoksa bu konuda fitne çıkmaması için bir şey yazmayacağım.

delilini vahdeti vucut diyen kişi soylemiş, bizim ilmimizde olmayan bu kitaplari okumasin demiş daha ne delili?
senin soylediginle ne fitnesi cikacak, fltne çıkaracak kadar alim misin evliya misin muctehid misin?

MektepTalebesi 26.10.25 03:08

Alıntı:

imas Nickli Üyeden Alıntı (Mesaj 689749)
delilini vahdeti vucut diyen kişi soylemiş, bizim ilmimizde olmayan bu kitaplari okumasin demiş daha ne delili?
senin soylediginle ne fitnesi cikacak, fltne çıkaracak kadar alim misin evliya misin muctehid misin?

Benim derdim şahıslarla değil fikrin kendisiyle. Eğer fikir bana anlatıldığı gibiyse içinde çok fazla soru işareti barındıran bir konu. Bu soru işaretleri de şeriata ters gibi gözüküyor. Bilen varsa aydınlatsın öğreneyim. İslami bir delil arıyorsak Ayet veya hadisle delillendirilmeli. Akli bir delilse şeriata ters olmamalı. Bana anlatılana göre keşif yoluyla anlaşılabilecek bir şey. Keşif şahsi bir şeydir. Geneli bağlamaz. Ben niye şahsi algılanabilecek şeyi genel bir delil kabul edeyim ki? Keşfi açık olmayanların bu fikrin doğruluğuna nasıl ikna edebilirsin ki? İbül Arabi'nin "bizim ilmimizde olmayanin bizim kitaplarimizi okumasi haramdir" demesi niye beni bağlasın? Hükmü o mu koyuyor?

Delinin biri 1 taş atar 40 akıllı çıkaramaz. Fitneyi hafife almayın.

Yusufiyeli 26.10.25 06:20

Alıntı:

MektepTalebesi Nickli Üyeden Alıntı (Mesaj 689739)
Özellikle eski zamandan kalma kitapların evet, değiştirilme ihtimali vardır. Ben doğrudan İbnül Arabi'yi hedef almadım. Vahdet-i Vücud kavramını kavrayamadım sadece. Kullarda Allah(c.c)'ün tecellileri olmasını anlayabiliyorum. Rızıklanırken er-Rezzak ismi tecellisinin olmasını, bir şeyi bilirken el-Alim ismi tecellisinin olmasını, kendi annesini karısı yapan zatları duyunca ed-Darr isminin tecellisi olduğunu vb. anlayabiliyorum. Lakin yaratılmışların varlık olarak sınıflandırılmamasını anlayamıyorum. Vacip varlık olan Allah(c.c)'a tek varlık denince yaratılanlar tecelliden ibaret olunca haşa Allah (c.c) kendi çalıp kendi mi oynuyor? Bunun "Biz gerçek değiliz simülasyondayız" diyenlerden ne farkı var? Yaratılmışlar hayal ise hayalden mesul olunur mu? Yaratmak eyleminin tanımı yoktan var eden değil mi? Allah(c.c) yoktan var etmez mi? Bu tarz soruları anlayamıyorum aklım almıyor. Keşfedenlerin girdiği hale giremedim ben. Anladığım kadarı ile Vahdet-i Şuhud daha mantıklı geliyor.

Şarani el-Yevakit isimli eserinin önsözünde der ki: ‘’ Futuhat’ı özetlerken bazı yerlerde durakladım, bu hususların şeriata uygun olup olmadığı konusunda tereddüde düştüm. Sonra Futühat’ın elimdeki nüshasını Ebu Tahir Mağribi’nin bizzat İbn Arabi’nin kendi el yazısıyla yazmış olduğu Konya’daki nüshasından istinsah ettiği nüsha ile karşılaştırdım. Gördüm ki tereddüt ettiğim noktalar Futuhat’ın esas nüshasında mevcut değil, kendi nüshamı ona göre tashih ettim. Anladım ki, Fütuhat’a sonradan bir şeyler ilave edilmiş, şeriata aykırı olan şeyler bunlarmış.
Şarani böyle diyor ama nelerin ilave edildiğine dair bir tane misal vermiyor iddiası mücerred kalıyor. Herhalde bu nevi sözler Vahdet-i vücud muhaliflerini atlatmak uyutmak ve dikkatleri başka yöne çekmek için söylenmektedir. (Kaynak: İslam Düşüncesinin Yapısı Selef, Kelam, Tasavvuf, Felsefe SÜLEYMAN ULUDAĞ, dergah yayınları, sayfa 164, 165)

imas 26.10.25 09:59

Alıntı:

MektepTalebesi Nickli Üyeden Alıntı (Mesaj 689777)
Benim derdim şahıslarla değil fikrin kendisiyle. Eğer fikir bana anlatıldığı gibiyse içinde çok fazla soru işareti barındıran bir konu. Bu soru işaretleri de şeriata ters gibi gözüküyor. Bilen varsa aydınlatsın öğreneyim. İslami bir delil arıyorsak Ayet veya hadisle delillendirilmeli. Akli bir delilse şeriata ters olmamalı. Bana anlatılana göre keşif yoluyla anlaşılabilecek bir şey. Keşif şahsi bir şeydir. Geneli bağlamaz. Ben niye şahsi algılanabilecek şeyi genel bir delil kabul edeyim ki? Keşfi açık olmayanların bu fikrin doğruluğuna nasıl ikna edebilirsin ki? İbül Arabi'nin "bizim ilmimizde olmayanin bizim kitaplarimizi okumasi haramdir" demesi niye beni bağlasın? Hükmü o mu koyuyor?

Delinin biri 1 taş atar 40 akıllı çıkaramaz. Fitneyi hafife almayın.

seni ne benim nefe şeyhül ekberin ikna etmek gibi bir durumu yok, ister ikna ol ister ikna olma ,o şeriati senden benden daha iyi biliyordu, kendi yazdigi kitabinda hükmu o koyuyor, 2 datir bur şey yazda sende kendi kitabina hüküm , onun demesi seni baglamiyor seni baglayan yok,
incir çekirdegi kadar aklımızla hüküm bizim haddimiz değil
o deli taşi 1200 yil önce kuyuya atmis, 800 yildir sen dahil yüzlerce akılli evliya o taşi kuyudan cikaramamiş....
madem öyle o elestirici haline bir soru sorayim bakalim seni bagliyor mu baglamiyor mu?

""""Allah bana bazen kadin kılığinda gelir bazen benimle oynaşır""""
bu ne demek

Dexter 26.10.25 10:22

Alıntı:

imas Nickli Üyeden Alıntı (Mesaj 689783)
seni ne benim nefe şeyhül ekberin ikna etmek gibi bir durumu yok, ister ikna ol ister ikna olma ,o şeriati senden benden daha iyi biliyordu, kendi yazdigi kitabinda hükmu o koyuyor, 2 datir bur şey yazda sende kendi kitabina hüküm , onun demesi seni baglamiyor seni baglayan yok,
incir çekirdegi kadar aklımızla hüküm bizim haddimiz değil
o deli taşi 1200 yil önce kuyuya atmis, 800 yildir sen dahil yüzlerce akılli evliya o taşi kuyudan cikaramamiş....
madem öyle o elestirici haline bir soru sorayim bakalim seni bagliyor mu baglamiyor mu?

