Havas Okulu  
Go Back   Havas Okulu > HavasOkulu Genel Bölüm > Sorularınız

Sorularınız her türlü soruyu buradan sorabilirsiniz.


Din ile tıbbın ters düştüğü durumlarda ne yapılmalı ?

her türlü soruyu buradan sorabilirsiniz.


Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Stil
  #1  
Alt 05.03.25, 15:58
Garip1isi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Daimi Üye
 
Üyelik tarihi: 21.02.24
Bulunduğu yer: Dünya
Mesajlar: 1,804
Forum Puanı: 1457
Etiketlendiği Mesaj: 48 Mesaj
Etiketlendiği Konu: 0 Konu
Standart Din ile tıbbın ters düştüğü durumlarda ne yapılmalı ?

Bunun birçok örneği var ama örnek vermek istemiyorum bu durumlarda ne yapılması gerekiyor ? @[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...]

Alıntı ile Cevapla
  #2  
Alt 05.03.25, 16:32
Yusufiyeli - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Manevi
 
Üyelik tarihi: 24.09.16
Bulunduğu yer: Trabzon
Mesajlar: 4,915
Forum Puanı: 4547
Etiketlendiği Mesaj: 558 Mesaj
Etiketlendiği Konu: 0 Konu
Standart

Alıntı:
Garip1isi Nickli Üyeden Alıntı Mesajı göster
Bunun birçok örneği var ama örnek vermek istemiyorum bu durumlarda ne yapılması gerekiyor ? @[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...]
hangi konular biraz açarsan daha hadiseye odaklı cevaplar verebilirim.

__________________
Yunusça sevgimizden anlamayana cevabımız Yavuzca olacaktır...
Alıntı ile Cevapla
  #3  
Alt 05.03.25, 17:14
sin60 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Vefali
 
Üyelik tarihi: 07.06.24
Bulunduğu yer: istanbul
Mesajlar: 869
Forum Puanı: 1285
Etiketlendiği Mesaj: 90 Mesaj
Etiketlendiği Konu: 0 Konu
Standart

Alıntı:
Garip1isi Nickli Üyeden Alıntı Mesajı göster
Bunun birçok örneği var ama örnek vermek istemiyorum bu durumlarda ne yapılması gerekiyor ? @[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...]
mesala tıb epilepsi der din musallat der ..bence musallat ...

Alıntı ile Cevapla
  #4  
Alt 05.03.25, 17:23
Yusufiyeli - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Manevi
 
Üyelik tarihi: 24.09.16
Bulunduğu yer: Trabzon
Mesajlar: 4,915
Forum Puanı: 4547
Etiketlendiği Mesaj: 558 Mesaj
Etiketlendiği Konu: 0 Konu
Standart

