Havas Okulu  
Go Back   Havas Okulu > HavasOkulu Genel Bölüm > Sorularınız

Sorularınız her türlü soruyu buradan sorabilirsiniz.


“ilk Cevher” ve Nûr-ı Muhammedî

her türlü soruyu buradan sorabilirsiniz.


Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Stil
  #11  
Alt 27.02.26, 13:05
HâmûŞî - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
MoLLa
 
Üyelik tarihi: 08.03.22
Bulunduğu yer: • Râh-ı Nih… •
Mesajlar: 1,110
Forum Puanı: 3249
Etiketlendiği Mesaj: 90 Mesaj
Etiketlendiği Konu: 0 Konu
Standart

Alıntı:
imas Nickli Üyeden Alıntı Mesajı göster
doğru olanı bu , çünkü alimlerin görülü bu şekilde...
Allah razı olsun değerli üstadım, meseleyi usûlüyle ve ölçüsüyle toparlamanız gerçekten istifadeye vesile oldu. Özellikle akaid ile tasavvufî ifade dilinin ayrılması noktasındaki izahınız ufuk açıcı oldu.

Bizim gibi talipler için en emniyetli yolun, cumhurun çizdiği çerçeveyi esas alıp büyüklerin hikmetli ifadelerini de yerli yerine koyarak okumak olduğu daha net anlaşılıyor.

Katkınız için tekrar teşekkür ederim, istifademiz ziyade oldu. Allah ilminizi bereketlendirsin.

Alıntı ile Cevapla
  #12  
Alt 27.02.26, 14:26
 
Üyelik tarihi: 06.11.25
Bulunduğu yer: Denizli
Mesajlar: 451
Forum Puanı: 328
Etiketlendiği Mesaj: 22 Mesaj
Etiketlendiği Konu: 0 Konu
Standart

Merhabâ cânlar
Bu arada tasavvûf ve tarîkat bir 'ilimdir.Tasavvûf ve tarîkat ''Bâtin(Kalb,hâtir,rûh) 'İlmi''dir.Kurândan ve Sunnetten murekkeb bir 'ilimdir.Gerek Sunnî tasavvûf ve tarîkat 'ulemâsının gerek ise Şî'î tasavvûf ve tarîkat 'ulemâsının ezici çoğunluğu ilk yaratılmış olanın ''Nûri Muhammed'' olduğu görüşündedir.El-Hakk!Doğru olan,gerçek olan budur.Söz konusu 'ahâdîs ve 'akâ'id ise Ehli Beyt(Hazerât Muhammed,Fâtima,'Alî,Hasan,Huseyn) ve Ehli Beytin 'ulemâsı ''Nûri Muhammed'' için ''İlk Yaratılmış'' demiştir.
Kısaca eklemiş olayım cânlar
Saygılar,sevgiler
Allâh eyvallâh Hakk eyvallâh

Alıntı ile Cevapla
  #13  
Alt 04.03.26, 11:44
Yusufiyeli - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Manevi
 
Üyelik tarihi: 24.09.16
Bulunduğu yer: Trabzon
Mesajlar: 4,915
Forum Puanı: 4547
Etiketlendiği Mesaj: 558 Mesaj
Etiketlendiği Konu: 0 Konu
Standart

Alıntı:
HÂMÛŞÎ Nickli Üyeden Alıntı Mesajı göster
Selamün aleyküm,

Klasik bazı metinlerde, kâinatın yaratılışına dair “ilk cevher” veya “Nûr-ı Muhammedî” kavramına temas ediliyor ve bu metinlerde bütün varlığın, ilâhî bir tertip içinde o nuranî aslî cevherden yaratıldığı ifade ediliyor.

Bu anlatımlar akaid açısından bağlayıcı bir hüküm olarak mı görülmeli, yoksa tasavvuf ehlinin varlığı izah ederken kullandığı temsili ve hikmet dili olarak mı anlaşılmalı?

