![]() |
Ölmüş insanlardan yardım istemek?
Selamın aleyküm hep görüyorum her hocanın dilinde ölmüş insanlardan yardım isteme medet umma gibi söylemleri var bu kuranın hangi ayetinde geçiyor peygaberlerimiz hangi ölmüş alimden yardım istedi Allah yetki vermiş onlara insanlara yardım etsinler diye söylüyorlar hangi peygamber veya hangi kutsal kitapta yazıyor bu
Ve Fatiha’nın 5. Ayetinde Rabbimiz!) Ancak sana kulluk ederiz ve yalnız senden medet umarız. Bakara suresi 153.ayette )Ey inananlar, sabretmek ve namaz kılmakla Allah'tan yardım dileyin. Şüphesiz ki Allah, sabredenlerledir. / Meryem suresi 81. Ayette şu yazar Onun gibiler, kendileri için izzet ve kuvvet kaynağı olsun diye Allah’tan başka bir takım ilâhlar edindiler. / ankebut sures 41.ayette ise şu yazar Allah’ı bırakıp da başkalarını dost ve yardımcı edinenlerin hâli, örümceğin hâline benzer. Örümcek de barınmak için kendine bir yuva yapar. Halbuki yuvaların en zayıfı, en çürüğü şüphesiz örümceğin yuvasıdır. Keşke bu gerçeği bilselerdi! / ben ayetlerle her gerçeği doğruyu açıkladım şimdi size soruyorum bi ayetiniz varmı Allah’ın afetmiceği tek şey şirk koşulması ki Allah’ı başlarından üstün tutup sonradan Allah vesile kıldı demeniz insanı kandırır Allah’ı kandırmaz peki şimdi şunu söyleyim peygamber efendimizden önceki insanlar neden puta tapıyordu Allah’la iletişim kurduklarına inandıkları için dimi sizin ne farkınız var ki aynısınız hz.ibrahimin kırdığı putları dikiyorsunuz ey Allah’a inanıp yanlış yola sapanlar tek allahtan isteyin tek Allah’a ibadet edin tek zikriniz Allah zikri olsun tek size yardım edicek Allah’tır kandırılıyorsunuz tekrar diyorum kandırılıyorsunuz bu şirktir dediğim gibi bana bir ayet gösterin veya peygamberlerin ölü insanlardan medet umun dediğini veya yaptığını gösterin yanlış yoldaymışım diyeceğim bana saçma kaynaklar değiş allahın kitabından söyleyin bu hesabımı silicem Allah-u ekber |
Alıntı:
|
Alıntı:
Özellikle vefat eden salih kulları vesile edinenler onların bedenini vesile kılmıyorlar. Bedenler çürüyüp gitmiştir. Ama ruhlar hayattadır. Bizler buna inanıyoruz. Hayattayken kendisiyle tevessül edilenin bedeniyle değil, ruhuyla yani onun Allah katındaki değeriyle tevessül edildiği açıktır. Aynı kişi öldüğünde değişen bir şey olmayacaktır. Doğrusu bu denli ilişkiler içinde olanların ne yaşadığını, neyi tecrübe ettiğini de bilmiyoruz. Zira ruhlar alemiyle herkesin irtibatı aynı oranda değildir. Dolayısıyla bunu reddetmek yerine anlamaya çalışmak en isabetli yoldur. Anlayamadığımız yerde de illa reddetmek gerekmiyor, Kur'an'la açıkça çelişmediği takdirde. Medet, istimdat yoluyla vefat eden şahıslarla yapılan tevessül bilhassa tarikat çevrelerinde yapılıyor. Bu durum istimdat yoluyla tevessülün tasavvufa özgü olduğunu gösteriyor. Yani tasavvuf sistemi içinde, tarikat terbiyesi, nefis eğitimi içinde bunun anlamlı bir yeri olsa gerek. Mürşid-mürid ilişkisinin oldukça farklı bir manevî havada gerçekleştiği dikkate alınırsa onların ruhsal durumlarını anlamak daha kolay olur herhalde. Burada tevessülde bulunurken kullanılan bazı tabirlerin hoş olmadığını belirtmeliyim. Büyük bir veli vesile kılınarak "Allahım, onun hürmetine ihtiyacımı gider" denilebilir, ancak "Ya Gavs, yetiş ey Geylani, medet ya Bağdadi" gibi nitelemeler uygun gelmiyor bana. Zira bu tür lafızlarla yapılan tevessüller asr-ı saadette görülmemiştir. Burada "böyle diyenin maksadının temelde Allah olduğu, O'ndan yardım istendiği" söylenebilir. Doğrudur, olabilir belki, ama bilgisizlerin elinde bu ifadelerin yaygınlaşması ve içeriğinden boşaltılması halinde asıl maksadı gölgeleyebileceğine dair endişelerim var. Temelde tevessül ve istimdadı kabul etmekle birlikte bunun televizyon aracılığıyla sıradanlaştırılmasının tenkide açık bir konu olduğunu düşünü- yorum. Zira diziler ve filimler yoluyla ortaya çıkan imaj, medet umulan mürşidin anında yardıma koşmasıdır. Bu bir değil, iki değil defalarca. Bu durum akli faaliyetleri gölgeliyor gibi duruyor. İnsanın aklına "bunlar iyi hoş da neden günümüzün pek çok acil çözüm bekleyen meselelerine çare aranmıyor o halde" geliyor. Bir kıyasla ifade edersek; Peygamberimiz mucize göstermiştir, evet, ama kalkar hayatının her safhasını mucizevi kılarsak onu insan olmaktan çıkarırız. Bu da böyle. Büyük velilerle istimdat olabilir ama bunu hayatın temeli ve her an hazır ve nazır halde gibi kılarsak, farklı bir tablo ortaya çıkar. Elbette buna "maksadımız bu değil" şeklinde itiraz edilebilir, fakat ortaya çıkan imaj da bundan başka bir şey değil. Son olarak bu konularda vurgulanması gereken şey tevhid inancının korunmasıdır. Bütün bunları şirktir diyerek reddetmek meseleyi çözmüyor. Tevessülde bulunurken temelde Allah'tan istediğimize inandıkça ve bunu unutmadıkça bunda bir beis yoktur diye düşünüyorum. |
Alıntı:
Aynı durum sanırım vefkler tilsimlar içinde geçerli? |
Alıntı:
|
Alıntı:
Alıntı:
|
Alıntı:
|
İman Şafii, Bağdat’ta İmam-ı Azam’ın türbesine giderek ‘’ Bu kabirde yatanın hürmetine’’ diyerek onu vesile etmiş (Kevseri, ‘’Mahku’t-Tekavvül fi Mes’elet’t-Tevessül’’, Makalatü’l-Kevseri sayfa 470 )ve dua ederken ehl-i beyti anarak dua etmiştir. Ayrıca İmam Malik Hz. Peygamber’in kabrine yönelerek tevessülde bulunmakta bir sakınca olmadığına hükmetmiştir. Ehl-
Sünnet’in çoğunluğu da aynı görüştedir. (Alusi Ebu’s-Sena 6. Cilt 128, Sübki Şifaü’s- Sekam sayfa 134-143 )Zira tevessül eden kişi Cenab-ı Hakk’a nazı geçen O’nun reddetmeyeceği umulan birisi ile Allah’a müracaat etmiş olmaktadır. Yoksa yapılan haşa o aracıya ibadet etmek tapınmak değildir. Resul-i Ekrem (s.a.v), ama(kör) hadisinde olduğu gibi tevessülü bizzat kendisi tavsiye etmiştir. Eğer tevessül başkasına ibadet anlamına gelseydi hiç şüphesiz tevhidi koruma hususunda herkesten daha hassas olan Allah Resülü onu tavsiye etmezdi. Diğer yandan Ashab-ı kiramdan itibaren değişik ekollere mensup fıkıh kelam ve tasavvuf alanında pek çok alimin Hz. Peygamber’le tevessülde bulunmayı meşru bir uygulama olarak görmesi de bu konuda ayrı bir delildir.(Kevseri, ‘’Mahku’t-Tekavvüğl fi Mes’eleti’t-Tevess,ül’’, Makalatü’l-Kevseri sayfa 470) İbn Teymiyye dönemine kadar da bu konuda alimler arasında tespit edilen bir ihtilaf yoktur (Subki Şifau’s-Sekam sayfa 357) Dolayısıyla zikredilen manada hayatta iken ve dar-ı bekaya göç etmelerinden sonra Allah Resülü’nün yanı sıra veliler ve salih kulların zatlarıyla tevessülde bulunmanın şirk kabul edilmesi isabetli görülmemektedir. (Nitekim bu konuda Zahid el-Kevseri şöyle der: ‘’Bütün bu delillerden sonra ölmüş olsun hayatta olsun nebiler veliler salihlerle tevessülde bulunmayı inkar edip tevessül sebebiyle Müslümanları müşrik olmakla itham edenler bu konuda aceleci dikkatsiz ve sorumsuz davranmışlar demektir ve bunun zararı da yine kendilerine dönecektir.’’ Kevseri ‘’Mahku’t-Tekavvül fi Mes’eleti’t-Tevessül’’ Makalatü’l-Kevsei sayfa 490) Çünkü tevessül ve istiğaze ölünün bizzat zatıyla değil de Allah katındaki sevgisi makamı ve mertebesiyle yapıldığında meşrudur. Zira ölüm hiçbir zaman Allah nezdindeki rütbe ve dereceyi değiştirmez. |