""""Allah bana bazen kadin kılığinda gelir bazen benimle oynaşır""""
bu ne demek

Hocam o son yazdığınız paragrafın dahası var
Adam mesnevi vahiy değildir diyince ey köpek mesnevi neden vahiy değilmiş, ey essek benim mesnevim nede vahiy değilmiş demiş ben kitapların yalancisiyim

Dexter 26.10.25 10:55

Vahdet i vucud demek biz insanlar gerçeğin ne olduğunu bilemeyiz çünkü biz kapalı bir dünyada yaşıyoruz neyin gerçek olduğunu bilmiyoruz gercek bize göre gerçek? Asıl gerçek olan Allahin varlığı geri kalan hersey ol dediğinde olmuş anında bazıları uzun yıllar almış (bize gore) dolayısıyla zaman kavramı olduğu yerde gerçeklikten bahsetmek anlamsızdır asıl gerçeklik zaman kavramının olmadığı yerde işte vahdet i vucudda baslar çünkü tüm evren varoldugu andan beri kum saati gibi yokluğa dogru gidiyor nedeni en basta yoktu yokolacak bir madde neden gerçek olsun ki olsa ne yazar

MektepTalebesi 26.10.25 11:12

Alıntı:

imas Nickli Üyeden Alıntı (Mesaj 689783)
seni ne benim nefe şeyhül ekberin ikna etmek gibi bir durumu yok, ister ikna ol ister ikna olma ,o şeriati senden benden daha iyi biliyordu, kendi yazdigi kitabinda hükmu o koyuyor, 2 datir bur şey yazda sende kendi kitabina hüküm , onun demesi seni baglamiyor seni baglayan yok,
incir çekirdegi kadar aklımızla hüküm bizim haddimiz değil
o deli taşi 1200 yil önce kuyuya atmis, 800 yildir sen dahil yüzlerce akılli evliya o taşi kuyudan cikaramamiş....
madem öyle o elestirici haline bir soru sorayim bakalim seni bagliyor mu baglamiyor mu?

""""Allah bana bazen kadin kılığinda gelir bazen benimle oynaşır""""
bu ne demek

Ben avamın da avamı bir insanım. Ne işim olur hüküm koymakla? Çok işime gelir çocukluğumdan beri bana anlatılan insanları doğrulamak lakin kurtarmıyor. Bana bunu anlatanlara dahi derinlemesine sorular sorduğum zaman onlar da bilmiyor. Onların sözlerini doğrulayacağım diye imanımı riske atamam diyorlar. Onlara da alim evliya diye anlatılmış lakin onlar da anlayamıyor.

"Allah bana bazen kadin kılığinda gelir bazen benimle oynaşır, Ben Hakk'ım (Ene'l Hakk)" Hiçbirini anlayamadım ki. Hadi "Hallacı Mansur manevi bir hale girdi, kendinden geçti" diyorlar da diğer sözlere ne için hiç ses çıkarmıyorlar? "Eserler eski eserler belki içine bir şey katılmıştır" diye şüpheleniliyorsa kaynak olarak almayız olur biter.

Vahdet-i Vücut fikri için var mı "bu sırra iman et" diyen Ayet veya hadis? "Anlamasanız da bu doğrudur" diyen bir islami kaynak var mı? Ben bu adamları doğrulayacağım diye niye imanımı riske atayım ki?

MektepTalebesi 26.10.25 11:19

Alıntı:

Ibrahim61 Nickli Üyeden Alıntı (Mesaj 689790)
Vahdet i vucud demek biz insanlar gerçeğin ne olduğunu bilemeyiz çünkü biz kapalı bir dünyada yaşıyoruz neyin gerçek olduğunu bilmiyoruz gercek bize göre gerçek? Asıl gerçek olan Allahin varlığı geri kalan hersey ol dediğinde olmuş anında bazıları uzun yıllar almış (bize gore) dolayısıyla zaman kavramı olduğu yerde gerçeklikten bahsetmek anlamsızdır asıl gerçeklik zaman kavramının olmadığı yerde işte vahdet i vucudda baslar çünkü tüm evren varoldugu andan beri kum saati gibi yokluğa dogru gidiyor nedeni en basta yoktu yokolacak bir madde neden gerçek olsun ki olsa ne yazar

Allah(c.c)'a tek varlık denince yaratılanlar tecelliden ibaret olunca haşa Allah (c.c) kendi çalıp kendi mi oynuyor? Yaratılmışlar hayal ise hayalden mesul olunur mu? Yaratmak eyleminin tanımı yoktan var eden değil mi? Allah(c.c) yoktan var etmez mi? Peygamber (s.a.v) hayal mi?

Allah (c.c) dışındaki yaratılmışların varlık olmadığına bana ayet/hadisden delil getir.

imas 26.10.25 11:21

Alıntı:

MektepTalebesi Nickli Üyeden Alıntı (Mesaj 689791)
Ben avamın da avamı bir insanım. Ne işim olur hüküm koymakla? Çok işime gelir çocukluğumdan beri bana anlatılan insanları doğrulamak lakin kurtarmıyor. Bana bunu anlatanlara dahi derinlemesine sorular sorduğum zaman onlar da bilmiyor. Onların sözlerini doğrulayacağım diye imanımı riske atamam diyorlar. Onlara da alim evliya diye anlatılmış lakin onlar da anlayamıyor.

"Allah bana bazen kadin kılığinda gelir bazen benimle oynaşır, Ben Hakk'ım (Ene'l Hakk)" Hiçbirini anlayamadım ki. Hadi "Hallacı Mansur manevi bir hale girdi, kendinden geçti" diyorlar da diğer sözlere ne için hiç ses çıkarmıyorlar? "Eserler eski eserler belki içine bir şey katılmıştır" diye şüpheleniliyorsa kaynak olarak almayız olur biter.

Vahdet-i Vücut fikri için var mı "bu sırra iman et" diyen Ayet veya hadis? "Anlamasanız da bu doğrudur" diyen bir islami kaynak var mı? Ben bu adamları doğrulayacağım diye niye imanımı riske atayım ki?

sana dogrula onlara inan dedikletini tastik et diyen yok, seni bunlara inandirmak icin ugrasabda yok, sen hic bir seyini tehlikeye atma, bildiğin yolda devam et.

MektepTalebesi 26.10.25 11:22

Alıntı:

Yusufiyeli Nickli Üyeden Alıntı (Mesaj 689778)
Şarani el-Yevakit isimli eserinin önsözünde der ki: ‘’ Futuhat’ı özetlerken bazı yerlerde durakladım, bu hususların şeriata uygun olup olmadığı konusunda tereddüde düştüm. Sonra Futühat’ın elimdeki nüshasını Ebu Tahir Mağribi’nin bizzat İbn Arabi’nin kendi el yazısıyla yazmış olduğu Konya’daki nüshasından istinsah ettiği nüsha ile karşılaştırdım. Gördüm ki tereddüt ettiğim noktalar Futuhat’ın esas nüshasında mevcut değil, kendi nüshamı ona göre tashih ettim. Anladım ki, Fütuhat’a sonradan bir şeyler ilave edilmiş, şeriata aykırı olan şeyler bunlarmış.
Şarani böyle diyor ama nelerin ilave edildiğine dair bir tane misal vermiyor iddiası mücerred kalıyor. Herhalde bu nevi sözler Vahdet-i vücud muhaliflerini atlatmak uyutmak ve dikkatleri başka yöne çekmek için söylenmektedir. (Kaynak: İslam Düşüncesinin Yapısı Selef, Kelam, Tasavvuf, Felsefe SÜLEYMAN ULUDAĞ, dergah yayınları, sayfa 164, 165)

Çok muğlak konular bunlar benim için. Allah'ın izniyle bulacağım cevabı. Çok sağlam bilgiler veriyorsunuz size çok teşekkür ederim.

Dexter 26.10.25 11:29

Alıntı:

MektepTalebesi Nickli Üyeden Alıntı (Mesaj 689792)
Allah(c.c)'a tek varlık denince yaratılanlar tecelliden ibaret olunca haşa Allah (c.c) kendi çalıp kendi mi oynuyor? Yaratılmışlar hayal ise hayalden mesul olunur mu? Yaratmak eyleminin tanımı yoktan var eden değil mi? Allah(c.c) yoktan var etmez mi? Peygamber (s.a.v) hayal mi?

Allah (c.c) dışındaki yaratılmışların varlık olmadığına bana ayet/hadisden delil getir.

Anlatamadığım şey gerçeklik bizim gerçekliğimiz zaten ol komutuyla bir şey oluveriyorsa o gerçeklik ancak simulasyonda olabilir. Biz kapalı evden de yaşadığımız evrenin gercek mi sanal mi olduğunu bilemeyiz.
Ankebut 64: “Bu dünya hayatı ancak bir eğlence ve oyundan ibarettir. Ahiret yurduna gelince, işte GERÇEK HAYAT odur. Keşke bilselerdi!”

