![]() |
|
#1
|
||||
|
||||
|
İlim Ehli Olmak: Bilginin Üstünde Durmak mı, Onun Önünde Eğilmek mi?
İlim ehli olmak, çoğu zaman dışarıdan bakılınca konuşabilmek, cevap verebilmek, delil getirebilmek, izah edebilmek gibi görünür. Hâlbuki işin iç yüzü bundan daha ağırdır. Çünkü ilim, sahibine yalnızca söz vermez; ondan bir iç hesap da ister. İnsan bildiği şeylerle başkalarını aydınlatabilir; fakat asıl sual şudur: O aydınlık, sahibinin kendi kalbine de inmiş midir? İlim öyle bir emanet ki, insana başkalarını düzeltme imkânı vermeden önce kendisiyle yüzleşme mecburiyeti yükler. Çünkü hakikî ilim, insana ilk olarak başkasının kusurunu değil, kendi nefsinin gizli yollarını gösterir. Şayet bilgi arttıkça insanın kalbinde tevazu artmıyor, dili incelmiyor, hükmü sertleşirken merhameti eksilmiyor, o zaman orada ilmin nuru ile nefsin gölgesi birbirine karışmış olabilir. Burada meselenin en ince yeri şudur: İlim ehli olmanın tehlikesi, bilmemek değildir. Bilmemek çoğu zaman insanı aramaya sevk eder. Asıl tehlike, bildiği şey yüzünden kendi iç muhasebesini gevşetmesidir. Çünkü insan bazen hakkı o kadar çok anlatır ki, sonunda o hakkın muhatabının biraz da kendisi olduğunu unutabilir. Bunun için ilim ehli kimseye yakışan ilk hâl, kendini güven içinde görmek değil; daha dikkatli yaşamaktır. Zira sıradan bir hata herkeste hata olarak kalabilir; fakat ilim sahibindeki hata bazen bir eksiklikten önce bir çelişki gibi görünür. Halkın bir sözü unutulur; ilim ehlinin bir sözü ise hem kulakta hem kalpte daha uzun kalır. Bu yüzden bilen kişinin yükü, yalnız bilgisinin çokluğu değil, o bilginin insanda doğurduğu şahitliktir. Burada güzel bir misal verelim: Karanlık bir yolda elinde kandil taşıyan birini düşün. Arkasındaki insanlar onun kandili sayesinde yollarını buluyor. Taşlara basmıyor, çukurlara düşmüyor, yönlerini seçebiliyorlar. Dışarıdan bakıldığında en emniyetli kişi odur; çünkü ışık onun elindedir. Fakat işin hakikati bu kadar basit değildir. Eğer o kandili sürekli başkalarına doğru tutup da kendi ayağının bastığı yere hiç indirmezse, karanlıkta ilk düşecek kişi yine kendisi olabilir. İşte ilim ehlinin hâli biraz böyledir. İnsanlara yolu göstermek kıymetlidir; fakat ışığın sahibinde ne yaptığı daha da mühimdir. Çünkü kandil elde taşınabilir; ama elde taşınan her ışık kalbe inmiş olmaz. Başkalarına yol tarif edenin, kendi bastığı zemini unutmaması gerekir. Aksi hâlde çevresini aydınlatırken kendi içine karanlık çökebilir. Bu da insanın başkalarını aldatmasından önce, fark etmeden kendisini aldatması olur. Onun için gerçek ilim ehli, bildiği için rahatlamaz; bildiği için daha çok titrer. Daha çok konuştuğu için büyümez; aksine her sözü kendisine dönüp sorulur diye daha dikkatli olur. İnsanlar ona “biliyor” diye baktığında o, kendi içine dönüp “bildiğim bende neyi düzeltti?” diye sormayı ihmal etmez. Çünkü ilim sahibinin asıl makamı, çok cevap vermesi değil; her cevaptan sonra kendi kalbini yeniden yoklamasıdır. Bir başka incelik daha vardır: İlim, sahibini görünür kılar. Fakat görünür olmak, hakikate yakın olmakla aynı şey değildir. İnsan bazen halkın gözünde büyürken, kendi içinde küçülebilir. Takdir arttıkça iç muhasebe zayıflarsa, ilim dışarıda itibar, içeride ise gaflet sebebi olabilir. Bu yüzden ilim ehli için asıl korkulacak olan, insanların onu bilmesi değil; kendisinin kendi nefsine karşı dikkati kaybetmesidir. Bu mesele kimseyi suçlamak için söylenmez. Zaten böylesi bir sohbetin maksadı başkasını tartmak değil, aynayı kendimize çevirmektir. Çünkü hepimiz bir ölçüde bildiğimiz şeylerin imtihanı içindeyiz. Kimi az bilir, az imtihan olur; kimi çok bilir, ince yerden imtihan olur. Ama herkes için değişmeyen şey şudur: Bilgi, kalpte edep doğurmuyorsa henüz kemale ermemiştir. İlim insanı sertleştiriyor, acele hüküm verdiriyor, bilmeyene tahammülü azaltıyor, kendi içini görmez hâle getiriyorsa orada malumat vardır; fakat belki de henüz hikmet yoktur. İlim ehlinin en büyük vakarlarından biri de şudur: Bildiğini taşırken, bilmediğinin de farkında olmak. Konuşurken hakkı korumak, susarken de kalbi korumak. İnsanlara cevap verirken onları küçültmemek; kendine dönerken de nefsini mazur görmemek. Çünkü ilmin gerçek meyvesi üstünlük hissi değil, içte oluşan hayâdır. İnsan bir şeyi gerçekten bildikçe, o bilginin altında kalmaktan korkar. Belki de ilim ehline en çok yakışan hâl, her yeni bilgiyle beraber kendini daha emniyette görmek değil; daha çok emanette hissetmektir. Çünkü ilim bir paye değil, sahibinin aleyhine de şahitlik edebilecek bir emanettir. İnsan başkalarına hakkı gösterebilir; ama gün gelir o gösterdiği hakikat kendi kapısına dayanır ve sessizce sorar: “Sen beni anlattın; peki beni ne kadar yaşadın?” İlim ehlinin en ağır imtihanı, karanlığı yenmek değildir; elindeki kandilin, bir gün kendi ihmâline şahitlik etmesidir.
__________________
Muhammedün Tâcü Ruslillâhi Qâtıbeten; Muhammedün Sâdiku’l-Akvâli ve’l-Kelimi. ﷺ |
|
|
Benzer Konular
|
||||
| Konu | Konuyu Başlatan | Forum | Cevap | Son Mesaj |
| Bekleyenin imtihanı... | HâmûŞî | Sorularınız | 3 | 16.03.26 02:15 |
| Her insanın bir imtihanı bulunur.. | Skoda | Sizden Gelenler | 2 | 23.09.25 19:48 |
| (ilm-ül havas) bu ilmin fazileti, şartları ve yapılışı | Sin | Havas Dersleri | 13 | 26.05.21 20:03 |
| İlmin ve Alimlerin Kıymeti | Havasokulu | islam & islami Konular | 2 | 21.05.18 09:33 |
| Her ilmin bir kaynağı, bir çıkış noktası gerekliliği ve yararlılığı vardır | madlen | islam & islami Konular | 2 | 29.10.17 22:51 |