![]() |
Sırr-ı Keşf-i Mücerred: Zamanın Levhasını Okumak
Avam zanneder ki zaman, dünden bugüne akan, bugünden de yarına giden düz bir çizgidir. Bu yüzden geleceği bilmeyi veya gaipten haber almayı "yarın ne olacağını tahmin etmek" zannederler.
Halbuki kadim havas felsefesinde zaman, bir çizgi değil; her şeyin aynı anda yaşanıp bittiği muazzam bir küredir. Geçmiş de, şu an da, gelecek de aslında şu saniyede, tek bir levhada mevcuttur. Peki, insan ruhanilerden yardım almadan, büyüye bulaşmadan bu levhayı nasıl okur? İşte "Mücerred" (Çıplaklaşma) süreci aynen şöyle işler: 1. Beş Duyunun İptali ve "Karanlık Oda" Sırrı İnsanın zâhirî gözü, kulağı ve teni, bu katı dünyaya ait sinyalleri toplar. Beyin sürekli olarak dışarıdan gelen bu gürültüyle (ses, ışık, telaş) meşgul olduğu için, ruhun asıl duyuları uykudadır. Havasın Metodu: Kadim alimler kişiyi "Halvet" denilen, zerre ışık ve ses girmeyen yeraltı mahzenlerine veya karanlık odalara alırlardı. Günlerce süren bu mutlak sessizlikte, beyin dış dünyadan sinyal almayı tamamen kesince, katı bedenin algısı çöker. Ruh, bedenin prangasından sıyrılıp mücerred (çıplak, her şeyden soyunmuş) hale gelir. 2. Feleklerin Ritmini Yakalamak (Zaman Perdesinin Yırtılması) Duyular sustuğunda, kalbin "Basiret" gözü aralanır. Bu aşamada kişi kafasını kaldırıp baktığında duvarları değil, feleklerin (göksel dairelerin) dönüşündeki o ilahi senkronizasyonu görmeye başlar. Olan Şey Şudur: Kişi, Levh-i Mahfuz’un bu dünyaya sızan dalga boylarını yakalar. O odada otururken, üç gün sonra kapısını çalacak adamın ne niyetle geleceğini, iki yıl sonra yeryüzünde kopacak bir hadisenin o anki sarsıntısını kalbinde hisseder. Çünkü onun ruhu, zamanın "gelecek" denilen kısmına zıplamamıştır; aksine, zamanın tamamının zaten "ŞU AN" olduğunu müşahede etmiştir. Bu Keşfin Arkasındaki Muazzam Tehlike ve "Hayal Tuzağı" İşte seninle en çok tartışmamız gereken, bu ilmin en bıçak sırtı noktası burasıdır mübarek. İbnü'l-Arabî bu konuda çok sert uyarılarda bulunur. Ruh, bedenden soyunup o mücerred aleme çıktığında, karşısına ilk olarak "Âlem-i Misal" (Hayal Alemi) çıkar. Tuzak: Eğer bu yola giren kişinin içinde zerre kadar dünya arzusu, kibir, intikam veya para hırsı varsa; o hayal alemi kişinin kendi içindeki bu arzularını birer "hakikatmiş" gibi onun önüne serer. Kişi nefsinin uydurduğu hayalleri, "Bana keşif açıldı, geleceği görüyorum, feleklerin sesini duyuyorum" zannederek şizofrenik bir hezeyanın içine düşer. Fark: Hakiki keşif, sessiz, gürültüsüz, görüntüsüz, doğrudan kalbe inen mutlak bir biliş (yakîn) halidir. Kul o an her şeyi bilir ama bunu kimseye caka satmak için kullanamaz; kelam dili kilitlenir. Bazı ekleme ve notlar: Zamanı Aynen Görmek" Meselesindeki uyaran notum (Levh-i Mahv ve İsbat): Az önce zamanın tek bir levha olduğunu ve keşfi açılanın bunu bütünüyle okuduğunu