A’la Suresi, 16-17: “Hayır siz, dünya hayatını seçip üstün tutuyorsunuz. Ahiret ise daha hayırlı ve daha süreklidir.”

MektepTalebesi 26.10.25 11:59

Alıntı:

Ibrahim61 Nickli Üyeden Alıntı (Mesaj 689795)
Anlatamadığım şey gerçeklik bizim gerçekliğimiz zaten ol komutuyla bir şey oluveriyorsa o gerçeklik ancak simulasyonda olabilir. Biz kapalı evden de yaşadığımız evrenin gercek mi sanal mi olduğunu bilemeyiz.
Ankebut 64: “Bu dünya hayatı ancak bir eğlence ve oyundan ibarettir. Ahiret yurduna gelince, işte GERÇEK HAYAT odur. Keşke bilselerdi!”

A’la Suresi, 16-17: “Hayır siz, dünya hayatını seçip üstün tutuyorsunuz. Ahiret ise daha hayırlı ve daha süreklidir.”

"zaten ol komutuyla bir şey oluveriyorsa o gerçeklik ancak simulasyonda olabilir." Sen Allah(c.c)'a simülasyon dışında "ol" komutuyla bir şey yaratamaz demeye mi getiriyorsun? Öyleyse daha fazla devam etmeyelim bu konu burada kapansın.

Onu geçtim hayalden mesul olunur mu?

Dexter 26.10.25 12:12

Alıntı:

MektepTalebesi Nickli Üyeden Alıntı (Mesaj 689797)
"zaten ol komutuyla bir şey oluveriyorsa o gerçeklik ancak simulasyonda olabilir." Sen Allah(c.c)'a simülasyon dışında "ol" komutuyla bir şey yaratamaz demeye mi getiriyorsun? Öyleyse daha fazla devam etmeyelim bu konu burada kapansın.

Onu geçtim hayalden mesul olunur mu?

Ahahahahahaa herseyi yaratan o zaten bu arada simülasyon disi ne demek disi var mı ki ? Hayal kime göre hayal? Hayalden kastın nedir ? Simülasyonu ait değil ki Allah dışında bir şey yaranamazsın?
Sen bu kanıya needen vardı ayrica bu evrenin gercek olduğunu nerden biliyorsun dışarıya çıkıp mi baktin

imas 26.10.25 12:25

Alıntı:

Ibrahim61 Nickli Üyeden Alıntı (Mesaj 689798)
Ahahahahahaa herseyi yaratan o zaten bu arada simülasyon disi ne demek disi var mı ki ? Hayal kime göre hayal? Hayalden kastın nedir ? Simülasyonu ait değil ki Allah dışında bir şey yaranamazsın?
Sen bu kanıya needen vardı ayrica bu evrenin gercek olduğunu nerden biliyorsun dışarıya çıkıp mi baktin

çok guzel cevap, bu dunyanin ne olduğunu bilndyenler,ibni arabi gibi bir alimi yargilamy kalkip o benim mantigima ters dıgeri benim aklımda yatmadi gibi fantastik ve alum vakariyla konusmalari beni yoruyor,
mübarek
****sizin taptiginiz benim ayağimin altindadir ***
dedigi icin oldugu yerde 80 küsur yaşında idam edilmiş
idam edilmeden cok önce
sin şın a gelince mim in kabri bulunur
diye bir şifre birakmiş, yavuz sultan selim rüyadinda bunu görünce
277 yil sonra mezari bulup üzerine cami ve türbe yaptirmiş
bahsettigimiz mubarek öyle bir mübarek, kalkmış burada onun vahdeti vucud jesfini tartisiyoruz,

Alıntı:

imas Nickli Üyeden Alıntı (Mesaj 689800)
çok guzel cevap, bu dunyanin ne olduğunu bilndyenler,ibni arabi gibi bir alimi yargilamy kalkip o benim mantigima ters dıgeri benim aklımda yatmadi gibi fantastik ve alum vakariyla konusmalari beni yoruyor,
mübarek
****sizin taptiginiz benim ayağimin altindadir ***
dedigi icin oldugu yerde 80 küsur yaşında idam edilmiş
idam edilmeden cok önce
sin şın a gelince mim in kabri bulunur
diye bir şifre birakmiş, yavuz sultan selim rüyadinda bunu görünce
277 yil sonra mezari bulup üzerine cami ve türbe yaptirmiş
bahsettigimiz mubarek öyle bir mübarek, kalkmış burada onun vahdeti vucud jesfini tartisiyoruz,

jesfini. keşfini. olacakti

MektepTalebesi 26.10.25 14:07

Alıntı:

Ibrahim61 Nickli Üyeden Alıntı (Mesaj 689798)
Ahahahahahaa herseyi yaratan o zaten bu arada simülasyon disi ne demek disi var mı ki ? Hayal kime göre hayal? Hayalden kastın nedir ? Simülasyonu ait değil ki Allah dışında bir şey yaranamazsın?
Sen bu kanıya needen vardı ayrica bu evrenin gercek olduğunu nerden biliyorsun dışarıya çıkıp mi baktin

Her şeyi yaratanın Allah(c.c) olduğunu kabul ettin. Yaratmak kelimesinin anlamı yoktan var etmektir. "zaten ol komutuyla bir şey oluveriyorsa o gerçeklik ancak simulasyonda olabilir." yazmışsın. Soru gayet açık " 'zaten ol komutuyla bir şey oluveriyorsa o gerçeklik ancak simulasyonda olabilir.' Sen Allah(c.c)'a simülasyon dışında "ol" komutuyla bir şey yaratamaz demeye mi getiriyorsun?" konuyu değiştirmeden mümkünse evet veya hayır olarak cevap ver.

Varlığın zıttı yokluk değil mi? Bu yaşadıkşarımızı yoktan mı sayıyorsunuz? Allah bizi yokluktan mı hesaba çekecek? Şeri hükümler yok mu senin için? Peygamber efendimiz (s.a.v) yok mu?

MektepTalebesi 26.10.25 14:11

Alıntı:

Ibrahim61 Nickli Üyeden Alıntı (Mesaj 689790)
Vahdet i vucud demek biz insanlar gerçeğin ne olduğunu bilemeyiz çünkü biz kapalı bir dünyada yaşıyoruz neyin gerçek olduğunu bilmiyoruz gercek bize göre gerçek? Asıl gerçek olan Allahin varlığı geri kalan hersey ol dediğinde olmuş anında bazıları uzun yıllar almış (bize gore) dolayısıyla zaman kavramı olduğu yerde gerçeklikten bahsetmek anlamsızdır asıl gerçeklik zaman kavramının olmadığı yerde işte vahdet i vucudda baslar çünkü tüm evren varoldugu andan beri kum saati gibi yokluğa dogru gidiyor nedeni en basta yoktu yokolacak bir madde neden gerçek olsun ki olsa ne yazar


Allah (c.c) varlığı dışında hiçbir şey gerçek değilse geri kalan her şey sahtedir (senin mentalitene göre). Peygamber efendimiz insandı. Senin dediğin yerler çok sapkın yerlere çıkıyor. Peygamber efendimize sahtelik mi atfediyorsun?

