Havas Okulu  

Go Back   Havas Okulu > islam & Tasavvuf > Tasavvuf & Tarikatler


"Sen olmasaydın, ey Habîbim, felekleri (kâinatı) yaratmazdım" kudsî hadisi


Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Stil
  #1  
Alt 10.10.20, 02:29
Kâf-u Nûn - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 15.01.19
Bulunduğu yer: ..
Mesajlar: 347
Etiketlendiği Mesaj: 8 Mesaj
Etiketlendiği Konu: 0 Konu
Standart "Sen olmasaydın, ey Habîbim, felekleri (kâinatı) yaratmazdım" kudsî hadisi

"Levlake hadisi" olarak bilinen "Sen olmasaydın, ey Habîbim, felekleri (kâinatı) yaratmazdım" kudsî hadisi ne anlama gelmektedir; kaynağı var mıdır?.....Cevap
Değerli kardeşimiz,

Hz. Cabir anlatıyor:

“Ey Allah’ın Resulü! Anam-babam sana feda olsun, Allah’ın her şeyden önce ilk yarattığı şeyi bana söyler misiniz?” diye sordum. Şöyle buyurdu:

“Ey Cabir! Her şeyden önce Allah’ın ilk yarattığı şey senin peygamberinin nurudur. O nur, Allah’ın kudretiyle onun dilediği yerlerde dolaşıp duruyordu. O vakit daha hiçbir şey yoktu. Ne Levh, ne kalem, ne cennet, ne ateş/cehennem vardı. Ne melek, ne gök, ne yer, ne güneş, ne ay, ne cin ve ne de insan vardı."

"Allah mahlukları yaratmak istediği vakit, bu nuru dört parçaya ayırdı. Birinci parçasından kalemi, ikinci parçasından Levh’i (Levh-i mahfuz), üçüncü parçasından Arş’ı yarattı. Dördüncü parçayı ayrıca dört parçaya böldü: Birinci parçadan Hamele-i Arşı (Arşın taşıyıcılarını), ikinci parçadan Kürsi’yi, üçüncü parçadan diğer melekleri yarattı. Dördüncü kısmı tekrar dört parçaya böldü: Birinci parçadan gökleri, ikinci parçadan yerleri, üçüncü parçadan cennet ve cehennemi yarattı. Sonra dördüncü parçayı yine dörde böldü: Birinci parçadan müminlerin basiret nurunu/iman şuurunu, ikinci parçadan -marifetullahtan ibaret olan- kalplerinin nurunu, üçüncü parçadan tevhitten ibaret olan ünsiyet nurunu (La ilahe illallah Muhammedu’rresulüllah nurunu) yarattı.” (bk. İmâm Ahmed, Müsned IV-127; Hâkim, Müstedrek II-600/4175; İbni Hibban, El İhsân XIV-312/6404; Kastalanî, Mevahibü'l-Ledünniye: 1/6; Krş. Aclunî, I/262-6)

Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) bir hadisi kudsîde:

"Allah, seni kendi nurumdan, diğer şeyleri de senin nurundan yarattım, buyurdu." buyurmuştur. (Îmân Ahmed, Müsned IV-127; Hâkim, Müstedrek II-600/4175; İbni Hibban, El İhsân XIV-312/6404; Aclûnî, Keşfü'l-Hâfâ I-265/827)

Kâinatta en büyük hâdise hiç şüphe yok ki, Kâinatın Efendisi Peygamberimiz Hz. Muhammed'in (a.s.m.) dünyaya teşrifleri hâdisesidir.

Çünkü, hilkat ağacının çekirdeği odur. Kâdir-i Zülcelâl, onun gelişini takdir etmemiş olsaydı, kâinat da, insan da olmayacaktı. Dolayısıyla imtihan dünyasının kapısı da açılmayacaktı.

"Şu gördüğün büyük âleme büyük bir kitap nazarıyla bakılırsa, Nûr-u Muhammedî (a.s.m.) o kitabın kâtibinin kaleminin mürekkebidir: Eğer o âlem-i kebir, bir şecere tahayyül edilirse, Nur-u Muhammedî hem çekirdeği, hem semeresi [meyvesi] olur. Eğer dünya mücessem bir zîhayat farzedilirse, o nur onun ruhu olur. Eğer büyük bir insan tasavvur edilirse, o nur onun aklı olur."

İşte, "Sen olmasaydın, ey Habîbim, felekleri (kâinatı) yaratmazdım." kudsî hadisi, bu sırra işaret etmektedir.

"Sen olmasaydın kainatı yaratmazdım." hadisi nasıl anlaşılmalıdır ve Hakikat-ı Muhammediye nedir?

Tasavvufi anlayışa göre, Allah’tan başka hiçbir şey yokken ilk defa hakikat-i Muhammediye var olmuş, bütün yaratıklar bu hakikatten ve onun için halkedilmiştir. Alemin var olma sebebi, maddesi ve gayesi bu hakikattir.

Tasavvuftaki ilk yaratılışa dair bu bilgiler, Risale-i Nur’daki bilgilerle büyük benzerlikler göstermektedir. İlk yaratılan Hz. Peygamberin temsil ettiği nübüvvet nurudur. Kainat onun nurundan yaratılmıştır. Varlığın mebde ve müntehası Hz. Muhammed (asm)’dir.

“Hem o melek, cin ve beşerin seyyidi olan zat, şu kâinat ağacının en münevver ve mükemmel meyvesi ve rahmet-i İlâhiyenin timsali ve muhabbet-i Rabbâniyenin misali ve Hakkın en münevver bürhanı ve hakikatin en parlak sirâcı ve tılsım-ı kâinatın miftahı ve muammâ-yı hilkatin keşşafı ve hikmet-i âlemin şârihi ve saltanat-ı İlâhiyenin dellâlı ve mehâsin-i san'at-ı Rabbâniyenin vassâfı; ve câmiiyet-i istidat cihetiyle, o zat mevcudattaki kemâlâtın en mükemmel enmuzecidir. Öyleyse, o zâtın şu evsâfı ve şahsiyet-i mâneviyesi işaret eder, belki gösterir ki, o zat kâinatın illet-i gaiyesidir. Yani, "O zâta şu kâinatın Hâlıkı bakmış, kâinatı halk etmiştir. Eğer onu icad etmeseydi, kâinatı dahi icad etmezdi" denilebilir. Evet, cin ve inse getirdiği hakaik-i Kur'âniye ve envâr-ı imaniye ve zâtında görünen ahlâk-ı âliye ve kemâlât-ı sâmiye, şu hakikate şahid-i kat'idir.”

"Levlake” Hadisi

“Tasavvufta sık sık kullanılan ve kutsi hadis olarak da rivayet edilen, ‘Sen olmasaydın ben kainatı yaratmazdım’ (Levlake...) (Acluni, II: 164; Hakim el Müstedrek, II: 615) ifadesiyle” varlığın Hz. Muhammed (a.s.m.) için yaratıldığı anlatılır.

Çekirdek ve Meyve

Tasavvufi anlayışta, “Rasül-i Ekrem’in ruhu ve nuru bütün insanlardan, peygamberlerden, hatta meleklerden önce var olduğundan, Peygamber insanlığın manevi babasıdır. Hz. Âdem insanların maddeten babası (ebul beşer) Hz. Peygamber ruhların babası” olduğu söylenir.

Risale-i Nur’da da Hz. Peygamber, yaratılmışların çekirdeği ve en mükemmel meyvesi olarak ifade edilir. Bu hakikat aşağıdaki alıntıda şöyle izah edilir:

“Ve herhalde, zîhayat içinde o fert zîşuurdan olacaktır. Çünkü, zîhayatın envâı içinde en mükemmeli zîşuurdur. Ve herhalde, o ferd-i ferid, insandan olacaktır. Çünkü, zîşuur içinde hadsiz terakkiyâta müstaid, insandır. Ve insanlar içinde, herhalde o fert Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm olacaktır. Çünkü, zaman-ı Âdem'den şimdiye kadar hiçbir tarih, onun gibi bir ferdi gösteremiyor ve gösteremez. Zira, o zat, küre-i arzın yarısını ve nev-i beşerin beşten birisini saltanat-ı mâneviyesi altına alarak, bin üç yüz elli sene kemâl-i haşmetle saltanat-ı mâneviyesini devam ettirip, bütün ehl-i kemâle, bütün envâ-ı hakaikte bir üstâd-ı küll hükmüne geçmiş. Dost ve düşmanın ittifakıyla, ahlâk-ı hasenenin en yüksek derecesine sahip olmuş; bidâyet-i emrinde, tek başıyla bütün dünyaya meydan okumuş; her dakikada yüz milyondan ziyade insanların vird-i zebânı olan Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyânı göstermiş bir zat, elbette o ferd-i mümtazdır, ondan başkası olamaz. Bu âlemin hem çekirdeği, hem meyvesi odur.”