Bu meselede ehil kardeşlerin ölçülü izahlarını istifade niyetiyle dinlemek isterim.
Nur-i Muhammedi" anlayışı, bir inanç mahiyetine dönüştüğünden dolayı, bu inancın kaynaklarını doğal olarak nakli delillerden aramak gerekmektedir. Zira nakli delil olmaksızın inanç la ilgili herhangi bir unsurun tesbit edilmesi mümkün değildir. İslami ilimlerde nakli delil söz konusu olduğunda, Kur'an ve Hz. Peygamber'in sünneti anlaşılmaktadır. Bu nedenle Nur-i Muhammedi anlayışının ulum-ı diniye açısından ne kadar bağlayıcı olduğunu, Kur'an ve Hz. Peygamber'in sünneti belirleyecektir. Bahse konu anlayışı İslam düşünce tarihinde ortaya atan ve bir teori halinde iken, bir inanç haline gelmesini sağlayan sufiler, doğal olarak bir kısım ayet ve rivayetleri kendilerine kaynak olarak göstermektedirler. Söz konusu inanç için delil olarak ileri sürülen bu ayetlerin ve rivayetlerin, ilgili disiplinlerin yöntemlerine göre teker teker ele alınarak okunmaları ve öncelikle ilgili rivayetlerin hem sened hem de metin açısından değerlendirilmeleri gerekmektedir. Böylelikle bu anlayışın asli kaynaklarının ne kadar sağlam ve İslami olduğu hakkında bir fikir edinmemiz mümkün olacak ve neticede bir inanç için gerekli olan şartları taşıyıp taşımadığına karar verilecektir.
Kuşkusuz sufiler, bu düşüncelerini hem bazı Kur'an ayetlerine hem de bir kısım rivayetlere dayandırmaktadırlar. Bu nedenle söz konusu ayet ve rivayetlerin birbirinden ayrı olarak tasnif edilmeleri ve
her bir grubun ilgili disiplinin yöntemlerine göre değerlendirilmeleri
gerekmektedir. Evvela ayetlerin ulumu'l-Kur'an yöntemine göre incelenmesine çalışılmalı. İkinci olarak ise rivayetlerin ulumu'l-hadis ve rivayet yöntemlerine göre değerlendirilme si yapılmalıdır. Böylelikle ilgili metinlerin delalet ve sübut açısından neye karşılık geldikleri ve bunlardan yola çıkılarak bir inancın oluşması imkanı tesbit edilmeye çalışılmalıdır.
Sufilerin delil olarak ileri sürdükleri ayetleri ve rivayetleri değerlendirirken önemli açmazlarla karşı karşıya olduğumuzu peşinen kabul etmemiz gerekmektedir. Zira sufiler, nasların delalet yönlerini ilgili disiplinlerde alışılagelen yöntemlerden farklı teknikler geliştirerek tesbit etmektedirler. Kimi zaman sübjektif bir takım kanaatlerden oluşan yorumlar, delil olarak ileri sürülebilmektedir. Bu konuda bir fikir vermesi açısından bir-iki örnek vermek yerinde olacaktır:
İsmail Fenni Ertuğrul'un İbnü'l-Arabi'nin Firavun'un "Ben sizin en yüce rabbinizim"(Naziat süresi 24. Ayet) sözünün haklı olduğu iddiasından dolayı, aldığı eleştirileri cevaplarken kullandığı ifadeler oldukça manidardır. Ertuğrul şunları kaydetmektedir: "Şeyhin Firavunun "Ben sizin en yüce Rabbinizim" sözü doğrudur" demesinden maksadı şudur: O zaman tahakküm ve tasallut itibariyle Firavun'dan daha büyük kimse olmadığı için, kendisinin en büyük devlete sahip olduğu şeklindeki sözü sihirbazlara göre doğrudur. İbnü'l-Arabi, irfanı arayanların tüm vehimlerden kurtulmalarını ve hakiki tevhidi, gereği gibi tüm eşyada müşahede etmelerini istemiş ve bu uğurda bütün tenkid ve karalamaları göze alarak meydana atılmıştır.( İsmail Fenni Ertuğrul, Vahdet-i Vücud ve İbn Arabi (nşr. Mustafa Kara), İstanbul
1991, s. 228-229.)
Aynı şekilde Firavun'un Hz. Musa ile aralarındaki diyalogta, ilahlık iddiasında bulunarak Hz. Musa'yı buna zorlamasını da şu şekilde yorumlamaktadır: "Firavun ona tevhid lisanıyla "eğer benden başkasını ilah edinirsen seni zindana atarım" demiştir. Yani, ben her ne kadar Ademoğlu isem de, Hakkın suretlerinden bir suret olduğum için onun aynıyım. Eğer benden başkasını ilah edinirsen seni zindana atarım" demek istemiştir. ".( İsmail Fenni Ertuğrul, Vahdet-i Vücud ve İbn Arabi (nşr. Mustafa Kara), İstanbul