MektepTalebesi 26.10.25 14:21

Alıntı:

imas Nickli Üyeden Alıntı (Mesaj 689800)
çok guzel cevap, bu dunyanin ne olduğunu bilndyenler,ibni arabi gibi bir alimi yargilamy kalkip o benim mantigima ters dıgeri benim aklımda yatmadi gibi fantastik ve alum vakariyla konusmalari beni yoruyor,
mübarek
****sizin taptiginiz benim ayağimin altindadir ***
dedigi icin oldugu yerde 80 küsur yaşında idam edilmiş
idam edilmeden cok önce
sin şın a gelince mim in kabri bulunur
diye bir şifre birakmiş, yavuz sultan selim rüyadinda bunu görünce
277 yil sonra mezari bulup üzerine cami ve türbe yaptirmiş
bahsettigimiz mubarek öyle bir mübarek, kalkmış burada onun vahdeti vucud jesfini tartisiyoruz,



jesfini. keşfini. olacakti

Ayaklarının altındaki yeri kazınca da bir küp altın çıkmış diyorlar. Ben keşif yapamaz demedim. Şahsı da hedef almadım. Benim aklım tamamen vahdet-i vücutta. Ne yapayım şimdi? Fikrin neresinden tutarsam tutayım elimde kalıyor.

imas 26.10.25 14:45

Alıntı:

MektepTalebesi Nickli Üyeden Alıntı (Mesaj 689807)
Ayaklarının altındaki yeri kazınca da bir küp altın çıkmış diyorlar. Ben keşif yapamaz demedim. Şahsı da hedef almadım. Benim aklım tamamen vahdet-i vücutta. Ne yapayım şimdi? Fikrin neresinden tutarsam tutayım elimde kalıyor.

sen fikri bir yerinden tutacak kadar alim yada evliyamisin muçtehidmisin?
sana bir sey yap diyen yok, bu durumu kabul et diyende yok, kendini niye böyle başrole koydun, sanki her sey senden yürüyormus, sen inanırsan herkes inanacakmis gibi , inanmayan 100 bin ise 100 bin bir oldu, değisen bir sey yok...

MektepTalebesi 26.10.25 16:02

Alıntı:

Ibrahim61 Nickli Üyeden Alıntı (Mesaj 689795)
Anlatamadığım şey gerçeklik bizim gerçekliğimiz zaten ol komutuyla bir şey oluveriyorsa o gerçeklik ancak simulasyonda olabilir. Biz kapalı evden de yaşadığımız evrenin gercek mi sanal mi olduğunu bilemeyiz.
Ankebut 64: “Bu dünya hayatı ancak bir eğlence ve oyundan ibarettir. Ahiret yurduna gelince, işte GERÇEK HAYAT odur. Keşke bilselerdi!”

A’la Suresi, 16-17: “Hayır siz, dünya hayatını seçip üstün tutuyorsunuz. Ahiret ise daha hayırlı ve daha süreklidir.”


Ankebut 64'te dünya hayatına oyun ve eğlence der. Sahte demez. Gerçeğin zıttı sahtedir.

A'la Suresi 16-17 için ben ahireti inkar etmedim. Müslüman olduğum için ahiret hayatını tercih ederim.


Dünya hayatı oyundur, eğlencedir, aldatıcıdır, mal ve evlat yarışıdır. Lakin sahte değildir. Bir varlığın görevinin aldatıcılık olması o kast edilen varlığın var olmadığını göstermez.

Dexter 26.10.25 16:42

Alıntı:

MektepTalebesi Nickli Üyeden Alıntı (Mesaj 689834)
Ankebut 64'te dünya hayatına oyun ve eğlence der. Sahte demez. Gerçeğin zıttı sahtedir.

A'la Suresi 16-17 için ben ahireti inkar etmedim. Müslüman olduğum için ahiret hayatını tercih ederim.


Dünya hayatı oyundur, eğlencedir, aldatıcıdır, mal ve evlat yarışıdır. Lakin sahte değildir. Bir varlığın görevinin aldatıcılık olması o kast edilen varlığın var olmadığını göstermez.

Sahte ne demek tanimlar misin? Allahin vasfı yanında madde nedir?
Bir ispat daha vereyim mesela seni oluşturan o beden 5 yılda bir yenilenir yani seni oluşturan şu andaki atomlar 5 sene önce sende değildi ama sen yine sensin bu nasıl oluyor? Bizim bedenimiz 5 yılda bir yenileniyor başka atomlar bizim bedenimizi oluştururken biz nasıl biz olarak kalıyoruz
Demek ki biz dediğimiz şeyin bedenle hiçbir alakası yok biz bu evrene ait değiliz çünkü bu evren hep bir döngü içinde biz ise doğduk aynı biz yaşlandık ayni biz. İşte bedene hapsedilen bu talan dünyaya sınav için gelen bu beden değil içindeki ruh ve o ruh bu aleme evrene maddeye ait değil
Sadece bu bile evrenin sınav için yaratıldığını işaret eder.
Allah yaratıcı ise tabiki Vahdet i vucud olarak hep ne diyor ona döndürüleceksiniz? O hep var olacak zaten olmasa tanrı olmaz.

MektepTalebesi 26.10.25 17:17

Alıntı:

Ibrahim61 Nickli Üyeden Alıntı (Mesaj 689839)
Sahte ne demek tanimlar misin? Allahin vasfı yanında madde nedir?
Bir ispat daha vereyim mesela seni oluşturan o beden 5 yılda bir yenilenir yani seni oluşturan şu andaki atomlar 5 sene önce sende değildi ama sen yine sensin bu nasıl oluyor? Bizim bedenimiz 5 yılda bir yenileniyor başka atomlar bizim bedenimizi oluştururken biz nasıl biz olarak kalıyoruz
Demek ki biz dediğimiz şeyin bedenle hiçbir alakası yok biz bu evrene ait değiliz çünkü bu evren hep bir döngü içinde biz ise doğduk aynı biz yaşlandık ayni biz. İşte bedene hapsedilen bu talan dünyaya sınav için gelen bu beden değil içindeki ruh ve o ruh bu aleme evrene maddeye ait değil
Sadece bu bile evrenin sınav için yaratıldığını işaret eder.
Allah yaratıcı ise tabiki Vahdet i vucud olarak hep ne diyor ona döndürüleceksiniz? O hep var olacak zaten olmasa tanrı olmaz.

Sahte gerçeğin zıddıdır. Bir şeyin görevinin aldatıcılık olması o şeyin sahte olduğunu göstermez.

Bir şeyin yenilenebilmesi için var olması lazım. Bedenim var ki değişebiliyor. Bedenim var olmasaydı nasıl değişecekti? Bu dünyanın sınav olarak yaratılması var olmasına delildir. Yaratıldıysa vardır. Yaratılmasaydı olmazdı.

Ben dünyanın sınav için yaratıldığını reddetmedim. Konumuz bu dünyaya ait miyiz değil. Kavramları birbirine karıştırıyorsun. Sorduklarıma cevap vermiyorsun. Çok farklı yerlere giriyorsun.

Dexter 26.10.25 19:54

Alıntı:

MektepTalebesi Nickli Üyeden Alıntı (Mesaj 689849)
Sahte gerçeğin zıddıdır. Bir şeyin görevinin aldatıcılık olması o şeyin sahte olduğunu göstermez.

Bir şeyin yenilenebilmesi için var olması lazım. Bedenim var ki değişebiliyor. Bedenim var olmasaydı nasıl değişecekti? Bu dünyanın sınav olarak yaratılması var olmasına delildir. Yaratıldıysa vardır. Yaratılmasaydı olmazdı.

Ben dünyanın sınav için yaratıldığını reddetmedim. Konumuz bu dünyaya ait miyiz değil. Kavramları birbirine karıştırıyorsun. Sorduklarıma cevap vermiyorsun. Çok farklı yerlere giriyorsun.

Sen8n sorunun kavramların tanımını bilmemen bir bilgisayar oyunundaki karaktere sorsan oranın gercek olduğunu söyler. Gerçek nedir kime göre gerçektir. Dış alemi bilmeden buraya neyi referans alarak gerçek diyorsun. Ben buranın gerçek olmadığını biliyorum çünkü fizikte yapilan deneyler matematiksel çıkarımlar da bunu gösteriyor. Mesela 2 ışık kaynağı kullanarak karanlığı elde edebiliriz girisimle aynı olay madde de var iki madde bir olasılıkla yokluğu getirebilir. Düşün iki madde olasılıklar dalgasında birbirini yıkıcı girisimle yokedebilir.
Erwin scrodinger dalga denklemiyle bu olayı açıklamış. Matematiksel olarak (schrodinger in kedisi) okumanı tavsiye ederim.
Dolayısıyla senin gerçek dediğin sana göre gerçek. Gerçek dediğin bir yere dokunmak ise hiçbir kimse bir başka maddeye hatta kendi eline bile dokunamaz sen dokundun zannettiğin şey dokunmaya çalıştığın madde atomunun eline uyguladığı itme kuvveti. Bak sezgilerinle zannettiğin şey bile doğru değil. Senin gördüğün evren gerçekte böyle değil.
Ne diyor ibni arabi her sabah uyanıp aynaya baktığında kişi sen misin? Ben ibni arabiyi okuduğumda diyorum ki adam o yıllarda daha hiçbir keşif yok iken kuantum fiziğini bulmuş atomalti dünyasında olup biteni bilmiş zamanın göreceli olduğunu anlamış. Onun söyledikleri 21. Yy. Başlarında max planck erwin schrodinger niels bohr Albert Einstein bulmuş ispat etmiş ibni arabiyi de yobaz muslumanlar katlı vaciptir demiş işte İslamiyeti sorunu da bu yeni bir bilgiye her zaman karşılar yobazlık da bundan geliyor

Yusufiyeli 26.10.25 20:07

Alıntı:

MektepTalebesi Nickli Üyeden Alıntı (Mesaj 689794)
Çok muğlak konular bunlar benim için. Allah'ın izniyle bulacağım cevabı. Çok sağlam bilgiler veriyorsunuz size çok teşekkür ederim.