Alıntı:
Garip1isi Nickli Üyeden Alıntı Mesajı göster
Bunun birçok örneği var ama örnek vermek istemiyorum bu durumlarda ne yapılması gerekiyor ? @[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...]
Günümüzde rivayetlerin doğru bir şekilde anlaşılması ve yorumlanması hakkında çeşitli ilim adamlarınca yeni yaklaşımlar sergilenmiş ve yöntem çalışmaları yapılmıştır. Bu çalışmalarda belirtilen başlıca ilkeleri şöyle sıralayabiliriz:
1. Bir konudaki bütün rivayetler toplanmalı ve birlikte değerlendirilmelidir Embriyonun ana rahminde gelişimiyle ilgili rivayetler buna güzel bir örnektir. Asırlardır alimlerimiz ceninin oluşumundaki nutfe, alaka ve mudğa aşamalarını 40 40 40=120 gün şeklinde anlatan İbn Mes’ud rivayetini alıp, diğerlerini göz ardı etmişlerdir. Yakın zamanlara dek 120 günden önce çocuk düşürmeye veya kürtaja cevaz veren fetvaların ardında bu versiyonu tercih etmeleri yatmaktadır. Oysa 40, 42 ve 45 gün rivayetleri olduğu gibi hiç rakam vermeyen rivayetler de mevcuttur. Bugün modern tıp bilimi sayesinde bir spermin yumurtayla buluşması, döllenme, emriyo ve sonraki aşamalar saniye saniye tespit edilmekte ve her birinin ne kadar süre aldığı kesin biçimde tespit edilmektedir. İlk rivayette belirtildiği gibi bu Günümüzde rivayetlerin doğru bir şekilde anlaşılması ve yorumlanması hakkında çeşitli ilim adamlarınca yeni yaklaşımlar sergilenmiş ve yöntem çalışmaları yapılmıştır. Bu çalışmalarda belirtilen başlıca ilkeleri şöyle sıralayabiliriz:1. Bir konudaki bütün rivayetler toplanmalı ve birlikte değerlendirilmelidirEmbriyonun ana rahminde gelişimiyle ilgili rivayetler buna güzel bir örnektir. Asırlardır alimlerimiz ceninin oluşumundaki nutfe, alaka ve mudğa aşamalarını 40 40 40=120 gün şeklinde anlatan İbn Mes’ud rivayetinialıp, diğerlerini göz ardı etmişlerdir. Yakın zamanlara dek 120 günden önce çocuk düşürmeye veya kürtaja cevaz veren fetvaların ardında bu versiyonu tercih etmeleri yatmaktadır. Oysa 40, 42 ve 45 gün rivayetleriolduğu gibi hiç rakam vermeyen rivayetler de mevcuttur. Bugün modern tıp bilimi sayesinde bir spermin yumurtayla buluşması, döllenme, emriyo ve sonraki aşamalar saniye saniye tespit edilmekte ve her birinin ne kadar süre aldığı kesin biçimde tespit edilmektedir. İlk rivayette belirtildiği gibi bu sü sürenin 120 günü bulması asla söz konusu değildir. 40, 42 ve 45 gün rivayetleri ise ilk üç aşama için kısmen uygunluk arz etmektedir. Ancak burada da embriyoya şekil verilmesi; işitme, görme, deri, et ve kemiklerin verilmesi vb. hususların her biri aynı süre içinde gerçekleşmez. Konuyla ilgili hadislerin metinlerinde birbiri ile çelişen farklı ifadelerin bulunmasından hareketle Karaman’a göre, ilk raviler veya onlardan alanlar yanılmış, olduğu gibi nakletmekte hataya düşmüşlerdir. Aksi halde tutarsızlıklar ve gerçeğe uymayan açıklamalar Hz. Peygamber’e atfedilmiş olur ki, bunun kabulü mümkün değildir. Çocuğun rahimde geçen hayatının safhaları Kur’an’dave hadislerde dıştan bakan birinin göreceği görüntüye göre açıklanmış, bundan insanların ibret almaları, Allah Teala’nın varlık, birlik, irade ve kudretini anlamak için bu eserini de delil olarak kullanmaları istenmiştir.Bu hususta bizim tercihimiz, hem Kur’an’a hem de modern tıp verilerine uyum arz ettiği için her hangi bir gün vermeyen sadece üç aşamayı sıralamakla yetinen Enes b. Malik rivayetidir.
2. Rivayet, Kur’an ışığında anlaşılmalı, Kur’an’ın açık bir ayetine aykırı olmamalıdırSığırların sütü, yağı ve eti ile ilgili nakledilen şu rivayet buna güzel bir örnektir: “Size sığırın sütü ve yağını tavsiye ederim; zira onun sütü deva, yağı da şifadır. Fakat etinden sakının; çünkü onun eti hastalıktır (hastalık üretir).”[ Hakim, Müstedrek, IV. 448. Zehebi, Telhis’inde, İbn HIbban’ın, ravilerden Seyf b. Miskin’i zayıf gördüğünü belirtir]Bu rivayet, sığır cinsini kurbanlıklar arasında zikreden birçok ayete[Bakara suresi ayet67-73; Al-i İmransuresi ayet14; Maidesuresi ayet 1; Enam suresi ayet 136, 138; Nahl suresi ayet5; Hac suresi ayet28-34; Müminun suresi ayet21] aykırı olduğu gibi, bizzat ailesi adına sığır kurban kesmesinden dolayı sünnete de aykırıdır. Zira Yüce Allah’ın eti hastalıklı olan bir hayvanı kurbanlar arasında sayması makul değildir.