1991, s. 72.)
Bu tarz yorumlar, ancak insanın içi okunarak yapılabilir. Firavun bugün yaşamadığına göre onun içini okuma imkanımız bulunmamaktadır. Kaldı ki yaşasa bile, niyetini anlamak için onun beyanını kabul etmekten başka seçeneğimiz bulunmamaktadır. Ayrıca Firavun'un gerçekten böyle söylemek istediğini kabul etsek bile tevhid inancının genel bağlamı içerisinde bu söz/niyeti kabul etmemiz mümkün müdür? Sufiler, burada "keşif/ilham" dedikleri, hiçbir zaman çerçevesi belirlenemeyecek olan bilgi kaynağını devreye sokmaktadırlar. Burası sözün bittiği yerdir. Bu konuda söz söyleme imkanımız olmadığına göre bize düşen, delil olarak ileri sürülen ayetlerin ve rivayetlerin ulum-I diniye yöntemlerine göre kaynak değerlerini tespit etmektir. Şayet sadece keşfi verilere dayanılarak bunların kaynak olduğu belirtiliyorsa, dediğim gibi burası sözün bittiği yer yerdir. Ancak bu tür bir bilginin İslam alimlerinin geliştirdiği bilgi teorisi kapsamında hiçbir anlam ifade etmeyeceğinin de bilinmesi gerekmektedir.
Burada karşılaştığımız bir başka sorun ise bu sahada kalem kullanan tasavvufçuların, her yerde her zaman aynı şeyleri kaydetmemeleridir. Bir yerde bir yorum veya tesbiti yapıp ön plana çıkarırlarken, aynı hususu başka bir yerde farklı bir şekilde değerlendirilmektedir- ler. Bu duruma örnek olarak ülkemizde tasavvuf konusunda otoritesi tartışmasız olan bir zatın aynı konuda iki ayrı yerde yazdıklarını nakletmem, tasavvuf söz konusu olduğunda, ne tür bir zorlukla karşı karşıya olduğumuz hususunda fikir verecektir.
"Hak Teala'da bir muhabbet/sevgi belirdi. Buna taayyun-i hubbi (sevgi belirtisi) dendi. Sevgi tecellisi ve sevginin zuhuru demek de mümkündür. İlk belirti bu olduğu için buna "taayyun-i evvel" de dendi. Taayyun-i hubbi bir nur/ışık şeklinde belirmiş olduğundan buna nur dendiği gibi aynı zamanda bir gerçek olduğundan hakikat adını da aldı. Diğer bütün nurlar bu nurun yansımaları, diğer bütün gerçekler bu hakikatin gölgeleri niteliğinde olduğundan ilk nuru ve ilk hakikati, ondan sonraki nurlardan ve hakikatlerden ayırt etmek için O'na Nuru'l-Envar, Hakikatu'l-Hakaik (nurların kaynağı olan
ilk nur, hakikatlerin menşei olan ilk hakikat) dendi. İlk yaratılan bu
nur ve bu hakikattir. Sonra meleklerin, peygamberlerin ve evliyanın
nurları ve hakikatleri de dahil olmak üzere diğer bütün nurları ve hakikatleri O'ndan ve O'nun için yarattı. İşte ilk yaratılan, sevgi olarak
vücuda getirilen nura ve hakikate, Nur-i Muhammedi veya Hakikat-I
Muhammedi dendi. Bu Hz. Muhammed'in (s.a.v.) hüviyet-i maneviyesidir."( Süleyman Uludağ, "Hz. Muhammed (s.a.v.)'in manevi hüviyeti: Hakikat-I Muhammediyye", Yeni Dünya Dergisi, Nisan 2005, s. 7-8.)
Aynı müellifin başka bir yerde Nur-i Muhammedi hakkında
yazdıkları ise şunlardır: "Risale'de [Kuşeyri Risalesi] Nur-i Muham-
medi ve Hakikat-i Muhammediye görüşü yoktur. Nur-i Muhammedi görüşü hicri üçüncü asırdan itibaren tasavvufta öne sürülmeye başlanmıştır. Yahudi Filozofu Philon'un "ilahi kelime” görüşü ile
İbnü'l-Arabi'nin "Hakikat-ı Muhammediye" telakkisi arasında bir
yakınlık görülmüştür. Hıristiyanlıkta Hz. İsa'yı bu şekilde (logos) anlayan din alimleri mevcuttur."(Süleyman Uludağ, Tasavvuf İlmine Dair Kuşeyri Risalesi, İstanbul 1999, s. 26.)