Vahdet-i vücuda itiraz edenler, onu Panteizm’le karıştırmışlardır. Halbuki vahdet-i vücudla Panteizm, benzer yönleri olmakla beraber, esasta birbirinden tamamen ayrı sistemlerdir. Panteizm’de Allah ile eşya aynileştirirlerken, Vahdet-i Vücud’da böyle bir aynilik kabul edilmeyip, zat itibariyle Allah’ın her şeyden ayrı ve yegane varlık olduğu, masivanın (Allah’tan başka her şeyin) ise O’nun isim ve sıfatlarının tecellilerinden ibaret olup zati varlıkları bulunmadığı savunulmuştur. Masivanın varlığı olmadığına göre “hulul” ve “ittihad” da söz konusu olamaz. Bunların olması için birden fazla varlık olması gerekir. Panteizm’in İslam dünyasındaki karşılığı “vahdet-i mevcud”, “vücudiyye” ve “vücudilik” tabirleridir. Panteizm’le vahdet-i vücudun ayrı ayrı şeyler olduğunu, İ. Fenni Ertuğrul Vahdet-i Vücud ve Muhyiddin-i Arabi, Ferid Kam da Vahdet-i Vücud adlı eserlerinde isbata çalışmışlardır. Mesnevi’yi ve Fususu’l-Hikem’i şerh eden A. Avni Konuk da bu iki fikir sistemi arasındaki farkları tesbit etmiştir.( A. Avni Konuk, Mesnevi-i Şerif Şerhi, Mukaddime, s. 25-2). Avni Bey, müsteşriklerin de bu iki sistemi aynı kabul ederek hataya düştüklerini söyler. O, İbnü’l-Arabi’nin Fütuhat’ta yer alan “Tenzih ederim o zatı ki, eşyayı ızhar etti; halbuki o zat eşyanın aynıdır.” cümlesine, yine Fütuhat’tan almış olduğu “O Zat-ı Hak zuhurda eşyanın aynı değildir. Belki O, O’dur ve eşya dahi eşyadır.” cümleleriyle açıklık getirdikten sonra şunları söyler: “Müsteşrikler bu sözleri anlayamayıp, onları vücudi feylesofları zannederler. Değil müsteşrikler, senelerce medreselerde Kur’an ve Hadis derslerinde dirsek çürütmüş hocalar bile bu sözlerdeki incelikleri anlamaktan aciz kalırlar.” Bu meselede, Panteizm’in aklın mahsulü bir felsefe olduğunu, halbuki vahdet-i vücudun akli istidlal ile değil kalbi müşahede, zevk ve hal ile ulaşılan bir “irfan” olup, akli bir nazariye olmadığını daima göz önünde tutmak gerekir. Yani vahdet-i vücuda ulaşmanın yolu, akıl ve nazari bilgi olmayıp, seyr-ü süluk neticesinde “fena” mertebesine ulaşmaktır. Vahdet-i vücudun temsilcileri bu husus üzerinde ısrarla dururken, onun “hulul” ve “ittihad”la ilgisi olmadığını, bunların batıl olduğunu ifade etmişlerdir. Mevlana bir rubaisinde bu hususu şu şekilde dile getirmiştir: “Kul kendinde fani-i mutlak olmadıkça tevhid onun nezdinde tahakkuk etmiş olmaz. Tevhid, Hakk’ın kulun vücuduna hululü değildir; belki senin vücud-i mevhumundan yok olmandır. Yoksa beyhude birtakım sözlerle batıl Hak olmaz.” Nitekim, Fütuhat-ı Mekkiyye üzerinde oldukça ciddi ve değerli bir çalışma yapmış olan Prof. Nihat Keklik de İbnü’l-Arabi’nin konuyla ilgili bazı sözlerini naklettikten sonra, “Tenasüh, hulul ve ittihad gibi konularda İbnü’l-Arabi hiçbir zaman töhmet altında tutulamaz. Çünkü (İslam’a uymadıklarından) kendisi de bu nazariyeleri reddediyordu.” demektedir.( Prof. Dr. Nihat Keklik, el-Fütuhatü’l-Mekkiyye, 2.cilt, (Bölüm A) s. 76-77.)Allame Celalüddin es-Suyuti de sufilerin “vahdet-i vücud” nazariyesinin hulul ve ittihad olarak değerlendirilmemesi gerektiği, onun hakiki tevhid olduğu kanaatindedir. Mahir İz, Suyuti’nin el-Havi li’l-Fetava adlı eserinden şu sözlerini nakletmiştir: “Bazı muhakkıkin-i sufiyyenin sözleri arasında “ittihad” kelimesine tesadüf edersiniz. Buradaki ittihad lafzı, hakikat-ı tevhide işarettir. Tevhidde mübalağadır. Esasen tevhid, vahidi, ahadi bilmektir. Sapanlar bu manayı anlamayanlardır. İttihadı hulul manasına alanların fikri aklen, şer’an, örfen merdud olduğu kadar; enbiyanın, evliyanın ve meşayıh-ı sufiyye’nin ve sair ulemanın icmaıyla da merduddur. Bu merdud söz ancak gulat taifesinin, yani ilme istinad etmeyen ve Vacib Teala hakkında kamil bir fikri olmayan, körü körüne bildiğinde ısrar eden bir taifenin, hakikat-ı ilmiyye karşısında bir kıymet ifade etmeyen sözlerinden ibarettir.’’(Mahir İz, Tasavvuf, s. 251)İbnü’l-Arabi’den sonra vahdet-i vücud nazariyesi pek çok kimse tarafından benimsenmiş, O’nun Fususu’l-Hikem’i defalarca şerh edilmiş, bu nazariye hakkında nice kitap ve risaleler yazılmıştır. Bununla beraber, bu nazariyeyi bilerek veya bilmeyerek reddedenlerin sayısı da az değildir.Vahdet-i vücudun en eski ve en güçlü muhalifi İbn Teymiyye’dir. O birçok risalesinde bu konuya temas etmenin yanında, bu husustaki düşüncelerini İbtalu Vahdeti’l-Vücud ve Hakikatu Mezhebi’l-İttihadiyyin ve Vahdeti’l Vücud adlı risalelerinde serdetmiştir. İ. Fenni Ertuğrul, Vahdet-i Vücud ve Muhyiddin-i Arabi adlı eserinde İbn Teymiyye’nin tenkitlerine cevap vermiştir.( Mustafa Kara, İbn Teymiyye’ye Göre İbn Arabi, basılmamış tez, Bursa, 1980.)

