![]() |
|
|
|
#1
|
|||
|
|||
|
İnsan neden kendini unutur?
İnsan kendini boşuna unutmaz. Çünkü bu dünya, hatırlamak için önce unutma yurdudur. Tasavvufta insanın kendini unutması bir hata gibi görünür ama aslında bu, yolun bir parçasıdır. İnsan bu âleme sadece yaşamak için gelmedi. Kendini bilmek, Rabbini tanımak ve hakikati hatırlamak için geldi. Ama eğer insan doğduğu anda kim olduğunu, nereden geldiğini, özünde ne taşıdığını bütünüyle hatırlasaydı; bu hayatın arayışı, yanışı, hasreti ve imtihanı olmazdı. Bu yüzden insan önce unutur. İbnü’l Arabi Hazretleri’nin işaret ettiği en derin sır şudur: İnsan sandığı kişi değildir. İnsan sadece beden değildir, isim değildir, yaşadığı acılar değildir, kırgınlıkları değildir, başarıları da değildir. Ama insan dünyaya gelince yavaş yavaş kendine giydirilen her şeyi “ben” sanmaya başlar. Ailesinin verdiği isim, toplumun verdiği rol, yaşadığı acılar, korkuları, başarıları, travmaları, gururu, kırıldığı yerler… Hepsi birikir ve insan bunların toplamını kendisi zanneder. İşte unutmak budur. İnsan aslında kendini kaybetmez; kendisi olmayan şeylerin içinde kaybolur. Tasavvufa göre insanın özü bozulmaz, sadece üstü örtülür. İbnü’l Arabi’ye göre bu âlem Allah’ın isim ve sıfatlarının tecelli ettiği bir aynadır. İnsan ise bu aynanın en parlak yeridir. Yani insan sıradan bir varlık değildir; insan, hakikatin seyredildiği bir aynadır. Fakat ayna tozlanırsa yüz görünmez. Kalp de böyledir. Kalp aslında tertemiz bir aynadır ama dünya sevgisi, korkular, hırslar, kıyas, kibir, öfke, haset ve nefsin oyunları o aynanın üstünü kaplar. Sonra insan özünü göremez. Bu yüzden mesele insanın bozulması değildir; mesele kalbinin üstünün kapanmasıdır. İnsan kendini en çok dünyaya daldığında unutur. Çünkü dünya insana sürekli dışarıyı gösterir. Daha çok kazan, daha çok görün, daha çok beğenil, daha güçlü ol, daha önemli ol, daha üstün ol der. Tasavvuf ise insana içeri dön der. Bir dur, kendine bak, kalbine in, içindeki sesi duy, seni senden büyük olanı fark et der. İnsan dışarıya çok bakınca içeriyi unutur. Kalabalığın sesini dinleyince kalbinin sesini duyamaz. Nefsini besledikçe ruhunu aç bırakır. İşte insanın kendini unutması çoğu zaman böyledir. Dışarıda o kadar çok oyalanır ki içeride kim olduğunu unutmaya başlar. En büyük unutkanlık, insanın kendini sadece görünen sanmasıdır. “Ben buyum, ben bu hayatım, ben bu acıyım, ben bu hikâyeyim, ben bu başarısızlığım” demesidir. Oysa İbnü’l Arabi’nin nazarında insan sadece görünen değildir. İnsanın bir zahiri vardır, bir de batını. Zahiri dünyaya bakar, batını Hakk’a bakar. Zahiri yorulur, batını bilir. Zahiri korkar, batını hatırlar. Zahiri dağılır, batını toplar. İnsan sadece zahirine sarılınca batınını unutur. Sadece bedeniyle yaşayınca ruhunun çağrısını duyamaz. Sadece aklıyla yürüyünce kalbin sır kapısını kapatır. İnsanın içindeki bitmeyen arayış da aslında unutulan hakikatin çağrısıdır. İnsan neden hep bir şey arıyor? Neden hiçbir şey tam yetmiyor? Neden her şey yerli yerinde olsa bile içinde bir eksiklik hissediyor? Neden kalabalıkta bile yalnız hissediyor? Çünkü insan aslında para aramıyor, sadece başarı aramıyor, sadece ilişki aramıyor. Bunların arkasında, farkında olmadan kendini arıyor. Ve daha da derini, kendini ararken aslında Rabbini arıyor. İbnü’l Arabi’nin kapısından bakınca insanın özü, Hakk’ın tecellisine açılan bir sırdır. Bu yüzden insan ne kadar dışarıda