3. Çelişkili gözüken rivayetler uzlaştırılmalı ya da biri tercih edilmelidirRivayetlerde görülen en önemli bir problem de birbirleriyle çelişmeleridir. Şayet bu rivayetler arasında cem, telif, nesh durumu vb. yollardan biriyle uzlaştırma imkanı varsa uzlaştırılır. Aksi takdirde ileride belki bir çözüm yolu bulunur beklentisi içindeki hadisçilerin temkinli yaklaşımı gereği tevakkuf edilir. Ancak burada tıp vb. zaman içerisinde gelişmeye veya keşfe açık olan hususların dışında kalan inanç, ibadet ve ahlak vb. konularda bekleyip durmanın pek faydası olduğu kanaatinde değilim. Bu nedenledir ki çelişen rivayetlerden mana ve muhteva olarak daha güçlü ve makul olanın tercih edilmesi uygun olacaktır. “Hastalığın bulaşıcılığı yoktur” şeklindeki rivayet ile Hz. Peygamber’in karantina uygulamasına dair uyarısı ve “Cüzzamlıdan, aslandan kaçar gibi kaçın!”, “Hastalıklı hayvanları, sağlıklı olanların yanına yaklaştırmayın”
vb. uyarıları, bu konuda göstereceğimiz en uygun örnektir. Hadis şarihleri bu rivayetler arasını çeşitli tevillerle uzlaştırmaya çalışmışlardır. Ancak, bugün pek çok hastalığın bulaşıcı olduğu konusunda kimsenin tereddüdü yoktur. Şu halde bu konuda bulaşıcılığı vurgulayan rivayetlerin tercihi daha isabetli gözükmektedir.
4. Rivayetlerin söyleniş sebepleri ve şartları dikkate alınmalıdırHadis kaynaklarımızda “Sirke ne güzel bir katıktır!” şeklinde bir rivayet bulunmaktadır. Sirke, salata, turşu vb. bazı yiyecekler için iyi bir katkı maddesi olsa da, herhangi bir öğün yemeğinde kullanılan bir katık değildir. Oysa diğer rivayetlere baktığımızda bu rivayetin şöyle bir bağlamda söylendiğini görürüz: Hz. Peygamber, bir gün elinden tutup evine götürdüğü küçük Cabir’e bir şeyler ikram etmek istemiş, ev halkı da bir parça ekmek sunmuşlardı. Ailesine “Ekmeğin yanında katık olarak başka bir şey yok mu?” diye sorduğunda, “Sadece biraz sirke var” denilmesi üzerine: “Getirin onu, sirke ne güzel bir katıktır!” buyurmuştu.[ Ahmed b. Hanbel, 13. 430] Rivayetin bağlamı, Hz. Peygamber’in içinde bulunduğu olumsuz ekonomik şartları, onun kanaat ve tevazuunu ortaya koymaktadır.
5. Rivayetlerdeki değişken vasıta ile sabit hedef yani araç ile amaç ayırt edilmelidir Buna dair en güzel örnek misvak kullanımıdır. Rivayetlerde hep “sivak” yani dişleri temizlemeden söz edilmiştir. Arapça’da “Misvak” kelimesi “diş temizleme aleti” demektir. Hicaz bölgesinde yaygın olan Erak ağacı dalının kullanılması, ağız sağlığı ve dişlerin temizlenmesinde-korunmasında araç mıdır yoksa amaç mıdır? Misvağın, Hz. Peygamber döneminde bulunan en kolay ve etkili bir temizlik aracı olduğunda şüphe yoktur. Fakat günümüzde söz konusu amacı gerçekleştiren daha kullanışlı ve ideal araçlar varsa, onların kullanılması elbette aynı hedefi daha sağlıklı bir şekilde gerçekleştirecektir.
6. Rivayetteki hakikat ile mecaz ayırt edilmeli, dil ve üsluba dikkat edilmelidirBir rivayette “Humma (sıtma) hastalığı, cehennem ateşindendir, onu su ile soğutunuz” buyrulmuştur.[ Buhari, Tıb 28; Müslim, Selam 78’de Abdullah b. Ömer’den; Buhari, Bed’u’l-Halk 10, Tıb 28; Müslim, Selam 81’de Aişe’den; Buhari, Tıb 28; Müslim, Selam 84’de Rafi’ b. Hadic’den; Buhari, Tıb 28; Müslim, Selam 82’de Esma’ binti Ebi Bekr’den muttefekun aleyhtir. Yine Buhari, Bed’u’l–Halk 10’de ise bu hadisi Abdullah b. Abbas’dan rivayet etmiştir. Bkz. Sahihu’l-Camiu’s-Sağir, (3191); el-Lü’lüü ve’l-Mercan, (1424, 1426)] Allah Rasulü bu sözüyle, sıtmanın ne kadar aşırı bir ateşe neden olduğunu “cehennem ateşine” benzeterek çarpıcı bir biçimde ifade etmiştir. Bugün biz de aşırı sıcakları “cehennem sıcağı” gibi mecazi ifadelerle nitelendirmekteyiz. Yoksa literal bir anlama ile sıtma ateşinin gerçekten cehennem ateşinden bir parça olduğunu söyleyemeyiz.