Yusufiyeli 26.10.25 20:16

Vahdet-i vücud felsefesinin en büyük temsilcisi olan İbnü’l-Arabi, Allah’ın dışında varlık kabul etmemiştir. Ona göre; alem de yukarıda izah edildiği gibi Allah’ın sıfatlarının bir tecellisinden ibaret olup, onun varlığı Allah’ın varlığı ile kaimdir. Alemin varlığı bir gölgeden ibarettir.( İbnü’l-Arabi, Fususu’l-Hikem, Trc. N. Gençosman, s. 73-74) Yani alem itibari varlık olup, vehim ve hayalden ibarettir. Gölge ise kendine sebep olan varlığın vücudundan başka bir vücuda sahip değildir. Bu sebeple mutasavvıflar eşyanın his ve aklımıza nisbetle görülen varlığına “gölge varlık” demişlerdir ki, vehmi ve hayali varlık demektir. Eşya her an değişmekte olduğu halde, bizim duyularımız bu değişmeyi fark etmekten acizdir. Mesela bir insanın gençliği ile ihtiyarlığı arasındaki değişiklikten, yaşadığı her ana bir pay düşer. Ama bunu bir anda fark edemeyiz. Halbuki o her an değişmektedir. Yine, kar, buz, bulut, su buharı hayali şeyler olup, bunların suyun vücudundan başka vücudları yoktur. Suyun muhtelif şartlarda aldıkları muhtelif şekillerden ibarettir. Kar, buz vb. şeylerin hayali oluşları, onların sadece zihinde mevcut şeyler olduğu anlamında değil, duyularımıza nisbetle mevcut oldukları manasındadır. Sadece zihni varlıklar olsaydı, onları tahayyül edenin yok olmasıyla onlar da yok olurlardı. Halbuki, kar, buz vs. şartlar değişip suya dönüşmedikçe bakidirler ve dışarıda mevcutturlar. Kar bizi üşütür, buz yukarıdan düşse başımızı yarar. Şu halde bunlara hayaldir demek, hakikati inkardır. Mutasavvıfların eşyaya hayal ve vehim demeleri, eşyanın duyulara nisbetle olan varlığından sarf-ı nazar ederek, kainatta tecelli etmekle beraber zat itibariyle değişmeyen Hakk’ın vücudundan başka bir şey görmemeleri itibariyledir. Şu halde alem duyulara ve onlara tabi olan akla göre hakiki, basiret gözüne göre hayalidir. Sofistler’e göre ise eşyanın hiçbir hakikati yoktur. Halbuki mutasavvıflara göre; eşyanın hakikati vardır ve bu da onlarda tecelli eden Allah’ın varlığından ibarettir. İ. Fenni Ertuğrul, mutasavvıfların eşyanın hayal olduğuna dair çok önceden ileri sürdükleri tezin, bugün Avrupa tabiat alimleri tarafından tasdik edildiğini söylemiş ve buna örnekler vermiştir.

Yusufiyeli 26.10.25 20:35

İbnü’l-Arabi’ye göre, varlıklar alemi, “zat” itibariyle yegane varlık olan Allah’ın, ilahi sevginin ve zati aşkın gereği olarak müşahhas “varlıklar” halinde tecellisinden başka bir şey değildir. Bu ise alemde isimler ve sıfatlar vasıtasıyla varlıktan varlığa geçiş, devamlı ve her an yenileyici özelliği olan bir “oluş”u ifade etmektedir. Ona göre; alemdeki çeşitlenme ve çoğalma, mutlak bilinmezlik (ama) mertebesindeki Zat-ı Ehadiyyet’in “varlık” planında tezahüründen ibarettir. Allah zatı itibariyle ezelde var idi ve kendisiyle beraber hiçbir şey yoktu. Ancak, O ilahi isimlerini kendinde müşahede etmeyi diledi. Çünkü makdur olmadan Kadir, merzuk olmadan Rezzak… sıfatları manasız olup bir kıymet ifade etmez. Bunun için “zat” mertebesinden, çeşitli merhalelerden geçerek varlıklar alemini yarattı. Böylece onları kendine ayna edinip kendi kemalini ve cemalini seyretti. İbnü’l-Arabi’ye göre; kainat Allah’tan çıkmıştır; fakat Allah ile aynı mahiyette değildir. Mümkün varlıklar önce yok iken sonradan Allah’tan sadır olmuştur. Fakat bu, parçanın bütünden ayrılışı gibi bir ayrılışla var oluş değildir. Böyle olsaydı, bunlar varlıktan varlığa çıkmış ve ezelde kendi kendisiyle kaim bir varlığa sahip olmuş olurlardı. İbnü’l-Arabi’ye göre; Allah alemi ve bütün yaratıkları ne şekilde yaratacağını ezeli ilmiyle biliyordu. Bu bilgiyi başkasından da almadı. Çünkü kendisinden başka varlık yoktu. Şu halde alemde mevcut her şey, yaratılmazdan önce O’nun ezeli bilgisinde bilkuvve mevcuttu. Allah’ın zatı gibi bu husustaki bilgisi de kendisinin bir sıfatı olarak kadim ve ezelidir. Mahlukatın yaratılmadan önce Allah’ın ezeli bilgisinde aldıkları şekle “a‘yan-ı sabite” denir.( Seyyid Şerif-i Cürcani “a‘yan-ı sabite”yi şöyle tarif etmiştir: “A‘yan-ı sabite, mümkinatın ilm-i ilahide bilinmesinden ibarettir. O, ilahi isimlerin hakikatlerinin suretleridir. A‘yan ve ervah, gölge halinde bir vücud ile mevcuttur.” A‘yan-ı sabite hakkında ayrıca Prof. Dr. Cavit Sunar, Tasavvuf Felsefesi veya Gerçek Felsefe, Ankara, 1974 s. 49-51; E. A. Afifi, Muhyiddin İbnü’l-Arabi’nin Tasavvuf Felsefesi, s. 56-60.) İbnü’l-Arabi’ye göre; a‘yan-ı sabite, yani Allah’ın bilgisinde mevcut olması itibariyle alem kadimdir. Alemde iyi ve kötü, hayır ve şer, zulüm ve merhamet, zulmet ve nur gibi birbirine zıt şeylerin varlığı da bir ilahi hikmete mebnidir: Bu zıtlıklar sayesinde Allah’ın hem cemal sıfatları, hem de celal sıfatları tecelli etmektedir.( Sadreddin-i Konevi, İcazü’l-Beyan, vr. 109b. (Konya Yusuf Ağa ktp., No: 7)’den)Gerçek vücud bir olmakla beraber, alemdeki tecellilerin ve mahlukatın farklı farklı oluşu, mahlukatın kabiliyetlerinin farklı oluşundandır. Allah bir mahlukunu hangi kabiliyette takdir etmişse, o tarzda vücud bulur ve Zat-ı İlahi’yi kendi kabiliyetince aksettirir. Bu şuna benzer: Duvarlarında çeşitli eğimlerde birçok ayna asılı olan bir odaya giren bir kişi, her bir aynada farklı şekillerde yansır. Halbuki o kimsede bir değişme ve noksanlık yoktur. (Tasavvuf ve Tarikatlar Doç. Dr. Selçuk Eraydın M.Ü. İLAHİYAT FAKÜLTESİ VAKFI YAYINLARI sayfa 125) Vahdet-i vücutçular, Allah-alem münasebetini izah ederken, mükevvenatın ne şekilde yaratıldığı hakkında “vahdet-i vücud” nazariyesine uygun tarzda açıklamalar getirmişlerdir. Onlara göre; alemin yaratılışı birtakım mertebelerden geçerek gerçekleşmiştir. Bu yaratılış mertebeleri, “hazerat-ı hamse” (beş ilahi hazret), “tenezzülat-ı seb‘a” (yedi ruhsal iniş) gibi isimlerdir. Gerekirse bunları da izaha çalışırım.

imas 26.10.25 21:31

Alıntı:

MektepTalebesi Nickli Üyeden Alıntı (Mesaj 689849)
Sahte gerçeğin zıddıdır. Bir şeyin görevinin aldatıcılık olması o şeyin sahte olduğunu göstermez.

Bir şeyin yenilenebilmesi için var olması lazım. Bedenim var ki değişebiliyor. Bedenim var olmasaydı nasıl değişecekti? Bu dünyanın sınav olarak yaratılması var olmasına delildir. Yaratıldıysa vardır. Yaratılmasaydı olmazdı.