söyledik. İşte burası eksiktir. Eğer burayı böyle bırakırsak, kaderi mutlak bir donmuşluk zannederiz. İşin Doğrusu: Keşf-i Mücerred sahnesine çıkan bir salik, kaderin iki yüzünü görür. Biri Levh-i Mahfuz'dur (asla değişmez), diğeri ise Levh-i Mahv ve İsbat'tır (yani duayla, sadakayla, tövbeyle sürekli değişen, silinip yeniden yazılan kader planı). Dolayısıyla, keşif sahibi o odada bir hadiseyi gördüğünde, o gördüğü şey mutlak bir son olmayabilir; kulun iradesiyle yönü değişecek bir ihtimaller zinciri de olabilir. Yani keşif, her zaman yüzde yüzlük bitmiş bir nokta değildir. 2. Şeriat Mizanı anlasılırlıgı Kandil ve Gölge): Metinde duyuların iptalinden ve direkt kalbe inen bilgiden bahsettik. Fakat en büyük havas alimlerinin (İmam-ı Rabbani, İbnü'l-Arabî) koyduğu mutlak bir kontrol mekanizmasını eklemezsek metin noksan kalır: "Keşif, şeriatın zâhirî nasslarına (Kur'an ve Sünnete) asla ters olamaz." * İşin Doğrusu: Eğer bir kişinin karanlık odada kalbine, şeriatın helal ve haram sınırlarına uymayan bir "bilgi" veya emir gelirse, o keşif mücerred değil; bizzat şeytanın o kulun nefsiyle eğlendiği bir "istidrac" (yani manevi bir tuzaktır). Gelen bilginin doğruluğu, her zaman zâhirî din mizanıyla tartılır. |
Alıntı:
|
Alıntı:
İstifade edebildiğinizi edin sevgili kardeşim Allah cümlemizden razı olsun |
Bahsi geçen seyir halinde bir kişinin hali idrak ettirildi. Kişinin gideceği yön engebeli bu durumda bu kişi bunu yaşayıp kendisi mi haberdar olmalı yoksa idrak ettirildiği kadar yön tayini yapmak usulen uygun mudur. Burada kişiye faydalı bir şey sunabilir miyiz. Yoksa benlik girer mi bu amelin içerisine bahsi geçen yön tayinindeki bize göre fayda sağlayacak fikrin de arkasını idrak ettirilmediği için göremiyorsak kelam etmek mi sükut mu etmektir doğru olan .
|
Alıntı:
Halbuki kadim havas felsefesinde zaman, bir çizgi değil; her şeyin aynı anda yaşanıp bittiği muazzam bir küredir. Geçmiş de, şu an da, gelecek de aslında şu saniyede, tek bir levhada mevcuttur. bu islam terminolojisinde yoktur islamdaki doğum ve ölüm gerçekliğine uymaz bilgisi olan söyler zaten, bu söylem fizikteki **** blok evren teorisi**** ve Einsteının görelilik teorisi dir bu teoriye göre geçmiş ve gelecek illizyondur yani Allahın yarattığın **** zaman**** kavramını inkardır |
Alıntı:
Savunma Argümanı: İslam inancına göre, kıyamete kadar yaşanacak, doğacak, ölecek her şey, zaman daha yaratılmadan önce Levh-i Mahfuz denilen o ilahi levhada yazılmamış mıdır? Yazılmıştır. Peki, o levha şu saniyede var mıdır? Evet, vardır. O halde, senin 10 yıl sonra yaşayacağın ölüm de, 5 yıl önce yaşadığın doğum da ŞU AN o levhanın üzerinde capcanlı bir gerçeklik olarak mevcuttur. Geleceğin şu an mevcut olduğunu inkâr etmek, Levh-i Mahfuz’un şu anki varlığını ve Allah'ın ezelde her şeyi tek bir levhada topladığı hakikatini inkâr