oyalanırsa oyalansın, içindeki o derin eksiklik kolay kolay bitmez. Çünkü ruh, insana sürekli şunu fısıldar: “Ben buraya sadece yaşamak için gelmedim. Benim daha derin bir aslım var.” Tasavvufta unutmak bazen bir kayıp değil, bir rahmettir. İnsan bazen “Neden bu kadar düştüm? Neden bu kadar şaşırdım? Neden kendimi kaybettim?” diye üzülür. Ama bazen o kayboluş bile insanı kendine getirmek için olur. Çünkü insan bazen her şey yolundayken hakikatten uzaktır. Ama kırılınca, dağılınca, çaresiz kalınca, yalnız kalınca ilk kez gerçekten içeri döner. İlk kez “Ben kimim? Neden içim doymuyor? Neden bu kadar yoruldum? Bunca şeyin içinde neden hâlâ eksiğim?” diye sorar. İşte bazen unutmak, hatırlamanın kapısını açar. Kayboluş her zaman son değildir. Bazen kayboluş, hakiki yolculuğun başlangıcıdır. Kendini hatırlamak tasavvufta “kendini sevmek” gibi yüzeysel bir cümleden çok daha derin bir şeydir. Kendini hatırlamak; nefsini fark etmek, sahte kimliklerini görmek, sana ait olmayan yükleri bırakmak, kalbini temizlemek, içindeki ilahi emaneti hissetmek, “ben” dediğin şeyin ne kadar kurgu olduğunu fark etmek ve hakikatte kul olduğunu idrak etmektir. Yani kendini hatırlamak egoyu büyütmek değil, sahte benliği eritip hakiki özü fark etmektir . İbnü’l Arabi’nin çizgisinde insanın olgunlaşması, “ben oldum” demesiyle değil; “ben sandığım şey çözülüyor” demesiyle başlar. Tasavvufta insan kendine yabancılaştıkça Hakk’a da yabancılaşır. Çünkü kendi iç dünyasına inmeyen kişi, varlığın sırrını anlayamaz. Kalbinin derinliğini tanımayan kişi, ilahi nefhanın izini süremez. Bu yüzden “kendini bilmek” tasavvufta çok büyük bir meseledir. Ama bu bilgi kitap bilgisi değildir. Bu bilgi diploma bilgisi değildir. Bu bilgi hâl bilgisidir. Yani insanın içinden geçerek öğrendiği bilgi… Acıyla, sabırla, tefekkürle, zikirle, sessizlikle, teslimiyetle öğrenilen bilgi… Peki insan kendini nasıl yeniden hatırlar? Önce biraz durarak. Çünkü sürekli koşan insan kendini duyamaz. Sonra biraz susarak. Çünkü çok konuşan nefsi besler, çok dinleyen kalbi duyar. Sonra biraz yalnız kalarak. Çünkü herkesin içinde kaybolan insan bazen yalnızlıkta özünü işitir. Sonra zikirle. Çünkü zikir sadece dil işi değildir; kalbin üstündeki pası silmektir. Sonra tefekkürle. “Ben gerçekten neyim? Ben neye tutunuyorum? Beni bu kadar yoran ne?” diye sorarak. Sonra acıyı düşman görmeyerek. Çünkü bazen en büyük öğretmen acıdır; insanı maskelerinden soyar. Ve en sonunda teslimiyetle. Çünkü her şeyi kontrol etmeye çalışan benlik yorulur, teslim olan kalp hafifler. İnsan kendini unutmaz aslında. Sadece kendisi olmayan şeyleri kendisi sanır. Dünya insana ismini öğretir, rolünü öğretir, korkularını öğretir, hırslarını öğretir, eksiklerini öğretir… Ama özünü öğretmez. Tasavvufun bütün çağrısı şudur: Sana sonradan eklenenleri değil, sende ezelden olanı hatırla. İbnü’l Arabi’nin kapısından bakarsak mesele budur. Sen kendini kaybetmedin. Sadece kendin olmayan şeylerin gürültüsünde kaldın. Ve belki de bu yüzden içindeki o derin özlem hiç dinmiyor. Çünkü ruhun hâlâ sana fısıldıyor: “Sen bu sandığın kişi değilsin. Daha derinsin. Daha ezelîsin. Daha hakikisin. Kendine dön.” İnsan kendini unutmaz aslında… Sadece kendisi olmayan şeyleri kendisi sanır. Tasavvuf, o yanlışı bozup özüne dönme yoludur. 🌹 |
![]() |
| Etiketler |
| insan kendini unutur mu, insanın kendini unutması, kendini unutmak |
| Seçenekler | |
| Stil | |
|
|