"Salih kimseler ile tevessül''var. Hatta imam Şafii'nin Bağdat'ta İmam A'zam'ın türbesine giderek "Bu kabirde yatanın hürmetine" diye dua ettiği rivayetleri vardır. İmam Şafii bizzat kendisi, İmam A'zam'la tevessülde bulunuyor. Tecrid-i Sarih Cenazeler bahsine bakılırsa, orada bu dediğimi görünür. İmam Şafii kendisine ait şiir kitabı Divan'ında İmam A'zam için 'misk' benzetmesi yapıyor.. Yine Tecrid, 4 / 139, 2 / 321, 322'de (abdest bahsi) Peygamberimiz Aleyhi's-Salatu ve's-Selam Efendimizin, abdest suyu ile teberrük ve tevessül var.. Ayrıca yine aynı konuyla ilgili olarak 9 / 271. sayfaya bakın. 8 / 304-305. Hz. Ebubekir'in rüyada gördüğü bir vasiyeti yerine getirmesi olayı var. Tevessül örneği. Bu konuda 8 / 304, 305'e bakın. Bütün bunlar ve daha önce benzerlerini anlattım, Resulullah Aleyhi's-Salatu ve's-Selam'ın hem zatı ile hem kullandığı eşyalar ile, hem O'nun vücudundan bir parça ile tevessülde bulunduklarını görüyoruz. Bir de; "Resulullah Aleyhi's-Salatu ve's-Selam hayatta iken bunlar yapılıyordu. Vefat ettikten sonra bu şirk olur", diyenler oluyor. Bunun da bir mantığı yok. Yani Resulullah Aleyhi's-Salatu ve's-Selam hayatta iken haşa o mantığa göre, şirk olan birşey caiz olur da Resulullah Aleyhi's-Salatu ve's-Selam vefat ettikten sonra mı şirk olmayacak / caiz olmayacak! Zaman ne fark ettirecek de ? İkisi de aynı olay değil mi. O mantığa göre birisi şirkse diğeri niye olmuyor. Bunun makul bir mantığı var mı ! Ama zararı yok. Vefattan sonraki tevessüle de örnek verelim. şahısla tevessül örneklerinin ilkinde hep bilinir Resulullah Aleyhi's- Salatu ve's-Selam'ın, ama bir insana öğrettiği dua ile o ama kişi dua etmiş ve gözleri açılmıştır. Peygamberimiz bizzat kendisinin vesile edinilmesini tavsiye edip o şekilde dua ettirdi. İşte bu rivayeti bize nakleden Osman b. Huneyf, Pey- gamber Aleyhi's-Salatü ve's-Selam'ın vefatından sonra hatta Hz. Ebubekir, Hz. Ömer dönemleri de geçtikten sonra, Hz. Osman döneminde Hz. Osman'a bir işi düşüyor. Fakat bir türlü halife Hz. Osman'la görüşemiyor. Engeller çıkıyor, görüşemiyor. Hemen Resulullah Aleyhi's-Salatu ve's-Selam'ın o ama sahabiye yaptığı tavsiyeyi hatırlıyor, taze abdest aliyor, iki rekat namaz kılıyor ve Peygamber'in öğrettiği şekliyle o duayı yapıyor. Bakın, Peygamber Efendimiz vefat etmiş. Yani vefatından sonra
"Ya Rabbi ben senden istiyorum. Rahmet Peygamberi Muhammed ile sana yöneliyorum. Ya Muhammed! Ya Rabbi onu bana şefaatçı kıl, aracı kıl" sözleriyle dua ediyor Osman b. Huneyf... , bu duadan sonra işler Duadan sonra Hz. Osman'a gidiyor görüşmeye. Önce den bir türlü işi halledilemezken kendi yolunda tıkır tıkır işleyip neticeyi alıp geliyor. Evet, işte bu olay Peygamberimiz Aleyhi's-Salatu ve's-Selam vefat ettikten sonra, peygamberimiz (s.a.v.) ile gıyabında tevessül örneğidir. Zaten bu olay ilk olduğu zaman yani ama (kör) sahabi dua ettiğinde peygamberimiz hayatta iken bile o ama sahabi peygamberimiz huzurunda dua etmedi. Eve gitti. Ve peygamberimizin gıyabında böyle dua etti. Dolayısı ile peygamberimiz hayatta iken de, vefatından sonra da bu tevessülün hiçbir sakıncası yoktur. |
Alıntı:
ölmüş halan teyzenden medet umarsan elin boş bakar kalırsın evliyaullah dan olan kimse ölmedi boyut değiştirdi onların son duaları yardıma koşmak ise izin verilirse darda olana yardımı olur oda izin içindedir.. Evliyalık makamıda öyle 3 ihlas 1 fatiha ile olmuyor..Evliyanın kalbine 70 nazar eder Hz Allah CC orda eğer adın varsa sen onları seversen onlarda seni sever orda ismin olursa kıyamette bir sığınacak yerin olur.. Ayetler Allah kelamı Kuranı Hz peygamber indirmedi Allah indirdi ee peygamleride kaldır tam olsun olmaz mı ne dersin odamı kandırıyor bizi bunca alim düşünmedi senmi çözdün şifreyi.. |
Alıntı:
soru 1 ) Birşeyi anlamadan yazmayın ayet tefsiri yapacak mertebedemisin sen? cevap 1) Biz onu Arapça bir Kur'ân olarak indirdik ki, aklınızı kullanıp anlayasınız diye.( zuhruf suresi 3 ayet cevap 2) Andolsun biz bu Kur’an’ı, iyice anlaşılıp öğüt alınabilmesi için kolaylaştırdık. O halde düşünüp öğüt alacak kimse yok mu? ( kamer suresi 17. ayet cevap 3) Bu öyle bir kitaptır ki, hikmeti herşeyi kuşatan ve herşeyden haberdar olan Allah tarafından âyetleri kesin delillerle sapasağlam düzenlenmiş ve iyice açıklanmıştır. ( hud suresi 1 .ayet bu yazdığım ayetlerle apacıktırki allah c.c her kulun anlıyabileceği şeklilde kuranı indirmiştir bunun tersini düşünen allahın ayetlerini apaçık yalanlamış olur soru 2)lmüş halan teyzenden medet umarsan elin boş bakar kalırsın evliyaullah dan olan kimse ölmedi boyut değiştirdi. cevap 1) Nihayet onlardan birine ölüm gelip çatınca, “Rabbim! Beni geri gönder de, geride bıraktığım dünyada iyi işler yapayım” der. Hayır! Onun söylediği bu söz boş laftan ibarettir. Önlerinde, yeniden diriltilecekleri güne kadar bir berzah vardır. (muminun suresi ayet. 99-100 ayet burdada bizi yaratan rabmizin ölümümüzden sonra berzah aleminde kıyamet vaktine kadar bekliceğimiz yazar iyi veya kötü olmak farketmez çünkü kıyamette hesap defteri döklür hesaba cekiliriz bu ayeti demi inkar ediyorsun allah hakkıyla bizi kuranda herşeyi öğretendir. soru 3) onların son duaları yardıma koşmak ise izin verilirse darda olana yardımı olur oda izin içindedir. cevap 1) bunda ayet bile vermeye gerek