7. Hz. Peygamber’in hangi sıfatla söyleyip uyguladığı belirlenmelidir Bir başka husus da, Hz. Peygamber’in neyi, hangi sıfatıyla yaptığının dikkate alınmasıdır. Hz. Peygamber, belli bir eylemi, beşer, lider ve peygamber sıfatlarından herhangi birisiyle yapmıştır. Mesela, çölde yaşayan herkesin ihtiyaç duyduğu üzere güneş ve çöl kumundan korunmak için sarık sarması, ince beyaz entari giymesi, elleriyle yemesi, iki öğün yemesi, kendi kültüründeki hacamat vb. tedavi yöntemlerini uygulaması, sırf Hicaz bölgesinde yaşayan, oranın iklimi, coğrafi ve ekonomik şartları veya örf-adetleri gereği ya da tamamen kişisel tercihleri sebebiyle yaptığı davranışlar, beşer sıfatıyla gerçekleştirilmiştir. Bu tür uygulamaları, inanç, ibadet, ahkam ve ahlak gibi doğrudan nübüvvet yönüyle ilgili olan tasarruflardan farklı değerlendirilmelidir.
8. Rivayetlerin sosyo-kültürel bağlamı dikkate alınmalıdırTıp ile ilgili rivayetlerden birinde şöyle bir tedavi önerilmektedir: “Siyatiğin tedavisi, yaşlı çöl koyununun kuyruğundadır. Kuyruk üç parçaya ayrılır, sonra her gün sade olarak biraz içilir.”[ İbn Mace, Tıp, 14.]Siyatik gibi dünyanın her yerinde görülen bir hastalığın sadece çöl koyunu kuyruğu ile tedavi edilmesi tartışılır bir niteliktedir. Konunun, sosyo-kültürel boyutuna dikkat çeken İbnu’l-Kayyim şöyle demektedir: “Bu, Araplar ile Hicaz ahalisi ve civar bölgelerde yaşayan, özellikle de çölde hayat süren bedevilere yönelik bir hitaptır. Zira kuruma ve bazen da kalın elastiki bir madde dolayısıyla zuhur eden bu hastalığın, bedevilerin hayat şartları dikkate alındığında, onlar için en faydalı ve geçerli tedavi yöntemi olduğu ortaya çıkar…”[ İbn Kayyim, Zadü’l-Mead. IV. 71-72]
9. Rivayetler, tarihi gerçekler ışığında değerlendirilmelidirHz. Adem’in yaratılışı ile ilgili uzunca bir rivayetin sonunda şöyle denilmektedir: “Cennete her giren kimse altmış arşın boyunda ve Adem’in suretinde ola*caktır. Fakat Adem’den sonra halk gittikçe kısalmış ve bu ana kadar (kısalarak) gelmiştir.”[ Hemmam, Sahife, no: 59; Abdurrazzak, Musannef, X. 384; Buhari, İsti’zan, 1, Enbiya, 1; Muslim, Cennet, 28; Ahmed b. Hanbel, Musned, II. 315.] Rivayetin son cümlesi ciddi bir problem oluşturmaktadır. Nitekim İbn Hacer de bu problemi çözemediğini şu cümlelerle itiraf etmiştir. “Geçmiş ümmetlerden mesela Semud kavminden kalma kalıntılardan, evlerinden onların boylarının yukarıdaki (tedrici) tertibi gerektirecek kadar çok uzun olmadığı anlaşılmaktadır. Halbuki bu insanlar, çok uzun süre önce yaşadılar. Bunlarla Adem arasında geçen süre, bu gibi kavimlerle İslam’ın ilk dönemi arasında geçen süreden daha azdır. Dolayısıyla ben hala bu problemi çözebilmiş değilim.”[ İbn Hacer, Fethu’l-Bari, VI. 367] Son yıllarda yapılan araştırmalar ve bulgular hadisteki ifadenin tam aksini söylemektedir: “Binlerce yıl önceki atalarımızla yapısal anlamda en önemli farklılıkların başında boy geliyor. Yüz bin yıl öncesindeki insanın boyuyla günümüzdeki insanın boyu arasında en az 30 cm.’lik fark var. Öyle görünüyor ki, her yeni neslin boyu bir öncekine göre biraz daha uzuyor. ABD’de yayınlanan bir rapora göre 1960’lara göre insan boy ortalamasında yaklaşık 2 cm.’lik artış var. Zaman içerisinde meydana gelen bu uzamanın nedeninin yalnızca rastlantısal bir gelişme ya da ortama uyum sağlamak olmadığı düşünülüyor. Gelişen toplumların yeme alışkanlıklarındaki değişiklikler, daha çok çeşitli gıdanın, sağlıklı ve bilinçli tüketilmesinin boy uzamasındaki önemli etkenlerden birisi olabileceği belirtiliyor. Yapısal özellikler, genlerin yapısındaki değişikliklerle, sonraki kuşaklara aktarılıyor. Bu nedenle kişinin boyunu belirleyen en önemli etken, genetik şifre…”[ Şenel, Ferda, Bilim ve Teknik Dergisi Kasım-2005’ten naklen [Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...]