“Evet, nasıl ki hayat bu kâinattan süzülmüş bir hülâsadır. Ve şuur ve his dahi hayattan süzülmüş, hayatın bir hülâsasıdır. Akıl dahi şuurdan ve histen süzülmüş, şuurun bir hülâsasıdır. Ve ruh dahi, hayatın hâlis ve sâfi bir cevheri ve sabit ve müstakil zâtıdır. Öyle de, maddî ve mânevî hayat-ı Muhammediye (a.s.m.) dahi, hayat ve ruh-u kâinattan süzülmüş hülâsatü'l-hülâsadır ve risalet-i Muhammediye dahi (a.s.m.), kâinatın his ve şuur ve aklından süzülmüş en sâfi hülâsasıdır. Belki maddî ve mânevî hayat-ı Muhammediye (a.s.m.), âsârının şehadetiyle, hayat-ı kâinatın hayatıdır. Ve risalet-i Muhammediye (a.s.m.), şuur-u kâinatın şuurudur ve nurudur. Ve vahy-i Kur'ân dahi, hayattar hakaikinin şehadetiyle, hayat-ı kâinatın ruhudur ve şuur-u kâinatın aklıdır."

"Evet, evet, evet! Eğer kâinattan risalet-i Muhammediyenin (a.s.m.) nuru çıksa, gitse, kâinat vefat edecek. Eğer Kur'ân gitse, kâinat divane olacak ve küre-i arz kafasını, aklını kaybedecek, belki şuursuz kalmış olan başını bir seyyareye çarpacak, bir kıyameti koparacak."

"Şu gördüğün büyük âleme büyük bir kitap nazarıyla bakılırsa, Nur-u Muhammedî (sallallâhu aleyhi ve sellem) o kitabın kâtibinin kaleminin mürekkebidir. Eğer o âlem-i kebir, bir şecere tahayyül edilirse, Nur-ı Muhammedî hem çekirdeği, hem semeresi olur. Eğer dünya mücessem bir zîhayat farz edilirse, o nur onun ruhu olur. Eğer büyük bir insan tasavvur edilirse, o nur onun aklı olur. Eğer pek güzel şaşaalı bir cennet bahçesi tahayyül edilirse, Nur-ı Muhammedî onun andelîbi olur. Eğer pek büyük bir saray farz edilirse, Nur-ı Muhammedî o Sultan-ı Ezelî'nin makarr-ı saltanat (saltanat merkezi) ve haşmeti ve tecelliyat-ı cemaliyesiyle âsâr-ı san'atını hâvi olan o yüksek saraya nâzır ve münadi ve teşrifatçı olur. Bütün insanları davet ediyor. O sarayda bulunan bütün antika san'atları, hârikaları ve mucizeleri tarif ediyor. Halkı o saray sahibine, sâniine iman etmek üzere câzibedar, hayret-efza davet ediyor. Binaenaleyh İncil'de "Ahmed", Tevrat'ta "Ahyed" ve Kur’ân’da "Muhammed" ismiyle müsemma, iki cihanın güneşidir."

"İnsanlardan bir çekirdek var ki, Cenâb-ı Hak şecere-i hilkati o çekirdekten inbat etmiştir. O çekirdek de ancak ve ancak bütün ehl-i kemâlin ve belki nev'-i beşerin nısfının ittifakıyla efdal-ül halk, seyyid-ül enâm (herkesin efendisi) Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'dır."

"Bu kâinat sahibinin tezahür-ü rubûbiyetine ve sermedî (ebedî) ulûhiyetine ve nihayetsiz ihsanatına küllî bir ubudiyet ve tanıttırmakla mukabele eden Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm, bu kâinatta güneş lüzumu gibi elzemdir ki; nev'-i beşerin üstad-ı ekberi ve büyük peygamberi ve Fahr-i Âlem ve hakikat-ı Muhammediye (sallallâhu aleyhi ve sellem) hem sebeb-i hilkat-i âlem, hem neticesi ve en mükemmel meyvesi olduğu gibi, bu kâinatın hakikî kemalâtı ve sermedî Cemîl-i Zülcelâl'in bâki âyineleri ve sıfatlarının cilveleri ve hikmetli ef'alinin vazifedar eserleri ve çok manidar mektupları olması ve bâki bir âlemi taşıması ve bütün zîşuurların müştak oldukları bir dâr-ı saadet ve âhireti netice vermesi gibi hakikatları, hakikat-ı Muhammediye (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve Risalet-i Ahmediye (sallallâhu aleyhi ve sellem) ile tahakkuk ettiğinden, nasıl bu kâinat O’nun risaletine gayet kuvvetli ve kat'î şehadet eder."

Hakikat-ı Muhammediye (sallallâhu aleyhi ve sellem) hem hayatın hayatı, hem kâinatın hayatı, hem İsm-i A'zam'ın tecelli-i a'zamının mazharı ve bütün zîruhların nuru ve kâinatın çekirdek-i aslîsi ve gaye-i hilkati ve meyve-i ekmeli olmasından, o hitap doğrudan doğruya O’na bakar. Sonra hayata ve şuura ve ubudiyete O’nun hesabına nazar eder.Efendimiz’in temsil ettiği bir Hakikat-ı Ahmediye var, bir de Hakikat-ı Muhammediye var. Dünyayı teşriflerinden önce O, Hakikat-ı Ahmediyesi ile vardır ve Kâ’be hakikatı ile tev’emdir. Bu sebeple O, İncil’de Ahmed ismiyle anılmıştır; Kur’an’da da geçtiği üzere, Hz. İsa (as) O’nu, Ahmed ismiyle müjdelemiştir. O, dünyayı teşrifleri ve risaletleriyle birlikte Hakikat-ı Muhammediye’yi temsil etmiştir. Vefatından sonra da, yine Hakikat-ı Ahmediye’nin tecellisi söz konusudur.

Meselenin bir diğer yönü de şudur: Hz. Peygamber'in (asm) risâlet ve nübüvveti temelde, diğer bütün peygamberlerden önce idi. Nitekim O, bir hadislerinde: "Allah'ın ilk yarattığı şey, benim nûrumdur." buyurmaktadır. Diğer bir hadislerinde de "Hz. Âdem henüz çamur ve balçık arasında debelenirken, ben peygamber idim." ferman etmektedir. Demek ki, O'nun peygamber olarak planlanması, herkesten önceydi. Bu mesele, tasavvufçularca "hakikat-ı Ahmediyye" ünvanıyla ele alınmış ve uzun uzun üzerinde durulmuştur. Onların bu mevzudaki mülahazalarında, hakikat-ı Ahmediyye, aynı zamanda kainatın da hakikatı olarak işlenmiştir ki, bununla da, Hz. Peygamber'in (asm) büyüklüğü ve en büyük risâlete mazhariyeti anlatılmak istenmiştir.

Necip Fazıl, O’nu ifade için “O ki, o yüzden varız.” derdi. Bu yaklaşım, hadis kriterleri açısından tenkid edilse de, mânâsı doğru olan “Sen olmasaydın, âlemleri yaratmazdım” hadis-i kudsîsinden mülhemdir. Evet Allah, kâinatı O’nun için yaratmıştır. Kâinat, Allah’ı anlatan bir kitapsa -ki, öyledir- bu kitabın tercümanı Hz. Muhammed (s.a.s)’dir. O olmasaydı, kâinat kitabı okunamayan, anlaşılamayan bir sır olarak kalacaktı. Dolayısıyla onun içinde yaşayacak ama, onunla Allah’ı tanıyamayacak ve O’na ulaşamayacaktık. Oysa ki, Allah, Kur’ân-ı Kerim’de beyan ettiği üzere, varlığı, kendisine ibadet etsinler, İbn Abbas’ın tefsirine göre de kendisini tanısınlar diye yaratmıştır. Bu itibarla denebilir ki, Hz. Muhammed olmasaydı, varlık bilinmeyecek ve dolayısıyla Allah da tanınmayacaktı. Öyle ise O’na varlığın ille-i gaiyesi, yani, yaratılış sebebi denebilir.