Mutasavvıflar nasların zahiri ile çatışan söylemlerini zaman zaman sır perdesinin arkasına gizlenerek zaman zaman da herkesin
bunları anlayacak seviyede olmadığını iddia ederek savunmaktadırlar.
Bu konuda Filibeli Ahmet Hilmi'nin söyledikleri manidardır. O, İbnü'l-Arabi'nin tasavvufun kıymetli bir hazinesi olduğunu ifade ettikten sonra onun eserlerini şerh edenlerin bu eserleri daha da muğlak hale getirdiklerini belirtmektedir: “Asar-ı Muhiddin'i şerh ve tefsir zevatın birçoğu, tasavvuf ve süluk ile münasebet-i tammeleri olmadığından zaten muallak ve müşkül olan o eserleri daha da muğlak müşkil bir şekle koymuşlardır.” (Filibeli Ahmet Hilmi, Hikmet Yazıları (Neşriyat Ahmet Koçak), İstanbul 2005, s, 328)

__________________
Yunusça sevgimizden anlamayana cevabımız Yavuzca olacaktır...
Alıntı ile Cevapla
  #14  
Alt 04.03.26, 12:45
HâmûŞî - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
MoLLa
 
Üyelik tarihi: 08.03.22
Bulunduğu yer: • Râh-ı Nih… •
Mesajlar: 1,110
Forum Puanı: 3249
Etiketlendiği Mesaj: 90 Mesaj
Etiketlendiği Konu: 0 Konu
Standart