Ben dünyanın sınav için yaratıldığını reddetmedim. Konumuz bu dünyaya ait miyiz değil. Kavramları birbirine karıştırıyorsun. Sorduklarıma cevap vermiyorsun. Çok farklı yerlere giriyorsun.

prof doktor osman türer in tasavvuf tarihi isimli bir kitap var onu al oku kafandaki sorularin cevabini bulursun

MektepTalebesi 27.10.25 00:05

Alıntı:

Yusufiyeli Nickli Üyeden Alıntı (Mesaj 689870)
Vahdet-i vücuda itiraz edenler, onu Panteizm’le karıştırmışlardır. Halbuki vahdet-i vücudla Panteizm, benzer yönleri olmakla beraber, esasta birbirinden tamamen ayrı sistemlerdir. Panteizm’de Allah ile eşya aynileştirirlerken, Vahdet-i Vücud’da böyle bir aynilik kabul edilmeyip, zat itibariyle Allah’ın her şeyden ayrı ve yegane varlık olduğu, masivanın (Allah’tan başka her şeyin) ise O’nun isim ve sıfatlarının tecellilerinden ibaret olup zati varlıkları bulunmadığı savunulmuştur. Masivanın varlığı olmadığına göre “hulul” ve “ittihad” da söz konusu olamaz. Bunların olması için birden fazla varlık olması gerekir. Panteizm’in İslam dünyasındaki karşılığı “vahdet-i mevcud”, “vücudiyye” ve “vücudilik” tabirleridir. Panteizm’le vahdet-i vücudun ayrı ayrı şeyler olduğunu, İ. Fenni Ertuğrul Vahdet-i Vücud ve Muhyiddin-i Arabi, Ferid Kam da Vahdet-i Vücud adlı eserlerinde isbata çalışmışlardır. Mesnevi’yi ve Fususu’l-Hikem’i şerh eden A. Avni Konuk da bu iki fikir sistemi arasındaki farkları tesbit etmiştir.( A. Avni Konuk, Mesnevi-i Şerif Şerhi, Mukaddime, s. 25-2). Avni Bey, müsteşriklerin de bu iki sistemi aynı kabul ederek hataya düştüklerini söyler. O, İbnü’l-Arabi’nin Fütuhat’ta yer alan “Tenzih ederim o zatı ki, eşyayı ızhar etti; halbuki o zat eşyanın aynıdır.” cümlesine, yine Fütuhat’tan almış olduğu “O Zat-ı Hak zuhurda eşyanın aynı değildir. Belki O, O’dur ve eşya dahi eşyadır.” cümleleriyle açıklık getirdikten sonra şunları söyler: “Müsteşrikler bu sözleri anlayamayıp, onları vücudi feylesofları zannederler. Değil müsteşrikler, senelerce medreselerde Kur’an ve Hadis derslerinde dirsek çürütmüş hocalar bile bu sözlerdeki incelikleri anlamaktan aciz kalırlar.” Bu meselede, Panteizm’in aklın mahsulü bir felsefe olduğunu, halbuki vahdet-i vücudun akli istidlal ile değil kalbi müşahede, zevk ve hal ile ulaşılan bir “irfan” olup, akli bir nazariye olmadığını daima göz önünde tutmak gerekir. Yani vahdet-i vücuda ulaşmanın yolu, akıl ve nazari bilgi olmayıp, seyr-ü süluk neticesinde “fena” mertebesine ulaşmaktır. Vahdet-i vücudun temsilcileri bu husus üzerinde ısrarla dururken, onun “hulul” ve “ittihad”la ilgisi olmadığını, bunların batıl olduğunu ifade etmişlerdir. Mevlana bir rubaisinde bu hususu şu şekilde dile getirmiştir: “Kul kendinde fani-i mutlak olmadıkça tevhid onun nezdinde tahakkuk etmiş olmaz. Tevhid, Hakk’ın kulun vücuduna hululü değildir; belki senin vücud-i mevhumundan yok olmandır. Yoksa beyhude birtakım sözlerle batıl Hak olmaz.” Nitekim, Fütuhat-ı Mekkiyye üzerinde oldukça ciddi ve değerli bir çalışma yapmış olan Prof. Nihat Keklik de İbnü’l-Arabi’nin konuyla ilgili bazı sözlerini naklettikten sonra, “Tenasüh, hulul ve ittihad gibi konularda İbnü’l-Arabi hiçbir zaman töhmet altında tutulamaz. Çünkü (İslam’a uymadıklarından) kendisi de bu nazariyeleri reddediyordu.” demektedir.( Prof. Dr. Nihat Keklik, el-Fütuhatü’l-Mekkiyye, 2.cilt, (Bölüm A) s. 76-77.)Allame Celalüddin es-Suyuti de sufilerin “vahdet-i vücud” nazariyesinin hulul ve ittihad olarak değerlendirilmemesi gerektiği, onun hakiki tevhid olduğu kanaatindedir. Mahir İz, Suyuti’nin el-Havi li’l-Fetava adlı eserinden şu sözlerini nakletmiştir: “Bazı muhakkıkin-i sufiyyenin sözleri arasında “ittihad” kelimesine tesadüf edersiniz. Buradaki ittihad lafzı, hakikat-ı tevhide işarettir. Tevhidde mübalağadır. Esasen tevhid, vahidi, ahadi bilmektir. Sapanlar bu manayı anlamayanlardır. İttihadı hulul manasına alanların fikri aklen, şer’an, örfen merdud olduğu kadar; enbiyanın, evliyanın ve meşayıh-ı sufiyye’nin ve sair ulemanın icmaıyla da merduddur. Bu merdud söz ancak gulat taifesinin, yani ilme istinad etmeyen ve Vacib Teala hakkında kamil bir fikri olmayan, körü körüne bildiğinde ısrar eden bir taifenin, hakikat-ı ilmiyye karşısında bir kıymet ifade etmeyen sözlerinden ibarettir.’’(Mahir İz, Tasavvuf, s. 251)İbnü’l-Arabi’den sonra vahdet-i vücud nazariyesi pek çok kimse tarafından benimsenmiş, O’nun Fususu’l-Hikem’i defalarca şerh edilmiş, bu nazariye hakkında nice kitap ve risaleler yazılmıştır. Bununla beraber, bu nazariyeyi bilerek veya bilmeyerek reddedenlerin sayısı da az değildir.Vahdet-i vücudun en eski ve en güçlü muhalifi İbn Teymiyye’dir. O birçok risalesinde bu konuya temas etmenin yanında, bu husustaki düşüncelerini İbtalu Vahdeti’l-Vücud ve Hakikatu Mezhebi’l-İttihadiyyin ve Vahdeti’l Vücud adlı risalelerinde serdetmiştir. İ. Fenni Ertuğrul, Vahdet-i Vücud ve Muhyiddin-i Arabi adlı eserinde İbn Teymiyye’nin tenkitlerine cevap vermiştir.( Mustafa Kara, İbn Teymiyye’ye Göre İbn Arabi, basılmamış tez, Bursa, 1980.)

Vahdet-i Vücud ile panteizm-panenteizm farkını anladım. Teşekkür ederim.

Alıntı:

Yusufiyeli Nickli Üyeden Alıntı (Mesaj 689872)
Vahdet-i vücud felsefesinin en büyük temsilcisi olan İbnü’l-Arabi, Allah’ın dışında varlık kabul etmemiştir. Ona göre; alem de yukarıda izah edildiği gibi Allah’ın sıfatlarının bir tecellisinden ibaret olup, onun varlığı Allah’ın varlığı ile kaimdir. Alemin varlığı bir gölgeden ibarettir.( İbnü’l-Arabi, Fususu’l-Hikem, Trc. N. Gençosman, s. 73-74) Yani alem itibari varlık olup, vehim ve hayalden ibarettir. Gölge ise kendine sebep olan varlığın vücudundan başka bir vücuda sahip değildir. Bu sebeple mutasavvıflar eşyanın his ve aklımıza nisbetle görülen varlığına “gölge varlık” demişlerdir ki, vehmi ve hayali varlık demektir. Eşya her an değişmekte olduğu halde, bizim duyularımız bu değişmeyi fark etmekten acizdir. Mesela bir insanın gençliği ile ihtiyarlığı arasındaki değişiklikten, yaşadığı her ana bir pay düşer. Ama bunu bir anda fark edemeyiz. Halbuki o her an değişmektedir. Yine, kar, buz, bulut, su buharı hayali şeyler olup, bunların suyun vücudundan başka vücudları yoktur. Suyun muhtelif şartlarda aldıkları muhtelif şekillerden ibarettir. Kar, buz vb. şeylerin hayali oluşları, onların sadece zihinde mevcut şeyler olduğu anlamında değil, duyularımıza nisbetle mevcut oldukları manasındadır. Sadece zihni varlıklar olsaydı, onları tahayyül edenin yok olmasıyla onlar da yok olurlardı. Halbuki, kar, buz vs. şartlar değişip suya dönüşmedikçe bakidirler ve dışarıda mevcutturlar. Kar bizi üşütür, buz yukarıdan düşse başımızı yarar. Şu halde bunlara hayaldir demek, hakikati inkardır. Mutasavvıfların eşyaya hayal ve vehim demeleri, eşyanın duyulara nisbetle olan varlığından sarf-ı nazar ederek, kainatta tecelli etmekle beraber zat itibariyle değişmeyen Hakk’ın vücudundan başka bir şey görmemeleri itibariyledir. Şu halde alem duyulara ve onlara tabi olan akla göre hakiki, basiret gözüne göre hayalidir. Sofistler’e göre ise eşyanın hiçbir hakikati yoktur. Halbuki mutasavvıflara göre; eşyanın hakikati vardır ve bu da onlarda tecelli eden Allah’ın varlığından ibarettir. İ. Fenni Ertuğrul, mutasavvıfların eşyanın hayal olduğuna dair çok önceden ileri sürdükleri tezin, bugün Avrupa tabiat alimleri tarafından tasdik edildiğini söylemiş ve buna örnekler vermiştir.

duyu ve ona tabi olan akılı esas alanlar ile duyularından aldığı bilgiyi görmezden gelip basiret gözüyle görenlerin farkını anladım. Lakin şeriat buna ne der? Bu bakış açısı nasıl yer bulur? Bu sorunun cevabını anlayamadım. Müsait zamanda biliyorsanız anlatırsanız çok makbule geçer.

Alıntı:

Yusufiyeli Nickli Üyeden Alıntı (Mesaj 689880)
İbnü’l-Arabi’ye göre, varlıklar alemi, “zat” itibariyle yegane varlık olan Allah’ın, ilahi sevginin ve zati aşkın gereği olarak müşahhas “varlıklar” halinde tecellisinden başka bir şey değildir. Bu ise alemde isimler ve sıfatlar vasıtasıyla varlıktan varlığa geçiş, devamlı ve her an yenileyici özelliği olan bir “oluş”u ifade etmektedir. Ona göre; alemdeki çeşitlenme ve çoğalma, mutlak bilinmezlik (ama) mertebesindeki Zat-ı Ehadiyyet’in “varlık” planında tezahüründen ibarettir. Allah zatı itibariyle ezelde var idi ve kendisiyle beraber hiçbir şey yoktu. Ancak, O ilahi isimlerini kendinde müşahede etmeyi diledi. Çünkü makdur olmadan Kadir, merzuk olmadan Rezzak… sıfatları manasız olup bir kıymet ifade etmez. Bunun için “zat” mertebesinden, çeşitli merhalelerden geçerek varlıklar alemini yarattı. Böylece onları kendine ayna edinip kendi kemalini ve cemalini seyretti. İbnü’l-Arabi’ye göre; kainat Allah’tan çıkmıştır; fakat Allah ile aynı mahiyette değildir. Mümkün varlıklar önce yok iken sonradan Allah’tan sadır olmuştur. Fakat bu, parçanın bütünden ayrılışı gibi bir ayrılışla var oluş değildir. Böyle olsaydı, bunlar varlıktan varlığa çıkmış ve ezelde kendi kendisiyle kaim bir varlığa sahip olmuş olurlardı. İbnü’l-Arabi’ye göre; Allah alemi ve bütün yaratıkları ne şekilde yaratacağını ezeli ilmiyle biliyordu. Bu bilgiyi başkasından da almadı. Çünkü kendisinden başka varlık yoktu. Şu halde alemde mevcut her şey, yaratılmazdan önce O’nun ezeli bilgisinde bilkuvve mevcuttu. Allah’ın zatı gibi bu husustaki bilgisi de kendisinin bir sıfatı olarak kadim ve ezelidir. Mahlukatın yaratılmadan önce Allah’ın ezeli bilgisinde aldıkları şekle “a‘yan-ı sabite” denir.( Seyyid Şerif-i Cürcani “a‘yan-ı sabite”yi şöyle tarif etmiştir: “A‘yan-ı sabite, mümkinatın ilm-i ilahide bilinmesinden ibarettir. O, ilahi isimlerin hakikatlerinin suretleridir. A‘yan ve ervah, gölge halinde bir vücud ile mevcuttur.” A‘yan-ı sabite hakkında ayrıca Prof. Dr. Cavit Sunar, Tasavvuf Felsefesi veya Gerçek Felsefe, Ankara, 1974 s. 49-51; E. A. Afifi, Muhyiddin İbnü’l-Arabi’nin Tasavvuf Felsefesi, s. 56-60.) İbnü’l-Arabi’ye göre; a‘yan-ı sabite, yani Allah’ın bilgisinde mevcut olması itibariyle alem kadimdir. Alemde iyi ve kötü, hayır ve şer, zulüm ve merhamet, zulmet ve nur gibi birbirine zıt şeylerin varlığı da bir ilahi hikmete mebnidir: Bu zıtlıklar sayesinde Allah’ın hem cemal sıfatları, hem de celal sıfatları tecelli etmektedir.( Sadreddin-i Konevi, İcazü’l-Beyan, vr. 109b. (Konya Yusuf Ağa ktp., No: 7)’den)Gerçek vücud bir olmakla beraber, alemdeki tecellilerin ve mahlukatın farklı farklı oluşu, mahlukatın kabiliyetlerinin farklı oluşundandır. Allah bir mahlukunu hangi kabiliyette takdir etmişse, o tarzda vücud bulur ve Zat-ı İlahi’yi kendi kabiliyetince aksettirir. Bu şuna benzer: Duvarlarında çeşitli eğimlerde birçok ayna asılı olan bir odaya giren bir kişi, her bir aynada farklı şekillerde yansır. Halbuki o kimsede bir değişme ve noksanlık yoktur. (Tasavvuf ve Tarikatlar Doç. Dr. Selçuk Eraydın M.Ü. İLAHİYAT FAKÜLTESİ VAKFI YAYINLARI sayfa 125) Vahdet-i vücutçular, Allah-alem münasebetini izah ederken, mükevvenatın ne şekilde yaratıldığı hakkında “vahdet-i vücud” nazariyesine uygun tarzda açıklamalar getirmişlerdir. Onlara göre; alemin yaratılışı birtakım mertebelerden geçerek gerçekleşmiştir. Bu yaratılış mertebeleri, “hazerat-ı hamse” (beş ilahi hazret), “tenezzülat-ı seb‘a” (yedi ruhsal iniş) gibi isimlerdir. Gerekirse bunları da izaha çalışırım.

"İbnü’l-Arabi’ye göre, varlıklar alemi, “zat” itibariyle yegane varlık olan Allah’ın, ilahi sevginin ve zati aşkın gereği olarak müşahhas “varlıklar” halinde tecellisinden başka bir şey değildir." Allah'ın somut varlıklar halindeki tecellisi... şeriatın hükmü bu konuda nasıldır?

Kavramlar zihnimde yer buluyor. Lakin mümkünse şeriat bunu nasıl görür. Müsait zamanda biliyorsanız onu da açıklar mısınız?

Alıntı:

imas Nickli Üyeden Alıntı (Mesaj 689890)
prof doktor osman türer in tasavvuf tarihi isimli bir kitap var onu al oku kafandaki sorularin cevabini bulursun

Değer verdiğim bir insansınız. Kitabı vakit bulduğum zaman okuyacağım.


Tüm Zamanlar GMT +3 Olarak Ayarlanmış. Şuanki Zaman: 17:34.

Powered by vBulletin® Version 3.8.5
Copyright ©2000 - 2026, Jelsoft Enterprises Ltd.

havasokulu1.com


1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148