yok çünkü ne kuranda nede peygamberler hayatında böyle birşey yok. ama şöyle bir durum var hz.ibrahim döneminde putlara insanlar tapıyordu nedeni ise putların allahla iletişime geçtini ve ettikleri duaların iletildiğini düşünüyorlardı peki bunu şimdi ölmüş alimlerden yardım istemeyle aynı değilmi ne farkı var araya başka birisini sokmak yardım için onu putlaştırmazmı bir düşünün mantıklı geliyormu size eğer ki cidden mantıklı geliyorsa daha diyecek sözüm yok soru 4) Evliyalık makamıda öyle 3 ihlas 1 fatiha ile olmuyor..Evliyanın kalbine 70 nazar eder Hz Allah CC orda eğer adın varsa sen onları seversen onlarda seni sever orda ismin olursa kıyamette bir sığınacak yerin olur.. cevap 1) kıyamet vaktinde ölmüş devrişlere sığınmak güldürme beni tek şefatci hz muhammet tir ve kıyamet günü baba oğlunu anne kızını tanımıyacak herkez kendi hesabına düşücek ki ayetleri atabilirdim tek tek atmamanın nedeni oku ilk ayet nedir oku araştır ki benim yazdığıma inanmıyorsun çünkü sen oku kuranı aç oku tevsirlere bak oku yeterki oku. |
Alıntı:
İbnu'l-Hümam, Hz. Peygamber'in kabrini ziyaret adabını anlatırken ziyaretçinin yapacağı şeyler ve söyleyeceği sözler arasında tevessülü, dua ve şefaat istemeyi açıkça zikretmiştir. Kitaplarında geçen çeşitli ifadelerden başka Hanefi alimlerinin de özellikle Rasulullah ile tevessülü kabul ettikleri ve bu şekilde dua ettikleri anlaşılmaktadır. Son dönem ulemasından Zahid el-Kevseri'nin bu konuya ayırdığı makalede tevessülün cevazına dair deliller derli toplu verilmiştir. Kevseri, şahıs ile tevessülün de naslarla sabit olduğunu, "Allah'a vesile arayın” ayetindeki vesilenin takyidinin, Hz. Ömer hadisindeki tevessülün dua olarak açıklanmasını delilsiz, hevaya uyarak yapılan kayıtlamalar olarak görmekte; İbn Teymiyye'nin zayıf ve delil olarak alınamaz gördüğü bazı hadislerin sıhhatini ispat etmektedir.(Zahid el-Kevseri Makalat Kahire 1372 sayfa 378-397) Delil getirdiği ayetler şunlardır: 1- "Ey iman edenler! Allah'tan (c.c.) korkun, ona yakınlaşmak için vesile arayın ve yolunda cihad edin ki kurtuluşa eresiniz." (Maide suresi ayet 35) Bu ayette vesile umumi gelmiştir. Bunu takyid eden bir delil bulunmamaktadır. Dua ile tevessülü de zat ile tevessülü de kapsamaktadır. Bu husus sadece rey veya dil yönünden umumi olmakla söylenmiş bir hüküm değildir. Hz. Ömer de yağmur duasında Hz. Abbas'la tevessülden sonra, "Bu Allah'a vesiledir" demiştir. Bu da ayetin bu umumi manasını göstermektedir. 2- "Daha önce kafirlere karşı zafer isterlerken kendilerine Allah katından ellerin deki (Tevrat'ı) doğrulayan bir kitap gelip de (Tevrat'tan) bilip öğrendikleri gerçekler karşılarına dikilince onu inkar ettiler. İşte Allah'ın laneti böyle inkarcılaradır." (Bakara suresi ayet 89) Begavi gibi müfessirlerin zikrettiğine göre Yahudiler Peygamberimizin bisetinden önce düşmanlarına karşı galip gelmek için, "Allah'ım bize ahir zamanda göndereceğin Tevrat'ta sıfatlarını okuduğumuz peygamberinle zafer ver!" diye dua ediyorlardı (Zahid el-Kevseri, Makalat sayfa 387) 3. "Eğer onlar kendilerine zulmettikleri zaman sana gelseler de Allah'tan bağışlanmayı dileseler, Resul de onlar için istiğfar etseydi Allah'ı ziyadesiyle affedici, esirgeyici bulurlardı." (Nisa suresi ayet 64) Mutlak ıtlakı üzere terk edilir. Bu ayeti takyid eden bir deli bulunmamaktadır. Ayet Hz. Peygamber'den ölümünden sonra da istiğfar istenebileceğine delildir. Nitekim Hanbeli alimler bile peygamberlerin kabirlerinde diri olduklarını ifade etmişlerdir.(Zahid el-Kevseri, Makalat sayfa 387) Hadisten delilleri ise şunlardır: 1- Enes b. Malik (r.a.) anlatıyor: Halk kıtlığa maruz kaldığında Ömer b. el-Hattah (r.a.), Abbas b. Abdilmuttalib ile istiskada bulunarak: “Allah'ım! Peygamberimiz ile sana tevessül ederdik de bize yağmur verirdin. (Şimdi ise) Peygamberimizin amcası ile sana tevessül ediyoruz, bize yağmur ver!" derdi. Bunun üzerine yağmur yağar ve halk suya kavuşmuş olurdu.(Buhari, İstiska 3; Fedailü Ashabi’n-nebi 11; İbn Huzeyme, sabih 2.cilt sayfa: 337-338; Hakim Müstedrek 3.cilt sayfa 334) Burada mahzuf bir "dua" takdir etmenin bir delili yoktur. Bu hadis zat ile tevessüle açık delildir. Ayrıca Hz. Abbas'la tevessülün sebebi Hz. Peygamber'e yakın olmasıdır. Dolayısıyla burada aynı zamanda Hz. Peygamber'le tevessül edilmiştir. Bu hadisin farklı varyantları net bir şekilde zat ile tevessülü göstermektedir. Bunun sadece diri olana hasredilmesi ise bu hususta yazan pek çok alimin ifade ettiği gibi delilsiz bir takyid olmaktadır. 2- Malik ed-Dar -ki o Hz. Ömer'in haznedarı idi- anlatıyor: Hz. Ömer devrinde halk şiddetli bir kıtlığa maruz kalmıştı. Derken bir adam Rasulullah (sav)'in kabrine gelerek: "Ya Rasulallah! Ümmetin için yağmur yağmasını iste. Zira onlar helak oldu lar!” dedi. Bunun üzerine rüyasında adama şöyle denildi: "Ömer'e git, ona selam götür halkın suya kavuşacağını haber ver ve ona şunu söyle: "Senin vazifen, iyi muamelede bulunmak, muvazeneli ve güzel hareket etmektir. "(İbn Ebi Şeybe, Musannıf 7.cilt sayfa:482-483; İbn Abdilberr, İstiab 2.cilt sayfa 464, Zekeriya Güler rivayetin sahih olduğu kanaatine varmıştır. [Zekeriya Güler, ‘’Vesile ve Tevessül Hadislerinin kaynak değeri’’, Tasavvuf İlmi ve Akademik Araştırma Dergisi, Ankara 2003, Sayfa 72-76]) Bu kişi berzah aleminde olan Resulullah’tan istekte bulunmuş ve bunu o dönemdeki hiçbir sahabi inkar etmemiştir. Bu sahabenin Resulullah’ın vefatından sonra onunla yağmur talebinde bulundukları hususunda nastır. (Zahid el-Kevseri, Makalat sayfa 388-389) 3-Osman b. Huneyf (ra) anlatıyor: Gözleri görmeyen bir adam Peygamber (sav)'e gelerek: "Ya Rasulallah! Gözlerimi iyileştirmesi için Allah'a dua et", dedi. Rasulullah(sav), "Istersen dua edeyim, istersen sabredersin! Sabretmek senin için hayırlıdır,"buyurdu Adam: "Allah'a dua buyur (da gözlerim açılsın!)" deyince, Rasulullah (sav) onun gereği gibi abdest almasını ve şu duayı yapmasını emretti: "Allah'ım! Peygamberin; rahmet peygamberi Muhammed ile senden istiyor ve sana yöneliyorum. Şu hacetimin yerine getirilmesinde (gözlerimin açılmasında) ben seninle (Peygamber ile) Rabbime yöneldim. Allah'ım, onu benim hakkımda şefaatçi kıl (onun hürmetine duamı kabul buyur?!).Bu hadiste Hz. Peygamber'in zatıyla, makamıyla tevessüle ve gıyabında O'na nida edileceğine delil vardır. Bu hadis sahih bir hadistir. (Zahid el-Kevseri, Makalat sayfa 389-390) 4 Osman b. Huneyf, Hz. Osman'ın hilafeti sırasında bir ihtiyacı olup Hz. Osman'la görüşmek isteyen ancak bir türlü görüşemeyen birine bu duayı aktarmış; o da bu duayı yaptığında kolaylıkla Hz. Osman'la görüşmüştür.