Alıntı:
Yusufiyeli Nickli Üyeden Alıntı Mesajı göster
Nur-i Muhammedi" anlayışı, bir inanç mahiyetine dönüştüğünden dolayı, bu inancın kaynaklarını doğal olarak nakli delillerden aramak gerekmektedir. Zira nakli delil olmaksızın inanç la ilgili herhangi bir unsurun tesbit edilmesi mümkün değildir. İslami ilimlerde nakli delil söz konusu olduğunda, Kur'an ve Hz. Peygamber'in sünneti anlaşılmaktadır. Bu nedenle Nur-i Muhammedi anlayışının ulum-ı diniye açısından ne kadar bağlayıcı olduğunu, Kur'an ve Hz. Peygamber'in sünneti belirleyecektir. Bahse konu anlayışı İslam düşünce tarihinde ortaya atan ve bir teori halinde iken, bir inanç haline gelmesini sağlayan sufiler, doğal olarak bir kısım ayet ve rivayetleri kendilerine kaynak olarak göstermektedirler. Söz konusu inanç için delil olarak ileri sürülen bu ayetlerin ve rivayetlerin, ilgili disiplinlerin yöntemlerine göre teker teker ele alınarak okunmaları ve öncelikle ilgili rivayetlerin hem sened hem de metin açısından değerlendirilmeleri gerekmektedir. Böylelikle bu anlayışın asli kaynaklarının ne kadar sağlam ve İslami olduğu hakkında bir fikir edinmemiz mümkün olacak ve neticede bir inanç için gerekli olan şartları taşıyıp taşımadığına karar verilecektir.
Kuşkusuz sufiler, bu düşüncelerini hem bazı Kur'an ayetlerine hem de bir kısım rivayetlere dayandırmaktadırlar. Bu nedenle söz konusu ayet ve rivayetlerin birbirinden ayrı olarak tasnif edilmeleri ve
her bir grubun ilgili disiplinin yöntemlerine göre değerlendirilmeleri
gerekmektedir. Evvela ayetlerin ulumu'l-Kur'an yöntemine göre incelenmesine çalışılmalı. İkinci olarak ise rivayetlerin ulumu'l-hadis ve rivayet yöntemlerine göre değerlendirilme si yapılmalıdır. Böylelikle ilgili metinlerin delalet ve sübut açısından neye karşılık geldikleri ve bunlardan yola çıkılarak bir inancın oluşması imkanı tesbit edilmeye çalışılmalıdır.
Sufilerin delil olarak ileri sürdükleri ayetleri ve rivayetleri değerlendirirken önemli açmazlarla karşı karşıya olduğumuzu peşinen kabul etmemiz gerekmektedir. Zira sufiler, nasların delalet yönlerini ilgili disiplinlerde alışılagelen yöntemlerden farklı teknikler geliştirerek tesbit etmektedirler. Kimi zaman sübjektif bir takım kanaatlerden oluşan yorumlar, delil olarak ileri sürülebilmektedir. Bu konuda bir fikir vermesi açısından bir-iki örnek vermek yerinde olacaktır:
İsmail Fenni Ertuğrul'un İbnü'l-Arabi'nin Firavun'un "Ben sizin en yüce rabbinizim"(Naziat süresi 24. Ayet) sözünün haklı olduğu iddiasından dolayı, aldığı eleştirileri cevaplarken kullandığı ifadeler oldukça manidardır. Ertuğrul şunları kaydetmektedir: "Şeyhin Firavunun "Ben sizin en yüce Rabbinizim" sözü doğrudur" demesinden maksadı şudur: O zaman tahakküm ve tasallut itibariyle Firavun'dan daha büyük kimse olmadığı için, kendisinin en büyük devlete sahip olduğu şeklindeki sözü sihirbazlara göre doğrudur. İbnü'l-Arabi, irfanı arayanların tüm vehimlerden kurtulmalarını ve hakiki tevhidi, gereği gibi tüm eşyada müşahede etmelerini istemiş ve bu uğurda bütün tenkid ve karalamaları göze alarak meydana atılmıştır.( İsmail Fenni Ertuğrul, Vahdet-i Vücud ve İbn Arabi (nşr. Mustafa Kara), İstanbul
1991, s. 228-229.)
Aynı şekilde Firavun'un Hz. Musa ile aralarındaki diyalogta, ilahlık iddiasında bulunarak Hz. Musa'yı buna zorlamasını da şu şekilde yorumlamaktadır: "Firavun ona tevhid lisanıyla "eğer benden başkasını ilah edinirsen seni zindana atarım" demiştir. Yani, ben her ne kadar Ademoğlu isem de, Hakkın suretlerinden bir suret olduğum için onun aynıyım. Eğer benden başkasını ilah edinirsen seni zindana atarım" demek istemiştir. ".( İsmail Fenni Ertuğrul, Vahdet-i Vücud ve İbn Arabi (nşr. Mustafa Kara), İstanbul