10. Rivayetler, kesinleşmiş bilimsel veriler ışığında değerlendirilmelidirKesinleşmiş bilimsel verilere aykırı rivayetlere örnek olarak da şunu verebiliriz:“Her insanda üç yüz atmış eklem bulunmaktadır. Şu halde bir kimse Allah’ı tekbirle yüceltir, Allah’ı hamd ile över, “La ilahe illallah, sübhanallah” der, Allah’tan mağfiret diler, insanların yolları üzerindeki taş veya diken yahut kemik gibi şeyleri bir kenara atar yahut iyiliği emir veya kötülükten nehyeder ve bunların hepsi üç yüz altmışı bulursa o günü cehennem ateşinden kurtarmış olarak tamamlamış olur.”[ Muslim, Zekat, 54.] Anatomi uzmanlarının ulaştıkları bilimsel verilere göre insan iskeletinde, doğumda yaklaşık 300 kadar, çocuklarda 222-223, normal ergin bir insan iskeletinde ise 206 kemik bulunmaktadır. Bu sayıya en küçük kemikler de dahildir. Yani 360 kemik ve buna ilaveten 360 eklem bulunduğu bilgisi bilimsel verilere uygun bir bilgi değildir. İnsan iskeletinde 360 kemik ya da eklem bulunduğunu belirten bu bilginin, İslam öncesi kültürlerden alınmış olma ihtimali söz konusudur.[ Nitekim antik kültürlerin İslam’a geçmesine kaynaklık etmiş olanlardan Vehb b. Munebbih insan anotomisini edebi bir üslupla şöyle anlatmıştır: “Allah, Adem’i yarattığı zaman… onun aklını beyninde, sevincini böbreklerinde, öfke ve acımasını karaciğerinde, heves ve nefesini akciğerinde, gülmesini dalağında, mutluluk ve hüznünü yüzünde, sıkıntılarını göğsünde, şehvetini cinsel organında, gelecek neslini sırt omurgasında, gücünü menisinde yarattı… Onda 360 eklem, 360 kemik, 360 sakin damar, 360 coşkun damar yarattı…” (İbn Habib, Abdulmelik el-Endelüsi; et-Tıbbu’n-Nebevi , Şerh ve thk. Muhammed Ali el-Bar, Beyrut, 1413/1993. s. 30-31)] Yapılan araştırmalar, bazı versiyonlarda geçen 360 rakaminın ya israiliyyattan alınma bir bilgi olduğunu ya da senenin, yuvarlak bir hesapla 360 gün olmasından hareketle her güne bir sadaka fikriyle kimi raviler tarafından hadise eklenmiş olabileceği ihtimali üzerinde durmaktadır.[ Osman Oruçhan, Hadis ve Bilim, s. 289, 293] Oysa hadisin bazı versiyonlarında 360 rakamı hiç zikredilmemiştir ve bu tercih edilmelidir: “Her bir ekleminden dolayı insanlar, her gün sadaka vermelidir. İki kişinin arasını bulman/aralarında adaletle hükmetmen bir sadakadır. Bineğine binmek isteyene yardım ederek, onu bindirmen yahut eşyasını hayvana yükleyivermen bir sadakadır. Güzel söz bir sadakadır. Namaza giderken attığın her adım bir sadakadır. Yoldan rahatsızlık veren şey*leri kaldırıvermen bir sadakadır.”[ Buhari, Cihad, 72, 128, Sulh, 11 Muslim, Zekat, 56; Ahmed b. Hanbel, Musned, II. 316]
11. Rivayetler, İslam’ın genel ilkeleri ışığında değerlendirilmelidirTemel İslami öğretilere dayalı genel ilkeler (külli kaideler) de bazı rivayetlerin değerlendirilmesinde geçerli bir kriterdir. Konuyla ilgili buna dair vereceğimiz örnek şudur:“Doğan her çocuğa, doğarken mutlaka şeytan dokunur ve şeytanın ona dokunmasından dolayı çocuk feryat ederek ağlar. Bundan Meryem ile oğlu İsa müstesnadırlar...”[ Buhari, Tefsir, (Al-i İmran) 2; Ehadisü’l-Enbiya, 44; Müslim, Fadail, 146; Ahmed b. Hanbel, II, 234, 273; Humeydi, Müsned, II. 233; İbn Ebi Şeybe, Musannef, VI. 288] İslam’ın mükellefiyet öğretisine göre, doğan her çocuk fıtrat üzere ve günahsız doğar. Birçok ayet ve hadiste belirtildiği üzere şeytanın görevi masumlarla uğraşmak değil, mükellef Müslümanları aldatmaktır. Dolayısıyla çocuk ile şeytanın; doğar doğmaz ağlama ile dürtmenin bir ilgisi olamaz. Bir yönüyle gaybi-dini boyutu, diğer yönüyle tıbbi ve kültürel boyutu[Rivayetin, Cahiliyye veya Ehl-i Kitap (İsrailiyyat) kültürünün bir yansıması olup olmadığı ayrıca araştırılmalıdır] olan bu bilgi, muteber kaynaklarımızda sahih bir sened ile yer almasına rağmen, sadece Ebu Hureyre’den nakledilen “garib” bir