(Taberani el-Mu’cemu’l-Kebir, cilt 9 sayfa 31; Beyhaki Delail cilt 6 sayfa 167-168; Münziri, Terğib cilt 1 sayfa 108-109; Heysemi, Mecmau’z-Zevaid, cilt 2 sayfa 279; Zahid el-Kevseri, Makalat sayfa 391) 5.Ebu Said el-Hudri'den rivayet edildiğine göre Rasulullah (sav) şöyle buyurmuştur: "Kim namaz kılmak üzere evinden çıkar ve Allah'ım, senden isteyenlerin senin katındaki hakkı için senden diliyorum. Şu yürüyüşün hakkı için senden diliyorum. Zira ben ne büyüklenmek ne de kendini beğenmek için ve ne gösteriş ne de duyurmak için çıktım. Ben yalnız senin gazabından sakınmak ve senin rızanı aramak için çıktım. Ben senden beni ateşten kurtarmanı ve günahlarımı bağışlamanı istiyorum. Çünkü günahları ancak sen bağışlarsın!'’ derse, Allah ona rızasıyla yönelir ve ona yetmiş bin melek istiğfar eder. (İbn Mace, Mesacid, 14; Ahmed b. Hanbel, Müsned cilt 3 sayfa 21; İbnüs-Sünni, Amelu’l Yevm, Dımaşk 1989, sayfa 43, Zekeriya Güler hadise’’ hasen li gayrihi’’ hükmünü vermektedir. (Zekeriya Güler, ‘’Vesile ve Tevessül Hadislerinin Kaynak Değeri’’ Tasavvuf İlmi ve Akademik Araştırma Dergisi, Ankara 2003 sayfa 63-65]) Bu hadiste Müslümanların umumu ve havassı ile tevessüle delil vardır.2318 Kevseri en sonunda özetle, ölü veya diri peygamberler, veliler, Salihler ile tevessülü inkar edenin en küçük bir hüccetinin olmadığını; tevessül sebebiyle Müslümanlara şirk iftirasını atanların bu tehevvürünün ancak kendilerine zarar vereceğini söylemiştir.(Zahid el-Kevseri Makalat sayfa 393-395) Şevkani 'nin değerlendirmesi ise şöyledir: "Gerçekten Peygamber (sav) ile hayatta iken tevessül sabit olmuştur. Ayrıca vefatından sonra ondan başkasıyla da sahabenin sükuti icmai ile tevessül sabit olmuştur. Çünkü sahabeden hiçbiri, Hz. Ömer'in Abbas (ra) ile tevessülünü yadırgamamıştır. Bana göre, İzzeddin b. Abdisselam (v. 660/1261)'ın iddia ettiği gibi tevessülün cevazını yalnız Peygamber (s.a.v.)'e tahsis etme nin, şu iki sebepten dolayı bir manası yoktur: Birincisi, söylediğim gibi sahabe icmal var dır. İkincisi ise, ilim ve fazilet sahibi bir zat ile tevessül, gerçekte onun salih amelleriyle ve üstün meziyetleriyle tevessül demektir. Çünkü fazilet sahibi olan kişi, ancak amelleriyle faziletli olur. Bu durumda, "Allah'ım, falan alim ile ben sana tevessül ediyorum" diyen kimse, onun sahip olduğu ilim (ve amel) ile tevessül etmiş olmaktadır." Yukarıdaki açıklamalardan anlaşıldığı üzere peygamberler, veliler ve Salihlerle hayatta iken veya öldükten sonra tevessülün caiz olduğu yönündeki deliller çok güçlüdür. İbn Teymiyye'nin ve onu takip edenlerin zat ile tevessülü yasaklamak için getirdiği deliller zayıf veya zorlamadır. Bu husustaki en güçlü delilleri Rasulullah ve sahabe döneminde böyle bir şey olmadığı yönündedir. Ancak yukarıda sayılan rivayetler bunun da doğru olmadığını göstermektedir. Bu görüşte olanlar şu silsileyi izlemişlerdir. Dua bir ibadettir. İbadetler ise emir ve ittibaya dayanır. Yani bu hususta Allah'tan gelen bir emir ve Resulünden gelen emir veya uygulama gerekir. Duada zat ile tevessülle ilgili bir nas nakledilmemiştir. Sahabenin de böyle bir şey yaptığı bilinmemektedir. Nakledilenler ise ya delil olamayacak şekilde zayıf veya uydurma; ya da başka manadadır. O zaman zat ile tevessül caiz değil, bidattir. Hatta şirktir. Hepsinin dayandığı yer de İbn Teymiyye'dir. Burada şunu da ifade etmek gerekir ki, İbn Teymiyye tevessül konusunu fıkhi bir mesele olarak görmüş ve bu çerçevede incelemiştir. Onun takipçilerinden Vehhabiliğin kurucusu Muhammed b. Abdülvehhab, “bazıları salihlerle tevessülü caiz görüyor, bazıları sadece Allah Resulüyle tevessül edilebileceğini söylüyor, alimlerin çoğu ise bunu yasaklıyor ve kerih görüyor” dedikten sonra; "her ne kadar bu konuda doğrusu bizim görüşümüz (caiz olmadığı) olsa da konu fikhi bir meseledir. Cumhurun görüşü mekruh olmasıdır. Yapanı inkar etmiyoruz" demekte; ancak kendi yorumunca tevessül edilenin aşırı büyütülmesinin sakıncasına dikkat çekmektedir. İlginç olan günümüz deki İbn Teymiyye ve Muhammed b. Abdülvehhab'ın takipçilerinin konuyu genellikle şirk çerçevesinde ele almalarıdır. Muhammed b. Abdülvehhab'ın cumhurun mekruh gördüğü yönündeki ifadesi de doğruyu yansıtmamaktadır. Bir diğer ilginç husus da budur. Doğru düzgün alim adı vermeden ulemanın çoğunluğu ifadesi kullanmışlar, vere vere sadece İbn Teymiyye'nin adını verebilmişlerdir. Bir de Hanefilerin bazı fetvalarını kendilerine göre yorumlamışlardır. |
Alıntı:
Malesef günümüzde son paragrafta geçtiği gibi bir akım var kaynak göstermeden hurafelerle doldurdular bilhassa instegram vb.sayfalar gırla.Umarım herkes hepimiz kaynaklı bilgilerle yol alır. |
Alıntı:
Evet, Kur'an Mübin, ama hangi anlamda Mübin. Hiç şüphesiz şu anlamda Mübin: "Ey insanlar! Allah'ın uluhiyet ve rububiyette eşsiz/ortaksız olduğunu anlamak için izaha gerek var mı? Allah'a saygı bilinciyle yaşayın; tevhid inancından ayrılmayın; ana babanıza iyi davranın, adaletten şaşmayın, yalan dolandan, gıybet, iftiradan, ayıp kusur aramaktan kaçının. Elinizde bir dilim ekmeğiniz varsa, yarısını aç ve muhtaç insanlarla paylaşın. Kısaca adam olun ve benim huzuruma adam gibi, yüzünüz ak olarak çıkın. Sizden isteklerim ve beklentilerim gayet açık ve anlaşılabilir değil mi?” Hiç şüphesiz, Kur'an bu ana mesajlar açısından gayet mübindir. Gerçek bir mümin ve Müslüman olma noktasında Kur'an'dan daha açık bir kitap yoktur. Kur'an'ın Mübin olması meselesine, yukarıdaki izahattan "Mübin’in ne manaya geldiği anlaşıl dı sanırım; ama eğer siz "Kur'an baştan sona her kelime- si ve her ayetiyle gayet mübindir" derseniz, o zaman size şehadet ayetleri (Maide suresi 106-108), Harut-Marut kıssası (Bakara süresi ayet102) gibi birçok Kur'an pasajının deve dişi gibi müfessirlere saç baş yoldurduğunu