1991, s. 72.)
Bu tarz yorumlar, ancak insanın içi okunarak yapılabilir. Firavun bugün yaşamadığına göre onun içini okuma imkanımız bulunmamaktadır. Kaldı ki yaşasa bile, niyetini anlamak için onun beyanını kabul etmekten başka seçeneğimiz bulunmamaktadır. Ayrıca Firavun'un gerçekten böyle söylemek istediğini kabul etsek bile tevhid inancının genel bağlamı içerisinde bu söz/niyeti kabul etmemiz mümkün müdür? Sufiler, burada "keşif/ilham" dedikleri, hiçbir zaman çerçevesi belirlenemeyecek olan bilgi kaynağını devreye sokmaktadırlar. Burası sözün bittiği yerdir. Bu konuda söz söyleme imkanımız olmadığına göre bize düşen, delil olarak ileri sürülen ayetlerin ve rivayetlerin ulum-I diniye yöntemlerine göre kaynak değerlerini tespit etmektir. Şayet sadece keşfi verilere dayanılarak bunların kaynak olduğu belirtiliyorsa, dediğim gibi burası sözün bittiği yer yerdir. Ancak bu tür bir bilginin İslam alimlerinin geliştirdiği bilgi teorisi kapsamında hiçbir anlam ifade etmeyeceğinin de bilinmesi gerekmektedir.
Burada karşılaştığımız bir başka sorun ise bu sahada kalem kullanan tasavvufçuların, her yerde her zaman aynı şeyleri kaydetmemeleridir. Bir yerde bir yorum veya tesbiti yapıp ön plana çıkarırlarken, aynı hususu başka bir yerde farklı bir şekilde değerlendirilmektedir- ler. Bu duruma örnek olarak ülkemizde tasavvuf konusunda otoritesi tartışmasız olan bir zatın aynı konuda iki ayrı yerde yazdıklarını nakletmem, tasavvuf söz konusu olduğunda, ne tür bir zorlukla karşı karşıya olduğumuz hususunda fikir verecektir.
"Hak Teala'da bir muhabbet/sevgi belirdi. Buna taayyun-i hubbi (sevgi belirtisi) dendi. Sevgi tecellisi ve sevginin zuhuru demek de mümkündür. İlk belirti bu olduğu için buna "taayyun-i evvel" de dendi. Taayyun-i hubbi bir nur/ışık şeklinde belirmiş olduğundan buna nur dendiği gibi aynı zamanda bir gerçek olduğundan hakikat adını da aldı. Diğer bütün nurlar bu nurun yansımaları, diğer bütün gerçekler bu hakikatin gölgeleri niteliğinde olduğundan ilk nuru ve ilk hakikati, ondan sonraki nurlardan ve hakikatlerden ayırt etmek için O'na Nuru'l-Envar, Hakikatu'l-Hakaik (nurların kaynağı olan
ilk nur, hakikatlerin menşei olan ilk hakikat) dendi. İlk yaratılan bu
nur ve bu hakikattir. Sonra meleklerin, peygamberlerin ve evliyanın
nurları ve hakikatleri de dahil olmak üzere diğer bütün nurları ve hakikatleri O'ndan ve O'nun için yarattı. İşte ilk yaratılan, sevgi olarak
vücuda getirilen nura ve hakikate, Nur-i Muhammedi veya Hakikat-I
Muhammedi dendi. Bu Hz. Muhammed'in (s.a.v.) hüviyet-i maneviyesidir."( Süleyman Uludağ, "Hz. Muhammed (s.a.v.)'in manevi hüviyeti: Hakikat-I Muhammediyye", Yeni Dünya Dergisi, Nisan 2005, s. 7-8.)
Aynı müellifin başka bir yerde Nur-i Muhammedi hakkında
yazdıkları ise şunlardır: "Risale'de [Kuşeyri Risalesi] Nur-i Muham-
medi ve Hakikat-i Muhammediye görüşü yoktur. Nur-i Muhammedi görüşü hicri üçüncü asırdan itibaren tasavvufta öne sürülmeye başlanmıştır. Yahudi Filozofu Philon'un "ilahi kelime” görüşü ile
İbnü'l-Arabi'nin "Hakikat-ı Muhammediye" telakkisi arasında bir
yakınlık görülmüştür. Hıristiyanlıkta Hz. İsa'yı bu şekilde (logos) anlayan din alimleri mevcuttur."(Süleyman Uludağ, Tasavvuf İlmine Dair Kuşeyri Risalesi, İstanbul 1999, s. 26.)