rivayettir. İsnadı gibi, muhtevası da garip olan rivayetteki bebeğin ağlamsının tıp açısından oldukça makul bir izahı bulunmaktadır. Şöyle ki: Uzmanların verdiği bilgilere göre, bebek doğduğu esnada ciğerlerini hızla ha*va ile doldururken aynı zamanda ciğerlerindeki sıvıyı da dışarı çıkartmak zorunda olduğu gibi, ciğerlerin*deki kanın hacmini de artırmak zorundadır. Bu nedenledir ki yeni doğan bir bebeğin ağlaması, onun sağlıklı olduğunu gösteren en önemli kriterlerin başında gelir. Ağlaması, daracık karanlık rahimden aydınlık bir dünyaya çıkması, ani sıcaklık ve akciğerlerdeki basınç değişimi sebebiyledir. Bütün bunlardan dolayı her bebek yaratılışı gereği tepki verir ve akciğerlerindeki suyu ağlayarak atmaya çalışır. Aksi takdirde bebek solunumda zorluk çeker hatta ölme riskiyle karşı karşıya kalır. Aynı durum sezaryen ile gerçekleştirilen doğumlarda da söz konusudur. Bu konuda İbnu’l-Kayyim, bebeğin ağlamasını, gizli ve açık olmak üzere iki sebebe bağlamaktadır. Ona göre gizli sebep, rivayette belirtildiği gibi şeytanın dürtmesidir. Açık sebep ise, bebeğin alışkın olduğu sıcak yerden, yabancı ve soğuk bir havaya çıkması ve yuvasından ayrılmasıdır.[ İbnu’l-Kayyim, et-Tıbyan fi Aksami’l-Kur’an, s. 359-360]Şu halde yeni doğan bebeğin ağlaması, rivayette ifade edildiği gibi şeytani bir durum değil, Rahmani bir durum olup, Yaratıcı’nın Ademoğlu’na bahşettiği fıtratın bir gereğidir.
12. Terğib ve terhib rivayetleri doğru anlaşılmalıdır Tıp ile ilgili rivayetlerin birçoğunda çeşitli bitkiler ilaç olarak önerilmektedir. Mesela: “Çörekotunda, ölüm hariç her derde deva vardır.”[ Buhari, Tıb 7; Müslim, Selam 88.]Yapılan birçok çalışma, çörekotunun zengin bir içeriği olduğunu ve bazı hastalıklara karşı faydalarını ortaya koymaktadır. Yüce Allah’ın beşerin yararına ikram etmiş olduğu birçok bitkide benzer yararların bulunduğu herkesin malumudur. Burada söylemeye çalıştığımız şey, çörekotunun ne denli yararlı bir bitki olduğunu ifade eden bu rivayetin literal bir biçimde gerçekten “her derde deva” olarak anlaşılması yanıltıcı olacaktır. Dolayısıyla bu rivayetten, ölüm hariç her derde mucizevi bir deva olduğu değil, çörekotunun oldukça faydalı bir bitki olduğu ve çeşitli hastalıkların tedavisinde dikkate alınması gerektiği anlaşılmalıdır.
13. Rivayetlerdeki illet ve hikmetler doğru tespit edilmelidirRasulullah (sav), kokusu kötü olan soğan, sarımsak ve pırasa gibi bazı yiyecekleri yememiştir. Bu tutum, bazı alimlerin iddia ettiği gibi onun şahsına haram olduğu için[Ebu Şame, Muhakkak s. 54; Suyuti, Hasais, II. 234;] değil, çeşitli illet ve hikmetlerden dolayıdır. Bunu rivayetlerin tümünü okuduğumuzda tespit edebilmekteyiz. Hz. Peygamber, Medine’ye hicret ettiğinde Ebu Eyyub el-Ensari’nin evinde kalmaktaydı. Bir gün pişirip ikram ettikleri bir yemeği, sarımsaktan dolayı yemediğini anlayınca, onun haram olup olmadığını soran Ebu Eyyub’a Hz. Peygamber: “Hayır, ancak ben kokusundan dolayı ondan hoşlanmıyorum” diye cevap vermişti.[ Muslim, Eşribe 170-1, II. 1623-4] Başka bir rivayette ise Hz. Peygamber, sarımsak kokusunu alınca yemekten el çekmiş, bunu gören sahabe de ellerini çekmişlerdi. Hz. Peygamber onlara sebebini sorunca, onlar: “Senin el çektiğini görünce biz de el çektik” demişler, bunun üzerine o, “Siz Allah’ın ismiyle onu yiyin, zira ben sizin konuşmadığınız kimselerle konuşuyorum” buyurmuştu.[ Ibn Sa’d, I. 395.; Buhari, Ezan 160, I. 208.; Muslim, Mesacid 73, I. 394-5.; Tirmizi, Et’ıme 14, no: 1810, IV. 262.] Hz. Peygamber ashabını bu yiyeceklerin kokusundan dolayı uyarmış, bu tür yiyecekleri yiyenlerin mescide yaklaşmamalarını, hem insanları, hem de melekleri rahatsız etmemelerini salık vermiştir.[ Ibn Ebi Şeybe, V. 136, no: 24479, 24483, 24485; Buhari, Ezan 160, I. 207-8; Muslim, Mesacid 68-76, I. 393-5; Ebu Davud, Et’ıme 41, no: 3822-5, IV. 170-2; Tirmizi, Et’ıme 13, no: 1806, IV. 261.] Hatta Hayber dönüşü böyle bir ikazını, bazı insanlar sarımsağın haram kılınması şeklinde algılayarak “Haram kılındı, haram kılındı!” demişler, bunu duyan Hz. Peygamber: “Ey insanlar! Allah’ın helal ettiği bir şeyi benim haram etmem söz konusu değildir. O, sadece kokusundan hoşlanmadığım bir bitkidir” buyurmuştur.[ Muslim, Mesacid 76, I. 395]Bütün bu rivayetlerden, sarımsak yasağının illet ve hikmetinin, kötü kokması ve Hz. Peygamber’in hoşlanmaması olduğu anlaşılmaktadır.