O’nu, kendinden önce gelen her peygamber, misyonu ölçüsünde ve çerçevesinde anlatmış ve haber vermiştir. Meselâ, Endülüslü büyük alim Kadı Iyaz’ın Şifa-i Şerif’inde geçtiği üzere, Hz. Âdem, kendisine yasaklanan meyveden yedikten sonra Cenâb-ı Allah’a O’nu şefaatçi ederek yalvarmış; “Muhammed hürmetine beni affet!” demiştir. Cenâb-ı Allah’ın, “Sen Muhammed’i nereden biliyorsun?” sorusuna karşılık da, “Ben, Cennet’in kapısında ‘Lâ ilâhe illallah, Muhammedün rasûlüllah’ yazısını gördüm. İsmi, senin İsm-i Şerifi’nin yanında anılan biri, Sen’in yanında en kıymetli olmalıdır.” şeklinde cevap vermiştir. En son Hz. İsa da O’ndan çok bahsetmiş, İncillerin eldeki nüshalarında

“Size daha çok söyleyeceklerim var; fakat, şimdi siz bunları kaldıramazsınız. Ben gideyim, ta ki, dünyanın Efendisi, gerçeğin ruhu, hakkı bâtıldan ayıran Zât gelsin ve size bütün hakikatleri anlatsın.” (Yuhanna, Bab 16/12-14) demiştir.

Hz. İsa, O’nu Ahmed olarak haber vermiştir. İlâhî bir tevafuktur ki, dedesi Abdülmüttalib, “Gökte ve yerdekiler O’nu övsün” diyerek, O’na Muhammed ismini koymuştur. İmam-ı Rabbanî gibi büyük zatlar, önemle Hakikat-ı Ahmediye ve Hakikat-ı Muhammediye üzerinde dururlar. O, yeryüzüne gelmeden önce “Hakikat-ı Ahmediye”nin sahibiydi. Dolayısıyla Hz. İsa, O’nu Ahmed ismiyle müjdelemiştir. Dünyadaki misyonu itibarıyla de O “Hakikat-ı Muhammediye”yi temsil etmiştir. Nebiler Serveri bu temsil sonunda Hakikat-ı Ahmediye’ye bi’l-fiil ulaşarak veya Hakikat-ı Ahmediye’yi bilfiil gerçekleştirerek, yine “Hz. Ahmed” ünvanıyla işaret buyurulan varlığın ruhu olma âlemine dönmüştür.

O, en çok eza ve cefaya maruz bırakıldığı bir zamanda Mirac’la şereflendirilmişti. Bu, kâinat içinden kâinat ötesine yolculukla, kendisine rehberlik eden Cibril’i bile bir noktadan sonra geride bırakmış, yoluna devam etmişti de, kendisine “Top senin, çevkan senin bu gece” denmişti. Mahzen-i Esrâr sahibi Nizamî’nin engin ve renkli ifadeleri içinde, “Yıldızlar, yolunda kaldırım taşları gibi dizilmiş, melekler kendisine teşrifatçılık yapmış, yarım ay atının ayakları altında bir nal gibi kalmış, Güneş O’nun ışık kaynağına sığınmıştı.” O, Kur’ân’da ifade buyurulan “Kâbe kavseyni ev ednâ”nın mânâsına göre, imkânla vücub arası bir noktaya gelmişti. Bu şu demekti: Bir kere O da, bir insandı ve yerdi, içerdi, uyurdu, sokaklarda dolaşırdı. Fakat, Buseyrî’nin ifadesiyle, “bir beşerdi, ama herhangi bir beşer gibi değildi; taşlar arasında bir yakut gibiydi.” Bunu avâmî bir benzetmeyle şöyle izah edebiliriz:

Meselâ; Selimiye’nin önünden geçen herkes, kendince, bir şeyler hisseder: İyi ve zevk-i selim sahibi bir mimar, ondaki sanat karşısında zevkten zevke girer. Bir çoban da kendine göre onun karşısında bir şeyler hisseder. Bir diğer misal verecek olursak, mesela; iyi gelişmiş damak zevki olanlar, yemekleri çok iyi ayırırlar ve onlar sıradan insanlardan farklıdırlar. Bunun gibi, onun her şeyi hissedişi bir başka idi. Dış görünümü ve yapısıyla bizim gibi bir beşer görünümündeydi ama bambaşka buudlarda yaşıyordu. Namaza durunca bazen, O’nun önünde cennet temessül eder, ona doğru adım attığı olurdu. Bazen de, bir başka şeyin temessülü karşısında geri çekilirdi. İşte, Mirac’la beşeriyetin en son sınırına varmıştı ki; ondan sonra sonsuzluk başlıyordu. Hiçbir şekilde Allah olunamayacağına göre, şüphesiz o Allah değildi ve olamazdı da. Bu yüzden, O’nun ulaştığı makama “imkânla-vücub” arası mânâsına “Kâb-ı kavseyni ev ednâ” dendi. O makamdaki, durumu itibarıyla kelamcılar, hadisçiler başka türlü değerlendirmelerde bulunsalar da, sufîler, O’nun Mirac’da zaman, mekân hususiyet ve kayıtlarından, müberra olarak Allah’ı gördüğünü söylerler. İşte bu makamda iken bile O, yeryüzüne aramıza geri dönmek istemiş ve dönmüştü. Büyük velilerden Abdü’l-Kuddüs: “Eğer ben, o makama varıp, orada kalmak ile geriye dönmek arasında muhayyer bırakılsa idim, vallahi dönmez, orada kalırdım.” der. Ama O, geri gelmiş ve kendilerinden eza-cefa gördüğü insanların arasına inerek, onları da, bizi de, kaybettiğimiz cennete taşımıştı. Hiç olmazsa hepimizi o duyguya uyarmıştı. Mevlâna’nın ifadesiyle, bir ayağı hakikatte, diğer ayağı da 72 milletin arasında, ömrünün bakiyesini, halkın içinde Hakk’la beraber sürdürmüştü.

---------- Post added 10.10.20 at 02:32 ----------

Başta bu hadis-i kudsinin kaynağını verelim.

"Levlâke" hadîsinin kaynakları şunlardır:

El-Leali-l Masnua Suyutî 1/272; Esrar-ül Mertüa, Aliyy-ül Kari sh: 295-296; aynı eser Tahkik Muhammed Said Zalûl sh.194; El-Feraid-ül Mecmua, Şevkani s. 326; Keşf-ül Hafâ, Aclunî 2/164; Şerh-üş Şifa, Aliyy-ül Karî 1/6.

Hem El- Hâfız Aclûnî hem de, Aliyy-ül Karî eserlerinde "Levlâke" sözü lafzı itibariyla hadîs olmasa dahi, mânası itibarıyla doğru ve haktır, demişlerdir. Aynı kanaati İbn-i Teymiyye dahi fetva kitabı 10/ 96-98'de izhar etmiştir.

Divan ve tasavvuf kitaplarından me'haz olarak bir kaçının da ismini veriyoruz:

Levami-ül Ukul Ni'metullah bin Veli s.15; Divan-ı Mevtana Câmî sh. 4; Divan-ı Şeyh Ahmed-i Cezerî 1/190; Mektubat-ı İmam-ı Rabbanî. Ve bütün bunların yanında umum ümmetin telâkki-i bil-kabulü.

"Levlâke" hadîsinin hakikatı şudur:

Kâinattaki bütün kemalatın menşei ve esası nur-u Muhammedî’dir. Her şey, kemalini ve cemalini O’nunla buldu.

Sorduğunuz suale iki şekilde cevap verilebilir.

a- “Anlaşılmaz bir kitap muallimsiz olsa mânasız bir kâğıttan ibaret kalır.” Allah bu dünyayı ve içindekileri, kendi cemalini ve kemalini görmek ve göstermek için yarattı. Cemalini ve kemalini göstermek istediği şuur sahibi mahlûkatın başında da insan gelmektedir.

Madem kâinat insan için yaratılmış ve madem onun yalnız aklı ile İlahi hakikatları anlaması mümkün değildir. Öyleyse insanların nazarını mahlûkattan ve masivadan çekecek peygamberler olacaktır. Bu peygamberlik makamı, Allah’ın en çok sevdiği insanlarda olacaktır. Bu seçkin insanların arasında da vahiyde belirtildiği gibi, en sevgili kul ve en şerefli kişi Hz. Muhammed’dir. (asm.).

b- Hz. Muhammed’in (sav.) duası, bu kâinatın yaratılması için bir sebeptir. Üstadımızın ifadesiyle,

“Allah, ezelî ilmiyle Peygamberimiz (sav.)'in, kâinatın ve cennetin yaratılması hususundaki ısrarlı ve ihlâslı duasını kabul etti ve bu kâinatı halk etti.”