etmektir. Kisi "Zaman tek bir levhada mevcuttur" derken, işte tam olarak bu kader levhasını kasteder. Zaman kul için aksa da, ruh perdesini yırtan için o levhadaki her şey "ŞU AN" hükmündedir. Zaman, düz bir çizgi üzerinde geçmişten geleceğe akıp giden müstakil bir varlık değildir. Zaman, Allah'ın sürekli tecelli ettirdiği tek bir "An"dan ibarettir. Muhyiddin İbnü'l-Arabî, Fütûhât-ı Mekkiyye’sinde zamanı aynen bu kelimelerle, "Kürevi bir kuşatılmışlık" olarak anlatır. Allah katında "yarın" diye bir şey yoktur; çünkü O, zamandan münezzehtir. Eğer Allah katında her şey tek bir andan ibaretse, o mülkün hakikati de bir küredir. Keşf-i Mücerred ile kulun ruhu bedenin o etten ve kemikten oluşan bağlarından sıyrıldığında, kul kendi sınırlı zaman algısından çıkar ve zamanı tıpkı bir dağın tepesinden aşağıya bakan birinin bütün şehri aynı anda görmesi gibi, bir küre olarak müşahede eder. Aşağıdaki adam (avam) sadece önündeki sokağı görür (şu an), arkasını unutur (geçmiş), virajın arkasını bilmez (gelecek). Ama tepedeki alim için hepsi ŞU ANDIR. Efendimiz (s.a.v.) Mi'rac gecesinde, henüz kıyamet kopmamış, mahşer kurulmamış ve insanlar hesaba çekilmemişken; cennete girip oradaki insanları, cehenneme bakıp oradaki ahvali bizzat o saniyede görmedi mi? Henüz doğmamış ve ölmemiş nesillerin cennet ve cehennemdeki hallerini Efendimiz'e gösteren o nizam neydi? İşte o nizam, zamanın bir küre olması ve geleceğin de aslında o ilahi levhada "ŞU AN" olarak hazır bulunmasıydı. Allah, Resulü'nün ruhunu mücerred kılıp o zaman perdesini yırttı ve henüz yaşanmamış olan geleceği tek bir saniyede önüne serdi. Aynı şekilde Efendimiz namaz kılarken "Cennet şu duvarın arkasında bana gösterildi, elimi uzatsam koparacaktım" buyurmuştur. Gelecekteki cennet, o saniyede nasıl hazır olabiliyor? Demek ki hakikat boyutunda zaman donmuş bir küredir, akan sadece bizim bedenlerimizdir. |
Alıntı:
Verdiğin örnekler levhi mahfuz Allahın ilminde bir sırdır, zamandan münezzeh yaratıcının zaman kavramını bu dünya için bize verdiği zamanla bir tutmak doğru değildir, Arafta bekleme süresi 50 bin yıl, bu kadar süre bize hayaldir fakat Allah katındaki zamanını biz bilemeyiz Hz peygambere gösterilen cennet ahiretin cenneti ve bizim zaman kavramımızın dışında bir zaman dilimi o zaman cehennem henüz kurulmadığı için zaman hiç yok anlamı taşır Ve bu ateist einstein in göreceli zaman teorisinin gerçek olduğunu ispatlar |
Alıntı:
Bana "O zaman cehennem henüz kurulmadığı için..." diyerek en büyük akaid hatasını yaptın. Ehl-i Sünnet vel Cemaat akidesinin en temel kurallarından biri şudur: "Cennet ve Cehennem şu an yaratılmıştır ve mevcuttur." (Bkz: Taftazânî, Şerhu’l-Akaid). Cennet ve cehennem gelecekte kurulacak bir şantiye değildir; şu saniyede mülk aleminde bir yerlerde vardır ve yaratılmıştır. Hz. Peygamber (s.a.v.) Mi'rac'da giderken var olmayan hayali bir illüzyonu değil, şu an zaten yaratılmış olan o mekânları ve o mekânların içindeki zamansızlık boyutunu müşahede etmiştir. Olmayan bir şeyi görmek peygamberlerin sıfatı değildir; peygamberler hakikati görür. Araf'taki 50 bin yıllık bekleme süresini örnek vermişsin. İşte bu örnek, zamanın düz bir çizgi olmadığının en büyük kanıtıdır. Dünya zamanıyla birkaç bin yıl süren insanlık tarihi, ahiretin tek bir gününde 50 bin yıl olarak yaşanacaktır. Bu ne demektir? Zaman, bükülebilen, genişleyebilen ve her boyutta farklı tecelli eden kürevi bir yapıdır. Eğer senin zannettiğin gibi zaman dün-bugün-yarın diye akan katı bir demir ray (çizgi) olsaydı, dünyanın 24 saati ahiretin 50 bin yılına denk gelemezdi. Havas alimi "Zaman küredir" derken, zamanın bu esnekliğini, dikey ve yatay olarak her anı içinde barındıran o katmanlı yapısını kasteder. Bizi Einstein'ın teorisini savunmakla ve Allah'ın zamanını inkâr etmekle suçlamışsın. Einstein, zamanın izafiliğini (göreliliğini) 1905 yılında matematiksel olarak formüle etti. Şeyh-ul Ekber Muhyiddin İbnü'l-Arabî ise Einstein'dan tam 700 yıl önce Fütûhât-ı Mekkiyye’de zamanın dalga boylarını, ruhanî boyuta geçildiğinde dünün ve yarının nasıl tek bir noktada toplandığını (An-ı Daim) satır satır yazdı. Şimdi soruyorum: Bir hakikati ateist bir fizikçinin de matematiksel olarak keşfetmiş olması, o hakikati İslam dışı mı yapar? Bugün fizikçiler atomun varlığını ispat edince "Bu ateistlerin teorisidir, İslam'da atom yoktur" mu diyeceğiz? Einstein uzay-zamanı eğip büken o kütleçekimini bulmadan asırlar önce, havas alimleri kalbi bir halvetle o zaman perdesini bizzat yırtıp geçiyorlardı. Anı daim Tecedsüdü emsal konularına yoğunlaşırsanız anlayacaksınızdır |
Alıntı:
Senin düştüğün en büyük yanılgı, bizim "Zaman bir küredir" derken Allah'ın zatî sıfatlarından bahsettiğimizi zannetmendir. Benim düştüğüm yanılgı falan yok, benim bir şey zannettiğimde yok, Futuhatı örnek vermek çok büyük hatadır mübarek diyorki Bizim ilmimizde olmayan bizim kitaplarımızı okumasın Onun bahsettiklerini anlamak için onun seviyesinde olmak gerekir Şahsen ben onun seviyesinde değilim hiç bir zaman olamayacağımıda biliyorum Benim ALLAHIN sıfatlarından bahsettiğim fikrine nereden vardın Benzerlerinin sürekli yenilenmesi konularına çok yoğunlaştım Sen hiç merak etme... |
Alıntı:
İmam el-Eş'ari ve Kelam alimleri (Bâkıllânî, Cüveynî, Gazâlî), evrendeki arazların (özelliklerin) iki zaman diliminde baki kalamayacağını ("El-Arazu lâ yebkâ zamâneyn") asırlar önce ilan etmişlerdir. Yani bir atom ve onun zaman içindeki hali, üst üste iki saniye kendi kendine var olamaz. Allah onu her an yok eder ve benzerini yaratır. Bu kavramın İslam'daki adı özbeöz Teceddüd-i Emsâl'dir. Biz zamanı inkâr etmiyoruz; zamanın, Allah'ın o muazzam ve kesintisiz yaratma kudretinin bizde