Mutasavvıflar nasların zahiri ile çatışan söylemlerini zaman zaman sır perdesinin arkasına gizlenerek zaman zaman da herkesin
bunları anlayacak seviyede olmadığını iddia ederek savunmaktadırlar.
Bu konuda Filibeli Ahmet Hilmi'nin söyledikleri manidardır. O, İbnü'l-Arabi'nin tasavvufun kıymetli bir hazinesi olduğunu ifade ettikten sonra onun eserlerini şerh edenlerin bu eserleri daha da muğlak hale getirdiklerini belirtmektedir: “Asar-ı Muhiddin'i şerh ve tefsir zevatın birçoğu, tasavvuf ve süluk ile münasebet-i tammeleri olmadığından zaten muallak ve müşkül olan o eserleri daha da muğlak müşkil bir şekle koymuşlardır.” (Filibeli Ahmet Hilmi, Hikmet Yazıları (Neşriyat Ahmet Koçak), İstanbul 2005, s, 328)
Allah razı olsun üstadım. Katkınız okuyan kardeşlerimizin istifadesine vesile olacaktır.

Alıntı ile Cevapla
  #15  
Alt 04.03.26, 15:36
Yusufiyeli - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Manevi
 
Üyelik tarihi: 24.09.16
Bulunduğu yer: Trabzon
Mesajlar: 4,915
Forum Puanı: 4547
Etiketlendiği Mesaj: 558 Mesaj
Etiketlendiği Konu: 0 Konu
Standart

Alıntı:
HÂMÛŞÎ Nickli Üyeden Alıntı Mesajı göster
Allah razı olsun üstadım. Katkınız okuyan kardeşlerimizin istifadesine vesile olacaktır.
Değerli kardeşim Nur-i Muhammedi anlayışının İslam düşünce tarihindeki seyrine bakıldığında, bir teori olarak hicri 3. yy.’dan itibaren literatüre geçtiği görülmektedir. Bu teorinin Müslümanlar arasında yaygınlık kazandığı dini grupların başında Şiiler ve sufiler gelmektedir. Söz konusu teorinin başlangıcından itibaren geldiği noktaya kadar incelendiğinde, belirli bir coğrafi havzada etkili olduğu ve bu havzadan diğer bölgeler taşındığı müşahede edilmektedir. Bu havza, hiç kuşkusuz İran merkezli birçok kadim medeniyetin gelişerek yerleşmiş olduğu Babil Havzasıdır. Tüsteri'den Abdülkerim el-Cili'ye kadar, Nur-i Muhammedi teorisinin oluşturulması ve yaygınlaşması safhasında rol oynayan bütün şahsiyetler, bu bölgeden neşet etmişlerdir. Aralarından hiçbiri, söz gelimi Hicaz'dan, Yemen'den veya Kuzey Afrika'dan çıkmamıştır. Bu durum, Nur-i Muhammedi teorisi oluşturulurken hangi kültürlerin ne kadar etkili olduğu konusunda, bize bir ölçüde fikir vermektedir. Köken olarak farklı coğrafyalara mensup olanların da bir şekilde, buralarla bir irtibat kurduklarını görmek mümkündür.
Kuşkusuz Nur-i Muhammedi teorisinin temellerini atanlar, Müslüman sufilerdir. Zaten bunun doğal bir sonucu olarak, bu teoride İslami tabir ve motifler sıklıkla kullanılmıştır. Teorinin Müslümanların peygamberi olan Hz. Muhammed merkezli olarak oluşturulması, başlı başına bir İslami renk ve muhteva kazandırmaktadır. Ancak söylemindeki tüm özgünlüğüne rağmen, anılan teorinin Müslümanlara has bir teori olduğunu söylemek imkansızdır. Zira teorinin ortaya çıktığı coğrafya ile Müslümanlarla komşu olan kadim kültürler incelendiğinde, benzer inanç ve anlayışların oralarda da bulunduğu kolayca anlaşılmaktadır.
Sufilerin Nur-i Muhammedi anlayışı irdelendiğinde, bunun bir benzerinin Şiilerde de bulunduğu görülmektedir. Nur-i Muhammedi anlayışı ile masum imam anlayışının her ikisi de nübüvvet eksenli olarak ve Şia'nın kısmen zamansal bir önceliği olsa da eş zamanlı denilebilecek bir gelişme süreci yaşamıştır. Ancak bu anlayış, sufilerde velayet merkezli, Şia'da ise masum imam merkezli olarak düşünülmüştür. Bu anlamda, sufilerin Nur-i Muhammedi anlayışı ile Şiilerin masum imam anlayışı ve buna bağlı olarak geliştirdikleri insan, alem ve Allah ilişkisi üzerine oluşturdukları algı, her ikisinde de benzerlik arz etmektedir.