İşte O’nun bu duâsı olmasaydı Allah kâinatı ve içindekileri yaratmazdı.

Çünkü O Zât (sav.) bütün enbiyanın seyyididir, bütün evliyanın reisidir. O geldikten sonra dünya rahata kavuştu. Bu noktadan O’na olan sevgi, bambaşka bir sevgidir. Fakat madem Allah’ın Zât’ı mahlûkatın zâtına benzemez ve hadsiz derecede mükemmel ve âlîdir. Elbette ilmi, iradesi, kudreti ve muhabbeti de mahlûkatın sıfatlarına benzemez. Cenâb-ı Hakk’ın, Habib’ine (sav.) olan muhabbetini anlamamız mümkün değildir. Çünkü Allah’ın ne sıfatlarını, ne Zât’ını ne de fiillerini aklımız almıyor.

Hadis hususunda bazı kâide ve tesbitleri sıralarsak mesele daha iyi anlaşılır.

1. Hadis kaynakları olarak, sadece Kütüb-ü Sitte ve onun gibi şöhret bulmuş kaynakları kabul edip, diğer hadis kaynaklarını yok saymak yanlıştır. Hâlbuki Buharî ve Müslim dışında sağlamlık açısından kıymetli çok hadis kaynakları da vardır.

2. "Hadis değil" demek, mânâsı yanlış demek değildir. Sadece o sözün Allah Resulüne ait olmadığı ifade ediliyor. Hâlbuki bu hadisin mânâsını teyit eden âyet ve hadisler mevcuttur.
3. Hadis âlimlerinin, hadisi değerlendirme, tenkid ve tahlil kıstasları farklı olabiliyor. Bazen birinin ‘sahih’ kabul ettiği hadisi, başka bir hadis âlimi ‘hasen’ kabul edebiliyor.

4. Günümüzde bir takım din düşmanları, husûsiyle hadis sahasına şüphe atmak için sistematik olarak gayret sarf ediyorlar. Bunu da bir takım ehl-i bid’at âlimlerince dillendiriyorlar.

5. ‘Levlake’ sözü hadistir ve ümmetçe kabul görmüştür. Bu hadis, bir âlimin, ya da müçtehidin bir tevili ve değerlendirmesi değildir. Bahsi geçen kaynaklarda olmaması, hadis olmadığı mânâsına gelmez.

6. Hadis kaynakları sadece Buharî, Müslim, Tirmizî’ ye mahsus değildir. Onun dışında yüzlerce sahih ve güvenilir kaynaklar vardır. Bu hadisin, Kütüb-ü Sitte'de olmaması, onun sıhhatine zarar vermez.

7. "Levlâke levlâke Lemâ halaktü’l-eflâk = Sen olmasaydın Ben âlemi yaratmazdım." sözü; âlimlerimizin ekseriyetince kudsî hadis olarak biliniyor.

Bu hadis-i kudsînin kaynakları:

Bu hadis-i kudsî, Suyutînin El-Leâlil-Masnûa; Aliyyü-Kârînin El-Esrârul-Merfûa ve diğer bir eseri olan Şerhüş-Şifâ; Şevkânînin El-Fevâidül-Mecmûa; Hâfız Aclunînin Keşfül-Hafâ; Muhammed Said Zalûlün Tahkîk; İmam-ı Nevevînin El-Ezkâr adlı eserlerinde kayıtlıdır.

Bu rivayetin hadis olmadığını söyleyen âlimlerin yanında, hadis olduğunu söyleyen âlimler de vardır. Diğer yandan Mevlânâ Câmî, Ahmed-i Cezerî, Mevlânâ Hâlid, İmam-ı Rabbânî, Bedîüzzaman Said Nursî gibi nice İslâm âlimleri bu hadis-i kudsîyi eserlerine almışlar.

Levlake Hadisini Destekleyen Ayetler Var mıdır?

Kur`an, Resul-i Ekrem (sav.) için, “Ve mâ erselnâke illâ rahmeten lil âlemîn” yani, "Biz seni, ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik." (Enbiyâ, 21/107) buyuruyor.

Bu ayet, alâkalı hadisin mânâsına uygundur. Çünkü ayette geçen “âlemîn”, “kâinât” demektir. Hadiste geçen “eflâk” de “kâinat” demektir.

Ayrıca şu ayetler de, söz konusu hadisi destekler mahiyettedirler:

“Andolsun içinizden size izzetli bir peygamber gelmiştir." (Tevbe, 9/128)

" Ey Peygamber! Biz seni bir şahit, bir müjdeci, bir uyarıcı, Allah`ın izniyle Allah`a çağıran ve nur saçan bir kandil olarak gönderdik." (Ahzap, 33/45- 46)

“Ve sen elbette yüksek bir ahlâka sahipsin.” (Kalem, 68/4)

Bu buna benzer çok âyetler zımnî ve işârî olarak “Levlâke” hadisini teyit ve takviye ediyorlar.

Alıntı ile Cevapla
  #2  
Alt 10.10.20, 02:33
Kâf-u Nûn - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 15.01.19
Bulunduğu yer: ..
Mesajlar: 347
Etiketlendiği Mesaj: 8 Mesaj
Etiketlendiği Konu: 0 Konu
Standart

Başta bu hadis-i kudsinin kaynağını verelim.

"Levlâke" hadîsinin kaynakları şunlardır:

El-Leali-l Masnua Suyutî 1/272; Esrar-ül Mertüa, Aliyy-ül Kari sh: 295-296; aynı eser Tahkik Muhammed Said Zalûl sh.194; El-Feraid-ül Mecmua, Şevkani s. 326; Keşf-ül Hafâ, Aclunî 2/164; Şerh-üş Şifa, Aliyy-ül Karî 1/6.

Hem El- Hâfız Aclûnî hem de, Aliyy-ül Karî eserlerinde "Levlâke" sözü lafzı itibariyla hadîs olmasa dahi, mânası itibarıyla doğru ve haktır, demişlerdir. Aynı kanaati İbn-i Teymiyye dahi fetva kitabı 10/ 96-98'de izhar etmiştir.

Divan ve tasavvuf kitaplarından me'haz olarak bir kaçının da ismini veriyoruz:

Levami-ül Ukul Ni'metullah bin Veli s.15; Divan-ı Mevtana Câmî sh. 4; Divan-ı Şeyh Ahmed-i Cezerî 1/190; Mektubat-ı İmam-ı Rabbanî. Ve bütün bunların yanında umum ümmetin telâkki-i bil-kabulü.

"Levlâke" hadîsinin hakikatı şudur:

Kâinattaki bütün kemalatın menşei ve esası nur-u Muhammedî’dir. Her şey, kemalini ve cemalini O’nunla buldu.

Sorduğunuz suale iki şekilde cevap verilebilir.

a- “Anlaşılmaz bir kitap muallimsiz olsa mânasız bir kâğıttan ibaret kalır.” Allah bu dünyayı ve içindekileri, kendi cemalini ve kemalini görmek ve göstermek için yarattı. Cemalini ve kemalini göstermek istediği şuur sahibi mahlûkatın başında da insan gelmektedir.

Madem kâinat insan için yaratılmış ve madem onun yalnız aklı ile İlahi hakikatları anlaması mümkün değildir. Öyleyse insanların nazarını mahlûkattan ve masivadan çekecek peygamberler olacaktır. Bu peygamberlik makamı, Allah’ın en çok sevdiği insanlarda olacaktır. Bu seçkin insanların arasında da vahiyde belirtildiği gibi, en sevgili kul ve en şerefli kişi Hz. Muhammed’dir. (asm.).

b- Hz. Muhammed’in (sav.) duası, bu kâinatın yaratılması için bir sebeptir. Üstadımızın ifadesiyle,

“Allah, ezelî ilmiyle Peygamberimiz (sav.)'in, kâinatın ve cennetin yaratılması hususundaki ısrarlı ve ihlâslı duasını kabul etti ve bu kâinatı halk etti.”

İşte O’nun bu duâsı olmasaydı Allah kâinatı ve içindekileri yaratmazdı.