hatırlatmak isterim. Eğer biri çıkıp Kur'an baştan sona mübindir diyorsa, ben bu sözü katıksız cahilliğe yorarım. Öte yandan, Kur'an'ın nüzul sürecindeki sosyal ve kültürel matristen, özellikle de Hz. Peygamber'in siret ve sünnetinden bağımız bir metin olarak doğru anlaşılıp yorumlanacağı iddiasını ise cahillik olarak nitelerim. Öncelikle meal üzerinden Kur'an'ı anlama konusuna hiç sıcak bakmadığımı belirtmeliyim. Çünkü meallerin kahir ekseriyeti Kur'an'daki anlamın bütünüyle lafızda olduğu düşüncesinin mahsulüdür. Birçok mealde sıkça rastlanan " [Hasan Basri Çantay, Zuhruf suresi 61. ayetin meali], "Şüphesiz ki o, saat (in) ilmi (kendisiyle bilinenlerden) dir’ ’gibi bilmecemsi ifadeler, ayetlerin tercümesindeki kopukluk ve kesintiler büyük ölçüde bu yanlış düşüncenin eseridir. Gerçekte Kur'an'daki anlamın kökü ve ana gövdesi lafızdan ziyade vahyin nazil olduğu tarihsel toplumsal matristedir. Bu arka-plan dikkate alınmadığında birçok ayete lafızdan ziyade, olmadık anlamlar yüklenebilir. Nitekim Araf suresi 31. ayetteki ya beni ademe huzu zineteküm inde külli mescidin ifadesi salt lafız ekseninde, "camiye/mescide giderken tertemiz, gıcır gıcır elbiselerinizle gidin" şeklinde anlaşılmaya müsait biçimde Türkçeye aktarılmakta, mezkur ifadenin ardından gelen ve-külü veşrabu ve-la tüsrifu ibaresi ise bildiğiniz gibi yemek duası olarak okunmaktır. Oysa bu ayet ne camiye güzel elbiseyle gitmekten ne de sofra başında yemek yemekten söz etmektedir. Bu ayetteki asıl mana ile meallerdeki mana arasındaki uçurum farkını görmek isteyenler herhangi bir klasik tefsir kitabına bakabilirler. Kur'an'ın salt meal üzerinden anlaşılabileceği fikrinin günümüzde çok rağbet gördüğü hepimizin malumudur. Kur'ancılık diye nitelendirdiğim bu fikir maalesef çok sorunlu ve sıkıntılı bir eğilimin neşvü nema bulmasına yol açmıştır. Bu modern eğilim, “Kur'an bir tek alimlere gönderilmedi, her Müslümana gönderildi; biz de herkes kadar kendi kitabımızı anlama ve yorumlama hakkına sahibiz" gibi protestanvari iddialarla salt meal üzerinden ahkam kesmek şeklinde karşımıza çıkmakta ve maalesef ne durdan ne vurdan anlamakta, sadece bildiğini okumaktadır. Oysa Kur'an'dan bahsetmek isteyenler, merhum Elmalılı'nın ifadesiyle, "onu hiç değilse harekesiz olarak yüzünden okuyabilmelidir. Esasen tefsir ilmindeki temel hedef, dini alanda yeni bir inşa faali- yetine girişip İslam'ı yeniden ortaya koymak değil, uzun tarihi tecrübede Kur'an dışında oluşan ve tartışılan ve fakat bir şekilde Kur'an'a bağlanan sayısız kelami, siyasi, fikhi, felsefi, tasavvufi meseleyi ayıklamak ve böylece dini alandaki fikir ve görüş kalabalığını azaltmaktır. Ancak bu ayıklama ve azaltma işi Kur'an'ın konusu olmayan meselelerin tartışılmasını da ister istemez kaçınılmaz kılmaktadır. Çünkü geleneksel tefsir literatürü, özellikle Fahreddin er-Razi ve Şihabüddin el-Alusi gibi müfessirlerin tefsirlerinde görüleceği üzere, ansiklopedik nitelikte olduğundan mezhebi, kelami, felsefi, fikhi, tasavvufi boyutlu her mesele Kur'an'ın konusuymuş gibi algılanmakta ve ayetlerin tefsirinde bu konulara değinilmeyip ilk ve asli mananın aktarılmasıyla iktifa edildiğinde hem tefsirde çok önem- li konuların atlandığı gibi bir algı oluşmakta hem de tarihsel süreçte ortaya çıkan meseleler çerçevesinde üretilen yorumlar ilk ve asli mananın etrafında çeper ve hatta kalın bir duvar oluşturmakta ve dolayısıyla nüzul dönemini yansıtan açıklamalar tabir caizse bidat gibi algılanmaktadır. Bir örnek vermek gerekirse, Bakara suresi ayet 146. ayetteki " الْكِتَابَ يَعْرِفُونَهُ كَمَا يَعْرِفُونَ أَبْنَاءهُمْ ‘’ ifadesi, günümüzdeki her müslüman tarafından, "Onlar Muhammed'i öz oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar" şeklinde anlaşılır; çünkü meallerin hemen hepsinde "" (onu tanıyıp bilirler) lafzındaki gaip zamiri (hu) parantez arasında "Hz. Muhammed" diye açıklanır. Fakat bu açıklama geç dönem tefsir kitaplarına dayanır. Oysa Mukatil b. Süleyman " الْكِتَابَ يَعْرِفُونَهُ كَمَا يَعْرِفُونَ أَبْنَاءهُمْ" ifadesini, "O Yahudiler Beyt-i Haram ‘ın öteden beri kıble olduğu gerçeğini tıpkı kendi oğullarını tanıyıp bildikleri gibi bilirler" diye açıklamış ve başka bir açıklamada bulunma ihtiyacı duymamıştır.(Mukatil Tefsir 1.cilt sayfa 85-86) Taberi de ayeti aynı şekilde açıklamış ve üstelik bunu İbn Abbas, Katade, Rebii, Süddi, İbn Cüreyc gibi sahabe, tabiin ve tebe-i tabiin alimlerinden nakille tek açıklama olarak aktarmıştır.(Taberi (camiu’l-Beyan 2.cilt sayfa 670-671) Buna mukabil Zeccac ve İbn Ebi Hatim gibi bazı müfessirlerle birlikte ikinci bir görüş ortaya çıkmış ve bu görüş çerçevesinde " يَعْرِفُونَ " lafzındaki zamir Hz. Muhammed'e raci kılınmıştır. Birkaç yüz yıl boyunca Hz. Muhammed'le ilgili görüş ikinci sırada kendine yer bulmuş, hicri altıncı asra gelindiğinde Zemahşeri, daha sonraki asırlarda ise Fahreddin er-Razi ve Kurtubi gibi meşhur müfessirler ikinci sıradaki görüşü ilk sıraya taşımışlardır. Hicri sekizinci asırda İbn Kesir rivayet konusunda son derece donanımlı olmasına ve kıble ile ilgili görüş birçok selef alimine dayanmasına rağmen ilgili rivayetleri zikre değer bile bulmamıştır. Son dönemlerde Şihabüddin el- Alusi, Cemaleddin el-Kasımi gibi müfessirler de kıbleyle ilgili görüşü atlayıp söz konusu zamirin Hz. Muhammed'e raci olduğunu vurgulamışlardır. Sonuçta, İslam'ın erken dönemlerinde tek görüş olarak tebarüz eden bir açıklama son asra gelindiğinde ortadan kaybolmuştur. Tefsir ilk planda Kur'an lafızlarındaki kapalı anlamı ortaya çıkarmaktır. Burada söz konusu olan kapalılık temelde Kur'an'ın nazil olduğu zaman ve zeminle yorumcu arasındaki tarihi mesafeyle alakalıdır. |
Alıntı:
|
Alıntı:
|
Alıntı:
"Şehid, ev halkından yetmiş kişiye şefaat eder" .(Ebu Davud, Cihad, 28) "Kıyamet günü şu üç grup insan şefaatçi olacaktır: Peygamberler, alimler ve şehitler'’(İbn Mace, Zühd, 137) "Her Nebinin bir duası vardır. Ben ise ümmetime kıyamet günü şefaat etmek üzere duamı geciktirmek istiyorum".(Buhari, Tevhid,31) "Nebiler, melekler ve müminler şefaat eder. Bundan sonra Cebbar olan Allah: Geriye benim şefaatim kaldı' der ve cehennemden bir avuç alır ve böylece orada yanmış olan bazı toplulukları çıkarır. Sonra onlar cennetin önlerindeki hayat suyu denilen bir ırmağa bırakılırlar" (Buhari, Tevhid 24) "Kıyamet gününde şefaatimle en ziyade mesud olacak kimse, kalbinden halis bir şekilde Allah'tan başka ilah yoktur' diyen kimsedir" (Buhari, İlim,33) "Kur'an okuyun, çünkü o kıyamet günü okuyucusuna şefaat eder..." (Müslim, Salatu’l-müsafirin 42) Şefaat hususunda katı bir tutum benimseyen bazı Selefi, Harici ve Vehhabı gruplar bunun bir çeşit şirk olacağı endişesiyle meseleye yaklaşmış, şefaati reddetmişlerdir. Halbuki hem Kur’an’ın ilgili referansları hem de Hz. Peygamber’in sahih hadisleri bu konuya açıklık getirmektedir. Ehl-i sünnet ulemasının şefaatle ilgili yaklaşımları müşrik Arapların şefaat anlayışıyla kesinlikle benzerlik taşımaz. Örneğin bir veli zatın mezarı başında onun ismini de anarak dua etmek ona tapmak anlamına gelmez. Nitekim Hz. Peygamber vefat edince yanında bulunan Hz. Ebû Bekir, Peygamber Efendimizi (s.a.s.) alnından öperek “Allah katında bizleri de an” demiştir. Mu‘tezile alimleri ise ahirette şefaatin olduğunu, ancak yalnızca cennet ehlinin derecelerinin yükseltilmesine vesile olacağını, günah işleyenlerin tövbe etmeden ölmeleri halinde mümin muamelesi görmeyeceklerinden cehenneme gideceklerini ifade etmişlerdir. Bu konuda mutedil yaklaşım, başta Peygamber Efendimiz (s.a.s.) olmak üzere Allah’ın izin verdiği kıymetli şahsiyetlerin şefaatini ummak; lakin yaşarken iman, amel ve ahlak noktasında olabildiğince hassas davranıp kulluğumuzu en güzel şekilde göstermek olmalıdır. Allah’ın iznine bağlı şefaat beklentisi bizi rehavete sevk etmemelidir. Şunu da ifade etmek isterim günümüzde şefaat anlayışına karşı çıkışlarda pratikte görülen bazı olumsuz anlayışların etkisi vardır. Mesela kişi şeyhinin eteğine yapışmakla kesin kurtulacağını düşünmektedir. Onun içindir ki başkalarını da o şeyhe yapışmaya davet etmekte, kesin kurtulacağını müjdelemektedir. Hatta ölen şeyhlerin türbesi ziyaret edilmekte, doğrudan onlardan şefaat beklenmektedir. Bu iş farkında olmadan kişiyi kutsallaştırmaya kadar varmaktadır. Ona bu yetkiyi kim verdi? Şefaatçi olduğunu nereden bilmektedir? Hele Kur'an ve sünnete ittiba etme, salih amel, cihad ve emr-i bi'l-ma’ ruf gibi konularda sıkıntılar varsa ya da İslam yanlış yorumlara tabi tutuluyorsa böyle şefaat ve şefaatçi anlayışı şüpheleri kat be kat artırmaktadır. Tabii bu da şefaatin reddine sebep olmaktadır. Bu ret keyfiyeti bir açıdan haklıdır. Ancak hadislerde çerçevesi çizilen şefaat anlayışı böyle değildir. Yani papaza kızıp oruç bozmamak gerekir. Oysa gerçek şefaatte şefaat edecek olanı tayin edecek olan Allah'tır Peygamberler bellidir. Kur'an bellidir. Ancak bunların kime şefaat edeceği çok açık değildir. Alimler şefaat edecektir. Ama hangi alim bu belli değildir. O halde dünyadayken falan alim, şeyh vs. kesin şefaat edecek inancında olmak mümkün değildir. En fazla yapabileceğimiz şey hüsn-i zanla hareket edip o insanlarla hukukumuzu en güzel şekilde yaşamaktır. Sonuçta ahirette kimin peşinden gittiysek onunla birlikte haşr olacağız. Salih insanlarla birlikte olmak elbette ahirette fayda verecektir. Dediğimiz gibi kimin salih amel işlediğini, kimin alim kimin zalim olduğunu hakkıyla bilen Allah'tır. Bize düşen zahire bakarak hüsn-i zanla hareket etmektir. Kur'an ve sünneti yaşayan ulema saygıdeğerdir, fakat yine de falan kimse kesin şefaat eder düşüncesinde olmak güçtür. Şefaat beklemek için türbe ziyareti yapmak ise doğru değildir. Türbeler, kabirler ahireti hatırlamak ve oradakilere dua yapmak için gidilen yerler olmalıdır. Türbelere şefaat anlayışıyla gitmenin şirke kapı arayabileceği noktalar var ki, çok dikkatli olunmalıdır. Türbede yatan kişiyi vesile kılmak ise başka bir şeydir. Vesile kılmak için türbelere gitmeye de gerek yoktur. Tabii şunu da belirtelim ki, dualarımızda vesile kılmak da şart değildir. Böyle yapanlar varsa da kimden istediklerini çok iyi bilmelidirler. Onun için sağlam bir itikada sahip olmak gerekir. |
Alıntı:
misalen namazin nasil kilindigi kurallari kaideleri kuranda var mi? yoksa biz nasil kilindigini hadisler yoluyla mezhep imamlarindan mi öğreniyoruz, bu senin ölmüsten medet ummayin sözü vahhabi yaşlının elindeki bastonu gösterip *** şu kuru ağaç ölmüş olan muhammedden bana daha çok faydalidir*** sözune benziyor... |
Alıntı:
bu sözün çok çok yanliş ve hatalidir ayet ariyordun İzni olmadan katında hiçbir kimse şefaat edemez.” (Bakara, 2/255) Artık şefaatçıların şefaatı onlara fayda vermez.” (Müddessir, 75/48). Rabbimiz, bize gözümüzü aydınlatacak eşler, zürriyetler bağışla ve bizi muttakilere imam kıl.” (Furkan, 25/74). İşte böylece, sizin insanlar üzerinde şahitler olmanız, Rasulün de sizin üzerinize bir şahit olması için sizi ümmet-i vasat (dengeli ve orta bir ümmet) kıldık.” (Bakara, 2/143). yani Şefaat haktır ve gerçektir. Bütün büyükler Cenab-ı Hakk’ın koyduğu sınır dahilinde şefaat edeceklerdir. Şahit olmak da bir bakıma şefaat kabul edilecekse, eğer, Ümmet-i Muhammed bu manâda bütünüyle şefaat edecektir. |
Alıntı:
|
Alıntı:
ben medet diye bir kelime kullandim mi? ben himmet ve şefaat diyorum yoksa sen şefaate himmete ve gerekiyorsa Allahin izniyle vesile etmeye küfür diyen kendine selefi diyen vahhabilerdenmisin |
Alıntı:
|
Alıntı:
|
Alıntı:
Sevmek farklıdır yardım istemek farklıdır imas hoca daha bakırın cinlerin üstündeki etkisini bilmiyor bilimsel olarak kanıtlanmamıştır diyor ahahaha daha ne diyimki o günden sonra imas hocanın ilmînden şüphe duydum çok cinlerle haşır neşir ya o kadar kitap okuyor bir denesin cinlerine baksın etkisi varmı Yokmu alın size Buda benden gelsin |
Alıntı:
|
Alıntı:
tavsiyem sana aç youtube da yaşını bilmem 1999 da deprem anında olan resmi kayda girmiş garip olayları bir dinle güzelce bu süper zekayla buralarda harcanıyorsun bak dünyada savaşlar var daha neler kopacak neler git onları durdur bence çevrende ne yaptıysan baya bi ifritte var enerjini iyi almadım ilerde geleceksin buraya nasıl olsa |
Alıntı:
|
Alıntı:
İllede ayet olmasına gerek yok harflerin bile bir enerjisi vardır... |
Alıntı:
|
Alıntı:
|
Alıntı:
|
Alıntı:
Havas pozitif bilimler, Aklî mantıkî, fıkıh, hadis gibi bir ilim değil ki delilleri koyalım, sahih bir nazarla tâlî ortaya güneş gibi çıksın. Şimdi sen dedin ki: "büyü malzemesi bulunmazsa ölürsün, veya sen yaşam büyüsü yaparsın" vs vs. Şimdi sana diyeceğim ki bunu ispatla, nasıl ıspatlayacaksın? Hani 2+2=4 gibi olmasın, hadi racih olsun %50'nin üstü gelecek şekilde delalet etsin yine kabul edeceğim. Şeriatla bildiğimiz kısımları zaten kabul ediyoruz, şeriatın nehyettiğini de reddediyoruz, aksi halde yok benim cinim böyle dedi, benim şeyhim şunu dedi, şu kitapta şöyle gördüm hiçbiri hüccet olmuyor. Bu ilmin ehli arasında tartışılması gerek, çoğu gizli çünkü. |
Alıntı:
Bu rivayetler bu dünyadan ayrılmış olmalarına rağmen ruhların farklı bir boyutta hayatlarını devam ettirdiklerini ve ruhlarının kendilerini ziyaret edenlerden Allah'ın bildirmesiyle haberdar olduğunu gösterir. Nitekim Allah Resulü (s.a.v.), yaptığı ziyarette kabirdekilere "Es-Selamü aleyküm ey mü'min ve Müslümanlar yurdunun ahalisi biz de inşallah size katılacağız. Bizim ve sizin için Allah'tan afiyet dileriz şeklinde selam vererek onlara dua etmiştir. Ölülere selam verilmesi onların da ruhen buna cevap vermelerini gerektirir. Dolayısıyla muttaki ve salih kimselerin kabirlerini ziyarete gelenlerin ruhlarıyla münasebet kurup onları hayır yönünde etkileyip onurlandırması mümkündür. (Razi, el-Metalibü’l-Aliyye, 7.cilt sayfa 275-278; Kevseri, ‘’Mahkü’t-Tekavvül fi Mes’eleti’t Tevessül’’, Makalatü’l-Kevseri sayfa 475) Nitekim İmam Şafii Ebu Hanife'nin; Muhammed İbn İshak Ibn Huzeyme , Ali er-Rıza'nın ve Ebu Ali Hasan Ali el-Hallal da Musa Kazım'ın kabri ne giderek tevessülde bulunmuştur. İmam Ahmed İbn Hanbel, Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ile vefatından sonra da tevessülde bulunmanın caiz olduğunu söylemiş, İmam Şevkani gibi bazı alimler ise diğer peygamberler ve salih kişilerle tevessülün de caiz olduğunu bildirmişlerdir. Bunlara ilave olarak Fahreddin er-Razi, Sadeddin et-Teftazin ve Seyyid Şerif Cürcani gibi önemli alimlerin de bu tevessül çeşidini caiz görmesi, ashaptan itibaren Müslümanların uyguladıkları bu tür tevessülün meşru olduğunu ve tevhid inancıyla çelişmediğini gösterir. Kendisiyle tevessülde bulunulan kişiler arasında hiç şüphesiz Allah Resulü'nün (s.a.v.) özel bir yeri vardır. Zira Allah Teala Kuran Kerim'de Hz. Peygamber'in içinde bulunduğu topluluğun helak olmamasına ve azaba uğramamalarına vesile olduğunu bildirmiştir.(Enfal süresi ayet 33) Resul-i Ekrem'in zatıyla tevessül (şefaat), onun dünyaya gelişinden önce başlamış, dünyayı şereflendirmesiyle devam etmiş ve bekaya intikalinden sonra da devam etmektedir Ashab kiramın (r.anhüm), zaman zaman Allah Resul’üne müracaat ederek değişik hususlarda kendileri için dua istedikleri, Hz. Peygamber'in de ashabına yaptıkları duada kendisiyle tevessülde bulunmalarını öğrettiği bildirilmektedir.(Tirmizi ‘’Deavat, 118 (5.cilt, 569); İbn Mace, ‘’İkametü’s-Salat’’, 189 (2.cilt sayfa 441), Ahmed İbn Hanbel 4.cilt 138, Beyhaki, Delailü’n-Nübüvve 6.cilt sayfa 167-168; Hakim el Müşterek 1.cilt sayfa 313) Ayrıca Ashab-ı kiram, Habib-i Ekrem (s.a.v.) hayatta iken olduğu gibi vefatından sonra da onunla tevessülde bulunarak Allah'a dua etmiş, geride bıraktığı eşyalarıyla teberrük etmiş,(Buhari, ‘’Eşribe’’, 30(6.cilt sayfa 252); Müslim, ^^Eşribe’’, 88(2.cilt, 1591); Ahmed İbn Hanbel 4.cilt 138) diğer Müslümanlar buna devam etmiş, İslam alimlerinin çoğunluğu da bunda herhangi bir sakınca görmemiştir. Bu konuda karşıt görüşlere yer veren Alusi de vefatından sonra Allah Resul’ünü (s.a.v.) vesile kılmak ve "Allah'ım! Peygamberinin hatırına , onun yüzüsuyu hürmetine şu ihtiyacımı gider; bu ihtiyacımın karşılanması hususunda Senin Habibine olan sevgini vesile eyle." Demekte bir sakınca olmadığını söyler. Çünkü bu sözün, bir kişinin muhtaç olduğu bir konuda "Allah'ım! Senin rahmetini vesile ederek istiyorum rahmetini bu konuda vesile eyle." demek arasında bir fark yoktur.(Alusi, Ebu’s-Sena 6.cilt sayfa 187)Ona göre, peygamberlerin dışındaki salih insanların vesile kılınmasında da bir sakınca yoktur. (Alusi, Ebu’s-Sena 6.cilt sayfa 187) Nitekim yukarıda da ifade etmeye çalıştığım gibi İmam Şafii, Bağdat'ta İmam Azam'ın türbesine giderek "Bu kabirde yatanın hürmetine’’ diyerek onu vesile etmiş Ayrıca İmam Malik, Peygamber'in kabrine yönelerek tevessülde bulunmakta bir sakınca olmadığına hükmetmiştir. Ehl-i sünnet'in çoğunluğu da ayni görüştedir. Zira tevessül eden kişi, Cenab-ı Hakk'a nazı geçen, Onun reddetmeyeceği umulan birisi ile Allah'a müracaat etmiş olmaktadır. Yoksa yapılan, haşa o aracıya ibadet etmek, tapınmak değildir. Resulü Ekrem (s.a.v.), a'ma hadisinde olduğu gibi tevessülü bizzat kendi tavsiye etmiştir. Eğer tevessül, başkasına ibadet etmek anlamına gelseydi hiç şüphesiz tevhidi koruma hususunda herkesten daha hassas olan Allah Resulü (s.a.v.) onu tavsiye etmezdi. Diğer yandan Ashab-ı kiramdan itibaren değişik ekollere mensup fıkıh, kelam ve tasavvuf alanında pek çok alimin Hz. Peygamber’le tevessülde bulunmayı meşru bir uygulama olarak görmesi de bu konuda ayrı bir delildir.(Kevseri, ‘’Mahku’t-Tekavvül fi Mes’eleti’t-Tevessül, Makalatü’l-Kevseri sayfa 470) Nitekim daha önce de yazılarımda ifade ettiğim gibi İbn Teymiyye dönemine kadar da bu konuda alimler arasında tesbit edilen bir ihtilaf yoktur. (Subki, Şifatü’s-Sekam sayfa 357) Dolayısıyla zikredilen manada hayat ta iken ve dar-ı bekaya göç etmelerinden sonra Allah Resulünün (s.a.v.) yanı sıra veliler ve salih kulların zatlarıyla tevessülde bulunmanın şirk kabul edilmesi isabetli görünmemektedir. Çünkü tevessül ve istiğase, ölünün bizzat zatıyla değil de Allah katındaki sevgisi, makamı ve mertebesiyle yapıldığında meşrudur. Zira ölüm, hiçbir zaman Allah nezdindeki rütbe ve dereceyi değiştirmez." Ayrıca ehl-i kıble olan, Allah'ın birliğine inanan birisini müşrik, kafir olarak nitelendirmek caiz değildir;(Semerkandi, Ebu Muhammed Rükniddin) aksi takdirde böyle bir niteleme, bu nitelemeleri yapan kişinin kendisini iman yönünden tehlikeye atması demektir. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de bir mümine mümin değilsin" denilmesi yasaklanmış;(Nisa suresi 94. Ayet) Allah Resulü (s.a.v.) bu konuda ümmetini ikaz ederek şöyle buyurmuştur: "Kim Müslüman kardeşine kafir derse, muhakkak ki o kelime ikisinden birisine döner. Kendisine kafir denilen kişi gerçekten kafir ise onadır. Eğer kafir değilse küfür, söyleyenin üzerine döner. "(Buhari, ‘’Edep’’, 73 (7.cilt sayfa 97); Müslim, ‘’İman’’ 111 (1.cilt sayfa 79); Tirmizi, ‘’İman’’,16 (5.cilt 22) Muvatta, ‘’Kelam’’, 1(2.cilt sayfa 984) Netice olarak Muhammed Said Ramazan el-Buti'nin de dediği bize Allah Resul’ünden (s.a.v.), ashabından ve diğer seleften tevessül hakkında bu bilgiler ulaşmıştır. İbn Teymiyye'ye kadar da bu anlayış ve inanç böyle devam edegelmiştir. İbn Teymiyye, peygamberler ve salihlerle tevessülü, hayatlarında tevessül ve ölümlerinden sonra tevessül olmak üzere ikiye ayırarak bunlardan birinci durum tevessülün caiz, ikinci durumdaki tevessülün haram olduğunu söylemiştir. Halbuki selef alimleri arasında bu meselede herhangi münakaşa veya ihtilafa rastlanmamaktadır. Bu konuda kaynaklarda bulunan bilgiler, bilinen ve yaygın olan olaylardır. Bu bilgiler incelendiğinde tevessülün hayatta olma ve ölümden sonralığıyla alakalı bir ayırıma delalet etmemektedir. Fakat şunu belirtmek gerekir ki peygamberle veya salih kimselerle tevessül, onların Allah'ın elçisi veya Allah katında kıymetli bulunmalarından olup -haşa- maddi güçlerinden veya kudretlerinden dolayı değildir. Bununla birlikte dar-ı bekaya göç eden peygamberler ve salih kimseler ile tevessülde bulunurken şirke yol açacak hususlara dikkat etmek ve onlardan kaçınmak gerekir. Özellikle temel itikadi bilgileri eksik olan kimselerin bu konuda bilgilendirilmesi zorunludur. Kişiyi şirke düşüren davranışların başında Allah'tan başka h hangi bir kimseye uluhiyet niteliği atfetmek, ona dualarını sunmak tevessülde bulunulan salih insana Allah'a duyulan sevgiye ve O'na gösterilen saygıya denk bir sevgi ve saygı göstermek onu aşırı bir şekilde yüceltmek ve isteklerini Allah'ın değil onun karşılamasın beklemek gibi tutum ve davranışlar gelir. (İbn Kayyım el-Medaric cilt 1 sayfa 375) Bu anlamdaki bir uygulamayı Ehl-i sünnet alimleri de tasvip etmemişlerdir. Çünkü dinimizde iyi niyetle de olsa ziyaret esnasında bizzat ölüden yardım istenmesi, kabrin el ile selamlanması, mum ve ışık yakılması, elbiseden veya saçtan bir parça bağlanması, mektup bırakılması, kabre dokunulup öpülmesi, etrafında tavaf eder gibi dönülmesi, kabrin üstüne mescit yapılması, kabre yönelik namaz kılınması, secde edilmesi ve bu şekilde ölüden medet umulması, kısmen cahiliye adetlerinden olduğu, kısmen de tevhid inancına ters düştüğü için şirk değilse bile buna zemin oluşturma ihtimalinden dolayı çirkin görülmüş ve yasaklanmıştır.(Alusi Ebu’s-Sena 4.cilt sayfa 183; Toplumun bilgi ve inanç seviyesi arttıkça bu tür yanlış davranışlar gittikçe azalmaktadır. Nitekim farklı yaş, meslek ve eğitim seviyesinde olan insanlar arasında yapılan ölüm sonrasına ait günümüz halk inançlarıyla ilgili bir araştırmanın sonuçları da bu görüşü doğrulamaktadır. (Abdulhamid Pehlivan Ölüm ve Sonrasına Ait Günümüz Halk İnançlarının Teolojik Alt Yapısı (yüksek lisans tezi, 2005)) Ancak bu tür yanlış uygulamalar esas alınarak kabir ziyaretlerinin, bu maksatla yolculuğa çıkmanın, mezarlıklarda dua etmenin ve vefat etmiş salih kimselerle tevessülde bulunmanın kayıtsız şartsız reddedilmesi de doğru değildir. Zira kabir ziyaretinin şu gibi faydaları vardır. 1. Ziyaret eden, ölümü ve ahireti hatırlar. 2. Salih kişilerin kabirlerini ziyaret, ruhlara ferahlık, yüce duygulara bereket sağlar. 3. Duaların kabulüne vesile olur. 4. Ziyaret, zaman zaman bundan haberdar olan ölüleri memnun ettiği gibi ziyaret vesilesiyle edilen dualar ve okunan ayetlerden istifade etmelerini sağlar. Hasılı, ölümü ve ahireti hatırlatan kabir ziyareti ve orada Kur'an okunup dua edilmesi, adabına riayet edildiği, bidat ve hurafelerden uzak durulduğu takdirde dinen meşrudur ve tevhide aykırı değildir. Dolayısıyla Peygamber ve salih kimselerin zatlarını olmasa da makamlarını, mevkilerini ve Allah'ın onlara olan sevgisini vesile kılarak Allah'a dua edip istekte bulunmakta herhangi bir mahzur yoktur. Şu kadar var ki her masum düşüncenin suiistimali mümkün olduğu gibi, böyle bir tevessülü de kötüye kullananlar olabilir. Ancak onların bu art niyeti, tevessülün zatında masum bir uygulama. Olmasına asla zarar vermez. |
Alıntı:
demek ölüm büyüsüne karsi yaşam büyüsü yapilir,:dcay1 senin bilginede sana bunu ögretenede bir ton sopa atmak gerekir, bende bir şey biliyorsun sandimda adam satıp konusuyorum, kaybol gözümün önunden:d |
Alıntı:
|
Alıntı:
Alıntı:
|
İster inanın ister inanmayın ben hakkı dedim bilgizilerin bilgisizliğini açıkca söyledim imas ve beyzalim vefk kitaplarını okuyarak ki arkadaşlar 1000 TL ye 4 cilt alınıyor bilginiz olsun alın okuyun bilginiz eşdeğerdir buna emin olun yaşanmışlıkları sıfır göz perdesi kalp perdesi açmak inanın bana olay bir durum değil dediğim gibi alın kitabı 1 ayda açamayan olursa ismimi değitiririm olay zaten açmakta değil eski hayata geri dönmekte çünkü ne olursa olsun belalar peşinizi bırakmaz sakın ama sakın bu toplara girmeyen size tavsiyem vefk yazmaya kalkmayın hiçbirşey yapmayın bir sıkıntınız varsa belirli ve kesin kanat vericek hocalara danışın cünkü bunların yaptığı yarım işler canınızı alır şaka değil bu bı çocuk oyuncağı değil yazmak ayrı yaşamak ayrı ben size söylüyorum burdan alıcağınız bilgiler sadece ak bilgiler olsun karaya girmeyin
|
Alıntı:
Ukala çocuk sana bir soru sorayım madem çok iyi biliyorsun, birine soy büyüsü yapılmiş 3 nesil birden etkilenmiş, ve bu büyü materyalleri çürümüş yok olmuş, şimdi bu mateyaller çürüdü ulaşılamıyor diye o büyü çözülmeyecek mi? |
Alıntı:
Büyünün akı karası olmaz, büyü yapan şirke girer , ona karşı büyü yapanda şirke girer, senin gibi 3 kuruşluk akılla bilmeyenleri dininden eder Yazılı vefk kitabı var mi bilmiyorum, ama vefk kitaptan öğrenilmez çünkü vefk ilimdir , kitap okuyarak doktor olunmadığı gibi kitap okuyarak vefk öğrenilmez |
Alıntı:
|
| Tüm Zamanlar GMT +3 Olarak Ayarlanmış. Şuanki Zaman: 22:25. |
Powered by vBulletin® Version 3.8.5
Copyright ©2000 - 2026, Jelsoft Enterprises Ltd.
havasokulu1.com