14. Uydurma rivayetler, dikkate alınmamalı, onlarla amel edilmemelidirHer ne sebeple olursa olsun, Hz. Peygamber adına uydurulduğu hadisçiler tarafından tespit edilen rivayetler derhal reddedilmelidir. Kültür tarihimizde, gerek tabiplerin, gerekse hekimlerin bazı teşhis ve önerileri rivayet haline getirilerek Hz. Peygamber’e izafe edilebilmiş ve halk arasında da yayılabilmiştir. Hatta hadis zannedildiği için, sünnete ittiba adına onlardan bazısı ile amel edilmiştir. Buna son yıllarda ülkemizde yaygınlaşan bir uygulama olarak yemeğe tuz ile başlayıp, tuz ile bitirme ile ilgili uydurma rivayetleri örnek olarak verebiliriz. “(Ey Ali!) Yemek yiyeceğin zaman, tuz ile başla, tuz ile bitir. Çünkü tuz, cinnet, cüzzam, alaca, diş, boğaz ve karın ağrısı vb. yetmiş derde şifadır.”[ Suyuti, el-Lealiu’l-Masnua, II. 312; İbnu’l-Cevzi, el-Mevduat, II. 289;] Sünnet sanılarak kimi çevrelerce halen uygulanan bu tuz kullanımının, ne denli zararlı olduğunu, lokantalardan bile kaldırılmak istendiğini artık bilmeyen yoktur. Bu konuya ikinci bir örnek de şudur: Muaz b. Cebel, Hz. Peygamber’e cennetten her hangi bir yemek verilip verilmediğini sorunca: “Evet, bana herise=helva/keşkek verildi. Onu yedim ve cinsel gücüm de, nikahım da kırk kat arttı” demiştir. [Ukayli, Duafa, IV. 44-5. Aynı yerde, helva yiyerek, Hz. Peygamber’in gece ibadetinde sırtının güçlendiğine dair rivayetler yer almaktadır. İbnu’l-Kayyim, Menar, s. 64, no: 111; İbn Himmat, et-Tenkit ve’l-İfade fi Tahrici Ehadis-i Hatimeti Sifru’s-Saade, tah. Ahmed el-Bezre, s. 137-9. Beyrut-1987. “Cebrail’e cinsel gücümün zayıflığından şikayet ettim de bana helvayı gösterdi.” Bkz: Aliyyu’l-Kari, s. 131-2, no: 59] Burada hatırlatmalıyım ki, bazı uydurma rivayetlerin tıp ve sağlık açısından isabetli olması da mümkündür. Bununla tıbbın bir önerisi olarak amel edilebilir ama hadis şeklinde uydurulduğu için o bilgi asla Hz. Peygamber’e izafe edilemez.
Oldukça zengin İslam ilim ve kültürümüzde yer alan en önemli alanlardan biri de tıp ile ilgili rivayetler ve bunlar üzerine oluşturulmuş literatürdür. İlk asırlardaki temel hadis kitaplarımızda “Kitabu’t-tıbb” vb. başlıklar altında derlenen rivayetler, daha sonra müstakil kitaplarda bir araya getirilmiş ve “et-Tıbbu’n-nebevi” şeklinde anılmaya başlanmıştır. Birçok meslektaşımız gibi, ben de bu isimlendirmenin ilgili rivayetleri değerlendirmede avantaj değil, dezavantaj oluşturduğunu düşünmekteyim.Bu kitaplara ve rivayetlerin içeriklerine baktığımızda, Cahiliyye ve Arap kültür ve tecrübesinden Hz. Peygamber dönemine intikal eden birçok tedavi yöntemleri, ilaçlar ve çeşitli tedbirlerin yanı sıra Hz. Peygamber ve sahabeden gelen birçok tıbbi bilgi yer almaktadır. Tedavinin teşvik edilmesi, koruyucu hekimlik, dua ve rukye şeklindeki manevi destek vb. nebevi öğretiler, ilgili edebiyat içerisinde son derece önem arz etmektedir. Bu çalışmalarda aynı zamanda birçok tartışmalı konular ve problem oluşturan rivayetler de bulunmaktadır. Bilhassa i çinde bulunduğumuz asırda tıbbın gelişmesi sonucunda, bazı rivayetlerin içeriği ile modern tıbbın verileri çelişki arz etmiş, bu ise söz konusu rivayetlerin yeniden değerlendirilmesi gereğini ortaya çıkarmıştır. Bu noktada rivayetlerin sıhhat ve sübutu kadar, muhtevalarının ne şekilde anlaşılması ve yorumlanması da tartışılmaya başlanmıştır.Tartışmaların odağında ise Hz. Peygamber’in konumu vardır. Onun tıp ile ilgili bu bilgileri, bir