Çünkü O Zât (sav.) bütün enbiyanın seyyididir, bütün evliyanın reisidir. O geldikten sonra dünya rahata kavuştu. Bu noktadan O’na olan sevgi, bambaşka bir sevgidir. Fakat madem Allah’ın Zât’ı mahlûkatın zâtına benzemez ve hadsiz derecede mükemmel ve âlîdir. Elbette ilmi, iradesi, kudreti ve muhabbeti de mahlûkatın sıfatlarına benzemez. Cenâb-ı Hakk’ın, Habib’ine (sav.) olan muhabbetini anlamamız mümkün değildir. Çünkü Allah’ın ne sıfatlarını, ne Zât’ını ne de fiillerini aklımız almıyor.

Hadis hususunda bazı kâide ve tesbitleri sıralarsak mesele daha iyi anlaşılır.

1. Hadis kaynakları olarak, sadece Kütüb-ü Sitte ve onun gibi şöhret bulmuş kaynakları kabul edip, diğer hadis kaynaklarını yok saymak yanlıştır. Hâlbuki Buharî ve Müslim dışında sağlamlık açısından kıymetli çok hadis kaynakları da vardır.

2. "Hadis değil" demek, mânâsı yanlış demek değildir. Sadece o sözün Allah Resulüne ait olmadığı ifade ediliyor. Hâlbuki bu hadisin mânâsını teyit eden âyet ve hadisler mevcuttur.
3. Hadis âlimlerinin, hadisi değerlendirme, tenkid ve tahlil kıstasları farklı olabiliyor. Bazen birinin ‘sahih’ kabul ettiği hadisi, başka bir hadis âlimi ‘hasen’ kabul edebiliyor.

4. Günümüzde bir takım din düşmanları, husûsiyle hadis sahasına şüphe atmak için sistematik olarak gayret sarf ediyorlar. Bunu da bir takım ehl-i bid’at âlimlerince dillendiriyorlar.

5. ‘Levlake’ sözü hadistir ve ümmetçe kabul görmüştür. Bu hadis, bir âlimin, ya da müçtehidin bir tevili ve değerlendirmesi değildir. Bahsi geçen kaynaklarda olmaması, hadis olmadığı mânâsına gelmez.

6. Hadis kaynakları sadece Buharî, Müslim, Tirmizî’ ye mahsus değildir. Onun dışında yüzlerce sahih ve güvenilir kaynaklar vardır. Bu hadisin, Kütüb-ü Sitte'de olmaması, onun sıhhatine zarar vermez.

7. "Levlâke levlâke Lemâ halaktü’l-eflâk = Sen olmasaydın Ben âlemi yaratmazdım." sözü; âlimlerimizin ekseriyetince kudsî hadis olarak biliniyor.

Bu hadis-i kudsînin kaynakları:

Bu hadis-i kudsî, Suyutînin El-Leâlil-Masnûa; Aliyyü-Kârînin El-Esrârul-Merfûa ve diğer bir eseri olan Şerhüş-Şifâ; Şevkânînin El-Fevâidül-Mecmûa; Hâfız Aclunînin Keşfül-Hafâ; Muhammed Said Zalûlün Tahkîk; İmam-ı Nevevînin El-Ezkâr adlı eserlerinde kayıtlıdır.

Bu rivayetin hadis olmadığını söyleyen âlimlerin yanında, hadis olduğunu söyleyen âlimler de vardır. Diğer yandan Mevlânâ Câmî, Ahmed-i Cezerî, Mevlânâ Hâlid, İmam-ı Rabbânî, Bedîüzzaman Said Nursî gibi nice İslâm âlimleri bu hadis-i kudsîyi eserlerine almışlar.

Levlake Hadisini Destekleyen Ayetler Var mıdır?

Kur`an, Resul-i Ekrem (sav.) için, “Ve mâ erselnâke illâ rahmeten lil âlemîn” yani, "Biz seni, ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik." (Enbiyâ, 21/107) buyuruyor.

Bu ayet, alâkalı hadisin mânâsına uygundur. Çünkü ayette geçen “âlemîn”, “kâinât” demektir. Hadiste geçen “eflâk” de “kâinat” demektir.

Ayrıca şu ayetler de, söz konusu hadisi destekler mahiyettedirler:

“Andolsun içinizden size izzetli bir peygamber gelmiştir." (Tevbe, 9/128)

" Ey Peygamber! Biz seni bir şahit, bir müjdeci, bir uyarıcı, Allah`ın izniyle Allah`a çağıran ve nur saçan bir kandil olarak gönderdik." (Ahzap, 33/45- 46)

“Ve sen elbette yüksek bir ahlâka sahipsin.” (Kalem, 68/4)

Bu buna benzer çok âyetler zımnî ve işârî olarak “Levlâke” hadisini teyit ve takviye ediyorlar.

Alıntı ile Cevapla
  #3  
Alt 10.10.20, 02:47
Kâf-u Nûn - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 15.01.19
Bulunduğu yer: ..
Mesajlar: 347
Etiketlendiği Mesaj: 8 Mesaj
Etiketlendiği Konu: 0 Konu
Standart