bıraktığı bir "akış hissi" olduğunu söylüyoruz. Zaman, yaratılan benzerlerin (emsâlin) peş peşe dizilmesinden doğan ilahi bir nizamdır. Bunu anlamak için Einstein'a ihtiyaç yok; Kur'an'daki "O, her an yeni bir tecellidedir/yaratıştadır" (Rahmân Suresi, 29) ayetini okumak yeterlidir. Biz "Gelecek o levhada bir bütün olarak mevcuttur" derken, kaderin donmuş bir hapishane olduğunu söylemiyoruz. Gerçek: Allah ezelî ilmiyle senin neyi yenileyeceğini, hangi ameli seçeceğini bildiği için o emsâl şablonunu oraya koymuştur. Yani kulun cüzi iradesi, her an yenilenen o varoluşun içinde bizzat kendi seçimleriyle caridir. Burada ne Cebriyye vardır ne de kaderin inkarı; burada sadece mutlak kudretin her salise tecelli etmesi vardır. Fusûsu'l-Hikem (Süleyman Faslı) Kanıtı: İbnü'l-Arabî, Kur'an'da geçen Belkıs'ın tahtının bir anda (göz kırpma süresinde) getirilmesi hadisesini açıklarken, zamanın ve yaratılışın peş peşe yenilenmesini aynen şu kelimelerle anlatır: Alemde teceddüd-i emsâl (benzerlerin sürekli yenilenmesi) her an caridir. İnsan zanneder ki var olan şey, zaman içinde sabit kalarak devam etmektedir. Halbuki o şey, her bir saniyede (an) yok olmakta ve peşinden onun tıpatıp benzeri yeniden yaratılmaktadır. İnsanlar bu süratli yok oluş ve var oluş arasındaki boşluğu (adem) fark edemedikleri için, zamanı kesintisiz akan düz bir çizgi zannederler." Şeyh-ul Ekber açıkça söylüyor; senin o üzerinde yoğunlaştığın "benzerlerin yenilenmesi", zaman denilen o düz çizgiyi bir yanılsama haline getirir. Zaman, sadece bu yenilenen karelerin peş peşe dizilmesidir. Gelelim o "Zaman bir küredir, geçmiş ve gelecek şu saniyede tek bir levhada mevcuttur" cümlesinin bizzat İbnü'l-Arabî'nin kaleminden çıkan asıl kanıtına. Şeyh, Fütûhât’ta zamanın hakikatini ve "Ân-ı Dâim"i (Sonsuz tek anı) şöyle formüle eder: Zaman, mekânın bâtınıdır (iç yüzüdür). Hakikat katında geçmiş, şimdiki zaman ve gelecek diye ayrı kompartımanlar yoktur. Zaman, mahlukatı her yönden kuşatan muhit (kürevi) bir dairedir. Kulun ruhu, zâhirî bağlardan soyunup levhaya baktığında, ezelî ve ebedî olan tüm hadiseleri 'ŞU AN' (el-Ân) olarak, tek bir noktada görür. Çünkü Allah'ın ilmi ve o ilmin yazıldığı Levh-i Mahfuz, zamanın akışına mahkûm değildir; her anı içinde barındıran tek bir levhadır. Sen 'Bizim ilmimizde olmayan bizim kitaplarımızı okumasın' diyerek İbnü'l-Arabî’nin söylerisi mi hak değil Alın baın İbnü'l-Arabî bizzat Fusûs'ta ve Fütûhât'ta 'Zaman bir dairedir/küredir, her şey tek bir andır ve her şey benzerlerinin yenilenmesidir (teceddüd-i emsâl)' diye satır satır yazıyor. Bu teoriyi Einstein’dan 700 yıl önce İslam terminolojisine kazıyan bizzat Şeyh-ul Ekber'dir. |
| Tüm Zamanlar GMT +3 Olarak Ayarlanmış. Şuanki Zaman: 17:05. |
Powered by vBulletin® Version 3.8.5
Copyright ©2000 - 2026, Jelsoft Enterprises Ltd.
havasokulu1.com