peygamber olarak mı yoksa on dört asır önce yaşamış bir insan olarak mı verdiği değerlendirilmektedir. Onun peygamberliğini esas alanlar, tıp ile ilgili rivayetlerin de vahy mahsulü olduğunu savunmakta ve bu rivayetlerden mucize veya mucizevi tedaviler beklemektedirler. Nitekim son yıllarda yapılan “el-i’cazu’l-ılmi” çalışmalarında birçok rivayet yeniden değerlendirilmiştir. Hz. Peygamber’in beşeri yönünü öne çıkartan yaklaşımlarda ise rivayetlerdeki kültür ve tecrübe boyutu üzerinde durulmaktadır. Asırlar evvel İbnu’l-Kayyim ve İbn Haldun gibi büyük İslam alimlerinin de vurguladığı bu cihet, son dönem akademik çalışmalarda daha fazla destek görmüştür. Öyle anlaşılmaktadır ki, bu konulardaki tartışmalar, daha uzun yıllar devam edecektir. Rivayetleri okumada, anlamada ve yorumlamada geçmişte de günümüzde de ifrat ve tefrit görülmektedir. Burada vurgulamalıyım ki, başta İbnu’l-Kayyim’in değerli eserlerinde ortaya koyduğu yorumlar ve tespitler, gerçekten asırlarını aşan nice detaylı bilgileri içermektedir. İslami i limlerde çok velut bir alimimizin tıp ile ilgili bu denli başarılı eserler ortaya koyması her türlü takdirim üzerindedir. Ancak İbnu’l-Kayyim de dahil olmak üzere klasik kitaplarımızda bunca önemli bilgilerin yanı sıra hayli zorlama yorumlar da bulunmaktadır. Elbette burada her alimin kendi zaman ve mekanının, sahip olduğu bilgi ve birikimin rolü vardır. Şüphesiz bu alimlerimiz kendi dönemlerinin doğrularını aktarmaya gayret etmişler ve üzerlerine düşen görevi yerine getirmişlerdir. Pozitif bilimlerin çok geliştiği modern zamanlarda tıp ile ilgili rivayetlerin doğru okunmasında bizlere büyük sorumluluk düşmektedir. Bu noktada her şeyden evvel ilahiyatçılarla tıpçıların ortak çalışmalar yapması elzemdir. Fakat problem, böyle bir işbirliğiyle çözülebilecek kadar basit ve kolay değildir. Zira bu ve benzer konulardaki problemleri çözebilmek için, Hz. Peygamber’in konumu, tasarrufları, dini ve gayr-i dini konulardaki bilgisi, nakledilen rivayetleri metodik bir şekilde okuma, anlama ve yorumlamada önce ilahiyatçıların belli bir fikir birliği içerisine girmeleri gerekmektedir. İdeal olmakla birlikte bunu başarmanın da ne kadar zor olduğu ehlince malumdur. Geleneği adeta kutsarcasına savunan bakış açısıyla, modern zamanların problemlerini ciddiye alarak zamanın insanlarına bir çözüm yolu bulmak isteyen yenilikçi yaklaşımın belli bir vasatta buluşması şimdilik uzaklarda gözükmektedir. Benzer bir ikilem tıp uzmanları için de söz konusudur. Dindar, muhafazakar bazı uzmanların rivayet ilmi ve kültürünün oluşumu ve gelişimi hakkında yeterli bilgi ve donanıma sahip olmamaları, onları bu konuda genellikle aşırı iyimser ve savunmacı tespit ve yorumlara sevk etmektedir. Dolayısıyla bu konuda önerimiz mümkün mertebe tarafsız alan uzmanlarından yararlanma cihetine gidilmesidir. Kanaatim odur ki, bu problemlerin çözümünde yapılması gereken şey, alan uzmanlarıyla ilahiyatçılardan oluşan geniş katılımlı komisyonların birlikte uzun soluklu çalışmalar yapmaları ve ortak sonuçlara ulaşmaları olacaktır. Böylesine önemli bir alanda geçmiş mirasımızı iyi değerlendirecek ve onu gelecek kuşaklara sunacak bilimsel faaliyetlerin gerçekleştirilmesinde şüphesiz Sağlık Bakanlığı’na ve değerli yetkililerine de büyük görev ve sorumluluk düşmektedir


__________________
Yunusça sevgimizden anlamayana cevabımız Yavuzca olacaktır...
Alıntı ile Cevapla
Cevapla


Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık


Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevap Son Mesaj
Ters Çaba Kuralı RvP Farkındalık 10 04.03.25 00:01
tıbbın aciz kaldığı durumlarda oku poem Tecrübe Ettikleriniz 21 24.06.20 21:43
Rahim ters dönmesi SiLence Sağlık 1 20.04.17 21:03


Tüm Zamanlar GMT +3 Olarak Ayarlanmış. Şuanki Zaman: 22:22.


Powered by vBulletin® Version 3.8.5
Copyright ©2000 - 2026, Jelsoft Enterprises Ltd.
havasokulu1.com