Yapılan birkaç ankette Diyanet’te görev yapan birçok din görevlisinin
dahi bu rivayeti “ayet”, bir o kadarının da “sahih hadis” zannettikleri
saptanmıştır.
SEN OLMASAYDIN
(LEVLÂKE)
Kitap ve Hikmet Dergisi’nin 13. sayısında “Allah’ın
Beşer Resûlü” başlıklı bir yazımız yayımlanmıştı.
O yazıda Hristiyanların İsa Aleyhisselâm hakkında
benimsedikleri aşırı kutsamacı/yüceltmeci tutum ile
müşriklerin Allah’ın nebîlerinin beşer oluşuna karşı
geliştirdikleri olumsuz söylem, İslâm dünyasında
karşılaşılan bazı aşırı yüceltmeci nebî tasavvurları ile
mukayese edilmeye çalışılmıştı. Yazının bir bölümünde
tasavvufta yaygın olan hakîkat-i Muhammediyye1
inancına yer verilirken halk arasında genellikle ayet
veya kutsî hadis2 olarak bilinen “Sen olmasaydın…
Sen olmasaydın… Ben kâinatı asla yaratmazdım (الكْ َ
َلو
ْ َالك
ْ ُت األف
ا خَلق
َ َ
ْ َالك َ لم
لو =َlevlâke levlâke lemâ halaktu’leflâk)” uydurma (mevzû) rivayetine de değinilmiş;
fakat detaylı bir malumat verilmemişti. Bu yazımızda
söz konusu o rivayet hakkında biraz daha ayrıntılı bir
şekilde durmak istiyoruz.
1 Tasavvufta Resûlullâh’ın manevi şahsiyetini ifade etmek için kullanılan; ama Kur’an ve
Sünnetle uzaktan yakından alakası olmayan hakîkat-i Muhammediyye inancı kısaca
şöyledir: “Hz. Peygamber’in altmış üç senelik zamanla sınırlı cismanî hayatından ayrı
bir varlığı daha mevcuttur. Allah’tan başka hiçbir şey yokken ilk defa hakîkat-i Muhammediyye var olmuş, bütün yaratıklar bu hakikatten ve onun için halkedilmiştir. Âlemin var
olma sebebi, maddesi ve gayesi bu hakikattir. Tasavvufta sık sık kullanılan ve kutsî hadis
olarak da rivayet edilen, “Sen olmasaydın ben kâinatı yaratmazdım” (levlâke...) ifadesiyle
bu husus anlatılır. İlk ilâhî tecelli olması sebebiyle “taayyün-i evvel”, sevgi tarzında tecelli
olması dolayısıyla “taayyün-i hubbî” adı da verilen nûr-ı Muhammedî zuhur ettikten sonra
her şey ondan ve onun için yaratılmıştır.” Mehmet Demirci, “Hakîkat-i Muhammediyye”,
Diyanet İslam Ansiklopedisi (DİA), c: 15, s. 180.
2 Kutsî hadisi ‘Allah tarafından vahiy, ilham, rüya gibi değişik bilgi edinme yolları ile anlamı
Hz. Peygamber’e bildirilen, onun tarafından kendi ifade ve üslûbu ile Allah’a nisbet edilerek rivayet edilen, Kur’an’la herhangi bir ilgisi bulunmadığı gibi i‘câz vasfı da olmayan
hadis’ şeklinde tanımlamak mümkündür. Bu tür hadislerin kudsî olarak nitelendirilmesi
mânanın Allah’a aidiyeti, hadis denilmesi de Resûl-i Ekrem tarafından dile getirilmiş olması sebebiyledir. Kudsî hadislerin Allah’a nisbet edilmesi onların sabit ve sahih olduğu
anlamına gelmez, buradaki “kudsî” kelimesi sadece sözün kaynağını gösterir, metnin kabul veya reddi açısından bir hüküm ifade etmez. Sahih olan kudsî hadislerin sayısı çok
değildir.” Hayati Yılmaz, “Kudsî Hadis”, DİA, c: 26, s. 318.
“Sen olmasaydın… Sen olmasaydın… Ben kâinatı asla
yaratmazdım” rivayetinin halk arasında ayet veya kutsi
hadis olarak bilindiğinden söz ettik. Yapılan birkaç
ankette Diyanet’te görev yapan birçok din görevlisinin
dahi bu rivayeti “ayet”, bir o kadarının da “sahih hadis”
zannettikleri saptanmıştır. Şöyle ki:
1996 yılında bir yüksek lisans tez çalışması için
Ankara ve Şırnak’ta yapılan alan araştırmasında 213
din görevlisine “Sen Olmasaydın/Levlâke...” rivayeti
hakkındaki görüşleri sorulmuş ve şu sonuçlar elde
edilmiştir:
Ankete katılan:
58 kişi (%27,2) “ayet”,
86 kişi (%40,4) “sahih hadis”,
15 kişi (%7,0) “cevapsız”,
7 kişi (%3,3) “bilmiyorum”,
2 kişi (%0,9) “atasözü” derken
sadece 45 kişi (%21,1) “mevzu hadis” doğru cevabını
vermiştir.3
Aynı araştırmacı tarafından 10 yıl sonra yani 2006 yılında
Isparta’da 96 din görevlisi üzerinde yapılan çalışmada da
benzer sonuçlar ortaya çıkmıştır. Ankete katılan 96 kişiden:
46 kişi (%47,92) “ayet”,
17 kişi (%17,71) “sahih hadis”, 7 kişi (%7,29) “bilmiyorum”,
2 kişi (%2,08) “cevapsız” derken
sadece 24 kişi (%25,0) “mevzu hadis” diyerek doğru
cevap vermiştir.4
2011 yılında tamamlanan başka bir yüksek lisans
çalışması için bu sefer Niğde ve Mersin’de 309 din
görevlisi üzerinde bir anket çalışması yapılmıştır. Buna
göre ankete katılan 309 din görevlisinden:
97 kişi (%31,4) “ayet”,
38 kişi (%12,3) “sahih hadis”,
79 kişi (%25,6) “cevapsız”,
2 kişi (%0,6) “atasözü” cevabını verirken
93 kişi (%30,1) ise “mevzu hadis” diyerek doğru cevap
vermiştir.5
Bu anket çalışmaları ışığında kabaca bir hesap yapacak
olursak görüşlerine başvurulan toplam 618 din
görevlisinden 201’i bu rivayeti ayet zannetmektedir.
141 din görevlisinin sahih hadis zannettiği bu rivayete
“mevzu hadis” diyerek doğru cevap verenlerin sayısı
sadece 162’dir! Son zamanlarda bu yönde yapılmış
başka anket çalışmaları var mı yok mu bilemiyoruz;
ama yapılsa dahi önceki anketlerden farklı bir sonuç
çıkacağını pek zannetmiyoruz.
4 Bilen, “Din Görevlilerinin Hadis Bilgileri Üzerine”, s. 102.
5 Ahmet Gür, “Din Görevlilerinin Hadis Bilgilerinin Mahiyeti Üzerine Bir Alan Araştırması
(Niğde ve Mersin Örneği)”, Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Basılmamış
Yüksek Lisans Tezi, Konya, 2011, s. 251-252.
Levlâke rivayetini ayet zanneden 201 din görevlisinin
maalesef Kur’ân ile pek haşir neşir olmadıklarını
görüyor, hayretler içerisinde kalıyoruz. Zira Kur’ân-ı
Kerim’i ister Arapçasından ister mealinden dikkatlice
bir kez bile okuyanlar Kur’ân’da böyle bir ayet
bulunmadığını görebileceklerdir. Din görevlileri
tarafından sergilenen bu cehalet veya dikkatsizlik
oldukça üzücüdür. Fakat diğer taraftan rivayete sahih
hadis diyenlerin sayısının da bir hayli fazla olduğu
görülüyor ki biz biraz da bunun üzerinde durmak
istiyoruz. Zira söz konusu rivayete senet açısından
olmasa bile en azından “mana açısından sahih” diyen
ulema vardır ve onların bu görüşleri bazı kitaplarda
kayıtlıdır. Bu bilgilere o kitaplarda rastlayan; fakat
konu hakkında ayrıntılı bilgiye sahip olmayanların
onlar gibi düşünmeleri mümkündür. Peki, işin gerçeği
nedir, ne değildir şimdi o hususa bir göz atalım:
Söz konusu rivayetin önce senet açısından durumuna,
daha sonra Arap dili açısından uygun olup olmadığına
ve son olarak da metin/mana açısından sahih, zayıf