Kaynakları ve tarihi süreci incelendiğinde Nur-i Muhammedi inancının İslami kaynaklardan daha çok, farklı kültürlerden esinlenerek oluşturulduğu ortaya çıkmaktadır. Müslümanlar bu anlayışı, Hz. Peygamber'e uyarlayarak ve buna İslami tabir ve söylemleri ekleyerek içselleştirmeye çalışmışlardır. Dini bir inancın oluşturulmasında Kur'an ve hadisler belirleyici olduğundan, bu süreçte Müslümanlar, buralardan deliller aramaya çalışmışlardır. Bu aşamadan itibaren, kimi zaman Nur-i Muhammedi inancı harici kaynaklarının gölgesinde şekillendirilmiş, bazen de delil olarak getirilen ayet ve hadisler aynı istikamette yorumlanarak bir netice elde edilmeye çalışılmıştır. Kuşkusuz çoğu zaman bağlamından koparılan ayetlerle hadis olarak sunulan asılsız rivayetler, delil olarak ileri sürülmüştür. Ancak delil olarak ileri sürülen nasların hiçbiri, normal şartlarda anlaşılan/anlaşılması gereken anlamlarıyla Nur-i Muhammedi inancına işaret etmemektedir. Zaten İslam'ın ilk yıllarında böylesi bir anlayışın bulunmaması da bunu göstermektedir. "Nur-i Muhammedi teorisi doğru mudur, yanlış mıdır?" gibi bir soru ve bu soruya verilebilecek muhtemel cevaplar dinin ve özellikle de onun inanç boyutunu temellendiren kelam ilminin kapsamının dışındadır. Meselenin teorik tutarlılığını tartışmak, kozmoloji ve ontoloji disiplinlerinin konusudur. Bunlar, söz konusu teorinin bilimsel ve felsefi çerçevesi hakkında olumlu ya da olumsuz bir kanaate varabilirler. Kelam ilmi ise bunun bir inanç olarak kabul edilmesi için şayet mevcut ise- dini/İslami kaynaklarının olup olmadığını tesbit etmekle ilgilenir/ilgilenmelidir. Ayrıca tesbit edilen kaynakların bir inanç oluşturma konusunda yeterli olup olmadıklarını sorgulayarak ve ulaştığı neticeleri değerlendirerek bir inanç için yeterli olup olmadıklarını da tespit eder. Konunun felsefi ve bilimsel meşruiyetinin tartışılmasını ise, ilgili mercilere bırakmakla yetinir. Nur-i Muhammedi teorisi, bu yöntemle değerlendirilip kaynakları ortaya konulduğunda, bu meselenin dini değil, felsefi bir mesele. olduğu hiçbir tereddütte yer bırakmayacak bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Buna göre, meseleyi dini bir inanç olarak sunmak, teknik olarak mümkün değildir. Gerçekten de bu mesele, dini metinlerin yönlendirmelerinden daha çok, ilgili sufilerin benimsemesi ve daha sonra dini metinlerden delil aramaları neticesinde bir inanç haline getirilmiştir. Sufiler, dini metinlerden delil arama sürecindeki, değerlendirmelerinde bile kendilerini felsefenin dil ve yöntemlerinden kurtaramamışlardır.
Sonuç olarak sufilerin ilk dönemlerde, kelamcılara paralel olarak ilk yaratılan varlık konusunda hudus delilini, alemin sonradan ve Allah'ın ilim irade ve kudret sıfatlarının doğrultusunda meydana geldiğini kabul ettiklerini söylememiz mümkündür. Söz gelimi Tüsteri, "Hudus delili'ne uygun olarak Allah'ın ilk olarak "Nur-i Muhammedi'yi yarattığını ifade ederken ondan sonra gelen Hallac ve- İbnü'l-Arabi, Nur-i Muhammedi'nin Allah'tan zuhur ettiğini belirtmişlerdir. Buna göre, söz konusu zuhurun iradi bir yaratma değil, kendiliğinden bir feyezan ve taşma neticesinde meydana geldiği yönünde fikir beyan etmişlerdir. Aynı şekilde zuhur eden bu nurun ezeli olduğunu da savunmuşlardır. Bu durum, kelam alimlerinin Allah'tan başka her şeyin hadis olduğuna dair temel ilkesiyle çelişmekte olup ciddi bir problem olarak karşımıza çıkmaktadır. Bütün bunlara bağlı olarak, Nur-i Muhammedi düşüncesi, felsefi bir teori olarak her ne kadar problem teşkil etmiyor ise de, bunu dini bir inanç olarak kabul etmek mümkün değildir.



__________________
Yunusça sevgimizden anlamayana cevabımız Yavuzca olacaktır...
Alıntı ile Cevapla
Cevapla


Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık


Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevap Son Mesaj
iksir-i Azam Salavatı (Türkçe) twennywann Sorularınız 7 09.03.24 18:43
Risale-i Nur nedir? Nasıl bir tefsirdir? Saye Tasavvuf & Tarikatler 26 06.03.20 12:20
Kuh-i Nur Elması fanatik Tarih 1 13.01.20 09:42
Nur Suresi Açıklamalı Tefsiri Havasokulu Kuran-ı Kerim Tefsiri 6 18.10.19 21:50
Seyyid Nûr Muhammed Bedâyûnî Hazretleri Havasokulu Allah Dostları & Evliyalar 3 08.05.18 09:21


Tüm Zamanlar GMT +3 Olarak Ayarlanmış. Şuanki Zaman: 00:36.


Powered by vBulletin® Version 3.8.5
Copyright ©2000 - 2026, Jelsoft Enterprises Ltd.
havasokulu1.com