![]() |
|
|
|
#1
|
|||
|
|||
|
Tasavvufta "Gaybü'l-Guyûb", kelimelerle anlatılması en zor hakikatlerden biridir. Anlamı, "gaybın da gaybı", yani gizlinin de ötesindeki gizlilik demektir. Öyle bir mertebedir ki, burada artık ne aklın ulaşabileceği bir bilgi vardır ne de hayalin kurabileceği bir tasavvur. Çünkü tasavvur edilen her şey artık gayb olmaktan çıkmış, zihnin sınırlarına girmiştir. Oysa Gaybü'l-Guyûb, zihnin, hayalin, idrakin ve hatta ruhun bile kuşatamayacağı mutlak sırdır.
İnsan çoğu zaman Allah'ı kendi anlayışı kadar bilir. Kimi O'nu isimleriyle tanır, kimi sıfatlarıyla, kimi tecellileriyle... Ama bütün bunlar yine yaratılmış idrakin kavrayabildiği kadardır. Gaybü'l-Guyûb ise hiçbir kavrayışın içine sığmaz. Çünkü orada hiçbir kayıt yoktur; ne zaman vardır ne mekân, ne yön vardır ne şekil, ne başlangıç vardır ne son. Orası bütün nispetlerin sustuğu, bütün tariflerin düştüğü, bütün kelimelerin aciz kaldığı mutlak sır makamıdır. Tasavvuf büyükleri der ki: "Hakikat konuşuldukça eksilir." Çünkü konuşulan her şey bir kalıba dökülür. Kalıba dökülen ise sonsuzluğu anlatamaz. İşte Gaybü'l-Guyûb, hiçbir kalıba sığmayan hakikatin adıdır. İnsan bu sırra bilgiyle ulaşamaz. Kitap okuyarak, ezber yaparak, tartışarak veya düşünerek de ulaşamaz. Çünkü akıl, yaratılmıştır; yaratılmış olan ise yaratılmamış olanın hakikatini kuşatamaz. Bunun için arifler ilimden sonra marifeti, marifetten sonra hayreti, hayretten sonra ise susmayı seçmişlerdir. Çünkü hakikate yaklaşıldıkça konuşmak azalır, sessizlik çoğalır. Gaybü'l-Guyûb, Allah'ın Zâtına işaret eden en ince perdelerden biridir. Ancak burada çok önemli bir incelik vardır: Hiçbir kul Allah'ın Zâtını kuşatamaz. O bilinmezlik, sonsuza kadar bilinmez olarak kalacaktır. Kulun payına düşen ise Zâtı bilmek değil, kendi acziyetini bilmektir. Gerçek marifet, "Ben biliyorum." demek değil, "Ne kadar az bildiğimi anladım." diyebilmektir. Nefis sürekli görmek ister. Akıl sürekli anlamak ister. Kalp ise sonunda anlar ki bazı hakikatler görülmek için değil, teslim olunmak içindir. İşte teslimiyetin başladığı yerde Gaybü'l-Guyûb'un kokusu hissedilmeye başlar. Fakat bu bir bilgi değil, bir hâl; bir düşünce değil, bir yakınlık hissidir. Bütün âlemler, yıldızlar, melekût, cennet, cehennem, ruhlar ve sayısız tecelliler... Bunların tamamı açığa çıkmış hakikatlerdir. Fakat Gaybü'l-Guyûb, bütün bu tecellilerin bile ötesinde kalan mutlak gizliliktir. Tıpkı denizde görünen dalgaların altında, hiçbir gözün ulaşamadığı sonsuz derinlikler gibi... İnsan bu dünyada sürekli perde kaldırmaya çalışır. Fakat en büyük perde bazen kendi bildiğini sanmasıdır. Çünkü "biliyorum" diyen yolun başında kalır; "bilmiyorum" diyebilen ise hakikatin kapısını aralamaya başlar. Bu yüzden tasavvufta yolun sonu bilgi değil, hayrettir. Hayretin sonu teslimiyettir. Teslimiyetin sonu ise edeptir. Çünkü kul bilir ki, konuşabildiği her şey yaratılmıştır; konuşamadığı ise Rabbinin sonsuz azametidir. Gaybü'l-Guyûb bize şunu fısıldar: Allah, kendisi hakkında bildiklerimizden çok daha büyüktür. O'nu tanımlamaya çalıştığımız her cümle eksik, kurduğumuz her tasvir sınırlıdır. Hakikate yaklaştıkça insanın dili susar, kalbi secde eder ve benliği erimeye başlar. Belki de gerçek uyanış; her şeyi çözmek değil, çözemeyeceğin bir hakikatin önünde edeple durabilmektir. Çünkü bazı sırlar öğrenilmek için değil, kulun kalbinde huşû uyandırmak için vardır. Ve Gaybü'l-Guyûb, işte o huşûnun başladığı, kelimelerin ise sona erdiği yerdir. |
![]() |
| Etiketler |
| gayb, gaybul guyub, guyub |
|
|