veya uydurma olup olmadığına bakacağız.
1. Senet Yönünden
Sözü hiç uzatmadan direkt olarak belirtelim ki hadis
ilmiyle meşgul olanlarca bu rivayetin senet açısından
uydurma bir söz yani mevzû’ (موضوع “(olduğu
belirtilmiştir.6
6 Molla Aliyyü’l-Kârî, el-Esrâru’l-Merfûa fi’l-Ehâdîsi’l--Mevdûa (el-Mevdûatu’l-Kübrâ), Thk Yapılan araştırmalar neticesinde yukarıdaki şekliyle
meşhur olan bu söz erken veya geç dönem hiçbir
hadis kitabında hadis olarak tespit edilememiştir.7
İbn
Teymiye’nin de dediği gibi Nebîmizden nakledilmiş
“Hz. Muhammed olmasaydı arş, kürsî, gökler, yer,
ay ve güneş yaratılmazdı; Allah âlemi onun için
yarattı” anlamına gelen sahih veya zayıf hiçbir hadis
bulunmamaktadır. Hadis ilmiyle uğraşan hiçbir âlim bu
yönde herhangi bir hadis rivayetinde bulunmamıştır.
Ashâb-ı Kirâm’ın da bu tür şeyler söylediği
bilinmemektedir. Bunlar, söyleyeni belli olmayan
(anonim) sözlerdir.8
Demek ki söz konusu rivayetin hadis ilmi usûllerine
göre tespit edilmiş bir rivayet zinciri yoktur ve senet
açısından uydurmadır. İşin hadis ilmi açısından teknik
yönü kısaca budur.
2. Dil Yönünden
Hadis usûlü kitaplarında uydurma hadisler anlatılırken,
rivayet edilen sözde bir gramer (sarf-nahiv) hatası veya
mana bozukluğu (rekâket) bulunduğuna yer verilir.9
Çünkü Arapçayı fasîh bir şekilde konuşan Nebîmizin
hadislerinde bu tür dil hatalarına rastlanmaz.10
Hadisleri mana ile rivayet etme yetkinliğine sahip
Muhammed Lütfi es-Sabbâğ, el-Mektebetu’l-İslâmî, 2. Bs., Beyrut, 1986, s. 288; hadis no:
385; İsmail b. Muhammed el-Aclûnî, Keşfu’l-Hafâ, 3. bs., Beyrut, 1988, c: 2, s. 335, hadis
no: 2123; Muhammed b. Ali b. Muhammed eş-Şevkâni, el-Fevâidu’l-Mecmûa fi’l-Ahâdîsi’l-Mevdûa, Thk: Abdurrahman el-Muallimî, el-Mektebetu’l-İslâmî, 2. Bs., Beyrut, 1392
h., s. 326; hadis no: 1013. Ayrıca bkz: Harun Ünal, Uydurma Hadisler, Mirac Yayınları,
İstanbul, 2007, c: 1, s. 87-93.
7 Bünyamin Erul, “Uydurma Rivayetlerde Peygamber Tasavvuru”, İslam’ın Anlaşılmasında
Sünnetin Yeri ve Değeri, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara, 2003, s. 421; Ahmet
Yıldırım, Tasavvufun Temel Öğretilerinin Hadislerdeki Dayanakları, Türkiye Diyanet Vakfı
Yayınları, Ankara, 2000, s. 121 vd.; Musa Bağcı, Beşer Olarak Hz. Peygamber, Ankara
Okulu, Ankara, 2010, s. 480.
8 İbn Teymiye, Mecmûu Fetâvâ, Cem’ ve Tertîb: Abdurrahmân Muhammed b. Kâsım, c: 11,
s. 96. İbn Teymiye devamla, yerlerin, göklerin, ayın, güneşin vs. insanoğlu için yaratıldığını
bildiren ayetleri sıralayarak bu anlayışın doğru olmadığını açıklamaktadır. Bu ayetler için
bk: Bakara, 2/29; İbrahim, 14/32-33.
9 İbnü’s-Salâh eş-Şehrezûrî, Ulûmu’l-Hadîs, Thk: Nureddin Itr, Dâru’l-Fikr, Beyrut, 1998, s.
99.
10 Celaleddîn es-Suyûtî, Tedrîbu’r-Râvî fi Şerhi Takrîbi’n-Nevevî, Thk: Ebû Kuteybe Nazar
Muhammed el-Fâryâbî, Dâru Taybe, 8.Bs., Riyad, 1427 h., c: 1, s. 324-325; Subhi es-Salih, Hadis İlimleri ve Hadis Istılahları, Terc: M. Yaşar Kandemir, Diyanet İşleri Başkanlığı
Yayınları, 2. Baskı, s. 226.
râvîlerin bile yapamayacağı derecede büyük gramer
hatalarını içeren bir rivayeti Nebîmize atfetmek doğru
değildir.11 Halbuki levlâke... diye bilinen bu uydurma
rivayette birkaç yönden dil hatası bulunmaktadır.
Şöyle ki:
Arap dili kurallarına göre “levlâ” (لوال (edatından sonra
gelen kelime mübtedâ olur. Mübtedâ olan kelime
ma’rife isim olur ki bu da ism-i zâhir olmalıdır. Eğer
zamir olursa bunun “hüve” (هو” ,(ente” (انت (gibi merfû
munfasıl zamir olması gerekir. Halbuki “levlâke” (لوالك (
rivayetinde yer alan “ke” (ك (zamiri mansûb muttasıl
zamirdir. Dolayısıyla bunun mübtedâ olması mümkün
değildir. Arapça açısından bunun doğrusu levlâke
levlâke... (لوالك لوالك (değil; levlâ ente levlâ ente... (لوال
.gerekirdi olması şeklinde) لوال انت انت
Bir de hadis diye uydurulan bu sözde Arapçada pek
kullanılmayan bir kalıp bulunmaktadır. O da levlâ
(لوال (şart edatının cevabı menfî (olumsuz) olduğu
zaman te’kîd lâmının (خلقت لما (gelmesi durumudur.12
Bu, nadir rastlanan bir kullanımdır. Hâlbuki Kur’ân’da
bunun doğru ve yaygın kullanılışı bulunmaktadır. Nûr
sûresinin 21. ayetinde şöyle buyurulmuştur:
ً ا
َد
َب
ٍ أ
َ د
َح
ْ أ
ِن
ْ م
ْ ُكم
ِ ن
ٰ م
َى
َك
َا ز
ُ م
ُه
ت
َ
ْ م
َح
َر
ْ و
ْ ُكم
َ َلي
ِ ع
الل
َ ْضُل َّ
ْ َل ف
َ َلو
وEğer size Allah’ın iyiliği
ve ikramı olmasaydı
içinizden asla hiç kimse temize
çıkamazdı. (Nûr 24/21)
Ayette görüldüğü gibi ve levlâ (لْ َ
َ َلو
و (şart edatının
menfî cevabı mâ zekâ ( ٰ
َى
َك
َا ز
م (şeklinde te’kid lâmı
getirilmeden zikredilmiştir.13
Hadislerde de benzer kullanımlar vardır. Mesela
Buhârî ve Müslim’de sahâbeden Berâ b. Âzib’in rivayet
ettiği şöyle bir hadis vardır:
َ ِ اب
ْز
َح
َ األ
ْم
و
َ
ِ صلى اهلل عليه وسلم ي
الل
ُ َول َّ
َس
ْ ُت ر
َي
أ
َ
ِ ـ رضى اهلل َ عنه ـ ق َال ر
َ اء
ر
َ
َ ِن ْ الب
ع
ُول:
ق
َ
َ ي
ُو
َ ه
ِ، و
ِه
َ ْطن
َ َ اض ب
ي
َ
ُ ب
َ اب
ُّر
َى الت
َ ار
ْ و
َ َقد
َ و
َ اب
ُّر
ُ ُل الت
ْق
ن
َ
ي
ا.
َ
ن
ْ
َ َّلي
َ ص
َ ال
َا و
َّ ْقن
َ د
َص
َ ت
َ ال
َا و
ن
ْ
َ ي
َد
ْ ت
َا اه
ْ َت م
َن
َ أ
ْ ال
َ لو
ا.
َ
ن
ْ
ََقي
َ ِ إ ْن ال
َ ام
َ ْقد
ِ ِت األ
ّ
َب
ث
َ
ا و
َ
ن
ْ
َ َلي
َ َة ع
َّ ِكين
ْ ِزِل الس
َن
َأ
ف
ا.
َ
ن
ْ
ي
َ
َب
َ ًة أ
ن
ْ
ِت
ُوا ف
َ اد
َر
َ ِ ا إ َذا أ
ن
ْ
َ َلي
ا ع
ْ
َو
َغ
ْ ب
َُل َى قد
ِ إ َّن األ
“Hendek savaşı gününde Resûlullâh’ı gördüm, toprak
karnının beyazlığını örtmüş bir şekilde toprak taşıyor
ve şu sözleri söylüyordu:
Ya Rab! Sen olmasaydın biz doğru yolu bulamaz,
sadaka/zekât veremez, namaz kılamazdık. Kâfirlerle
karşılaştığımızda ayaklarımızı sabit tut, üzerimize
sekînet (manevî kuvvet, sabır, sebat) indir. Şüphesiz
onlar bize saldırmışlardır. Bizi sıkıntıya sokarlarsa biz
de karşı dururuz.”14
Görüldüğü gibi hadiste levlâ (َ
ْ ال
لو (َşart edatından sonra
ْ َت) ente
َن
أ (merfû munfasıl zamiri gelmiş, akabinde
menfî cevap olan mehtedeynâ (ا
َ
ن
ْ
َ ي
َد
ْ ت
َا اه
م (da te’kîd lâmı
olmadan zikredilmiştir. Yani hem ayetlerde hem de
sahih hadislerdeki doğru kullanım, dil kurallarına aykırı
olan levlâke rivayetinin Nebîmize ait olamayacağının
başka bir delilidir.
3. Mana Yönünden
Keşfu’l-Hafâ müellifi Aclûnî ve el-Esrâru’l-Merfûa
müellifi Aliyyü’l-Kârî, kitaplarında “senet yönünden
13 Levlâke rivayetinin Arap dili açısından taşıdığı bu bozuklukların tespiti için Süleymaniye
Vakfı ilmi araştırmacılarından Sn. Enes Alimoğlu’na teşekkür ederim.
14 Buhârî, Cihâd, 34, Megâzî, 31; Müslim, Cihâd, 125 (1803).
uydurmadır”, “her ne kadar hadis değilse de…”
dedikleri halde levlâke rivayetinin, ihtiva ettiği mana
yönünden sahih olduğunu söylerler.15 Belli ki birçok
kişinin zihnini karıştıran ve rivayetin sahihmiş gibi
telakki edilmesine yol açan husus budur. Özellikle
Aliyyü’l-Kârî, bunun mana yönünden sahih olduğunu
söylerken Deylemî ve İbn Asâkir’de geçen iki rivayeti
daha delil göstermektedir. Deylemî’nin İbn Abbas’tan
rivayet edildiğini söylediği hadis şöyledir:
ُ
ِ ِقت النار
ِ ِقت ُ الجنة ُ ، ولوالك ما خل
ُ لوالك ما خل
“(Ey Muhammed!) Eğer sen olmasaydın Cennet
yaratılmazdı. Ve yine sen olmasaydın Cehennem de
yaratılmazdı.”16
Nâsıruddîn el-Albânî, bu sözün senet zincirinde
bulunan bir râvîden (Abdüssamed b. Ali b. Abdullah)
dolayı tereddütsüz bir şekilde zayıf olduğunu,
Deylemî’nin bu rivayette tek kaldığını (teferrüd) ve
onun rivayet ettiği bu sözün sabit olduğunu beyan
eden hiçbir kimseyi görmediğini belirtmiştir.17
İbn Asâkir’in Selmân-ı Fârisî’den rivayet edildiğini öne
sürdüğü uzunca bir hadisin sonunda da şu cümle yer
almaktadır:
َ ِت الدنيا
ِق
ُ ولوالك ما خل
“(Ey Muhammed!) Eğer sen olmasaydın dünya
yaratılmazdı.”18
Bu rivayet de İbnü’l-Cevzî ve Suyûtî tarafından “şeksiz
şüphesiz uydurmadır” şeklinde nitelendirilmiştir.19
15 Aliyyü’l-Kârî, a.g.e., s. 288; hadis no: 385; Aclûnî, a.g.e., c: 2, s. 335, hadis no: 2123.
Büyük müfessirlerden Fahreddîn er-Râzî de Duhâ sûresinin 6. ayetini (Bir yetim iken seni
bulup da barındırmadı mı?) tefsir ederken bu rivayete yer vermiştir. Hiçbir açıklama yapmamasından anlaşıldığına göre o da bu rivayeti sahih kabul etmektedir. Bkz: Fahreddîn
er-Râzî, et-Tefsîru’l-Kebîr, 3. Bs., Dâru İhyâi’t-Turâsi’l-Arabî, Beyrut, 1999, c: 11, s. 196.
16 Şehredâr b. Şîreveyh ed-Deylemî, el-Firdevs bi Me’sûri’l-Hitâb, Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye,
Beyrut, 1986, c: 5, s. 227, hadis no: 8031.
17 Muhammed Nâsıruddîn el-Albânî, Silsiletü’l-Ehâdîsi’d-Daîfe ve’l-Mevdûa, Mektebetü’l-Maârif, Riyad, 1992, c: 1, s. 451, hadis: 282.
18 İbn Asâkir, Târîhu Medîneti Dımeşk, Ömer b. Garâme el-Amrî, Dâru’l-Fikr, Beyrut, 1995, c:
3, s. 518; Aliyyü’l-Kârî, el-Esrâru’l-Merfûa, s. 288; Ebu’l-Hasen Ali b. Muhammed b. Arrâk
el-Kinânî, Tenzîhu’ş-Şerîati’l-Merfûaani’l-Ahbâri’ş-Şenîati’l-Mevdûa, Thk: Abdulvehhâb b.
Abdullatîf, Abdullah Muhammed es-Sıddîk, 2. Bs, Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, Beyrut, 1981, c:
1, s. 324-325.
19 İbnü’l-Cevzî, el-Mevdûât, Tahkîk: 2. Baskı, Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, Beyrut, 2003, c. 1,
s. 211; Celâleddîn Abdurahmân es-Suyûtî, el-Leâli’l-Masnûa fi’l-Ehâdîs Görüldüğü gibi Aliyyü’l-Kârî’nin senet açısından
uydurma olduğunu belirttiği levlâke rivayetinin mana
açısından sahih olduğunu söylemek için delil getirdiği
hadislerin de biri uydurma, diğeri ise sadece tek bir
yerde ve oldukça zayıf bir şekilde rivayet edilmiştir.
Evet, bir söz hadis olmasa da hadis değeri taşımasa
da mana yönünden Kur’ân’a uygun olabilir. Bu, gayet
normaldir. Fakat buraya kadar verilen bilgilerden
anlaşıldığı kadarıyla levlâke rivayeti için bunu
söylemek mümkün değildir.
Senet açısından uydurma olan levlâke rivayetinin
mana açısından sahih olamayacağının Kur’ân temelli
gerekçeleri de bulunmaktadır. Allah Teâlâ kâinatı, var
ettiği her şeyi, niçin yarattığını bizzat kendisi şöyle
açıklamıştır:
َ
الل
َ َّن َّ
ُ وا أ
ْ َلم
َع
ِت
َّ ل
ُن
َه
ن
ْ
ي
َ
ُ ب
ْر
َم
َّ ُل اْل
َز
ن
َ
ت
َ
َّ ي
ُن
ْ َله
ِ ث
ِض م
ْ
َر
َ اْل
ِن
َم
َ ٍ ات و
َ او
َ م
َ س
ْع
َ ب
ُ َّ ال ِذ َي خَلَق س
الل
َّ
ا
ً
ٍ ِ عْلم
ْ ء
َ َ اط ُ بِكِّل َ شي
َح
ْ أ
َ َ قد
الل
َ َّن َّ
أ
َ
ٌ و
ٍ َ قِدير
ْ ء
ُ ِّل َ شي
ٰ ك
َ َلى
ع
Yedi kat göğü ve yerden de onlar gibisini yaratan
Allah’tır. Emir, bunların arasında durmadan iner;
sizin gerçekten Allah’ın her şeye bir ölçü koyduğunu
ve gerçekten Allah’ın ilmiyle her şeyi kuşattığını
bilip öğrenmeniz için. (Talâk 65/12)
Demek ki Allah Teâlâ yarattıklarını Nebîmizin yüzü
suyu hürmetine değil; her şeye ölçü koyanın ve ilmiyle
her şeyi kuşatanın kendisi olduğunu bizlere bildirmek
için yaratmıştır.
Kâinatın birer parçası olan insan ve cinlerin ise sadece
Allah’a kulluk etmeleri için yaratıldığını yine ayetlerden
öğreniyoruz. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:
ُ ِون
د
ُ
ب
ْ
ع
َ
ِي
ْس َ ِ إَّل ل
َ ْ ِ الن
َّ و
ْ ُت ْ ال ِجن
ا خَلق
َ َ
َم
و
Cinleri ve insanları, kulluğu sadece bana yapsınlar
diye yarattım. (Zâriyât 51/56)
Konuyla ilgili diğer ayetler de şöyledir:
ا
ً
ِميع
َ
ِض ج
ْ
َر
ِي اْل
َا ف
ْ م
َ َّ ال ِذ َي خَلَق َ ل ُكم
ُو
ه
Yerde bulunan her ne varsa onları sizin için yaratan
O’dur... (Bakara 2/29)
َ ِ ات
َر
َّم
َ الث
ِن
ِ م
َ بِه
َج
َ ْخر
َأ
ً ف
َاء
ِ م
َ اء
َّ م
َ الس
ِن
َ َل م
ْز
َن
أ
َ
ْ َض و
َر
اْل
َ
َ ِ ات و
َ او
َّ م
ُ َّ ال ِذ َي خَلَق الس
الل
َّ
َ
َار
ْه
َن
ُ اْل
َ َ ل ُكم
َ َّخر
َ س
ِ ۖ و
ِره
ْ
َم
ْ ِر بِأ
َح
ِ ْي الب
َ ف
ْ ِري
َج
ِت
ُ ْ الُفْل َك ل
َ َ ل ُكم
َ َّخر
َ س
ۖ و
ْ
ْ ًق َ ا ل ُكم
ِرز
Allah, gökleri ve yeri yaratmış olandır. Gökten su
indirir, size rızık olması için onunla yerden ürünler
çıkarır. Emriyle denizde yüzüp gitmesi için gemileri
hizmetinize vermiştir. Irmakları da hizmetinize
vermiştir.
َ
َار
َّه
َ الن
َل و
ْ
ُ َّ اللي
َ َ ل ُكم
َ َّخر
َ س
ِن ۖ و
ْ
ي
َ
ِب
َائ
َ د
َر
َم
َ ْالق
ْ س َ و
ُ َّ الشم
َ َ ل ُكم
َ َّخر
َ س
و
Yörüngelerinde hiç durmadan yürüyen güneşi ve
ayı hizmetinize vermiştir. Geceyle gündüzü de sizin
hizmetinize vermiştir. (İbrahim 14/32-33)
ْ
َ َّل ُكم
َ َلع
ِ و
ِه
َ ْضل
ْ ف
ِن
ُوا م
َغ
ت
ْ
ب
َ
ِت
ل
َ
ِ و
ِره
ْ
َم
ِ بِأ
ِيه
َ ْ الُفْل ُك ف
ْ ِري
َج
ِت
َ ل
ْر
َح
ُ ْ الب
َ َ ل ُكم
َ َّخر
ُ َّ ال ِذي س
الل
َّ
ُ َون
َ ْش ُكر
ت
Gemilerin emriyle akıp gitmesi ve ikram olarak
verdiklerini aramanız için denizi sizin hizmetinize
veren Allah’tır. Belki görevlerinizi yerine getirirsiniz.
ٍ
ْم
َو
ِق
َ ٍ ات ل
ِ َك َ لي
ِ َٰي ذل
ُ ِ ۚ إ َّن ف
ْه
ِ ن
ًا م
ِميع
َ
ِض ج
ْ
َر
ِي اْل
َا ف
َم
َ ِ ات و
َ او
َّ م
ِي الس
َا ف
ْ م
َ َ ل ُكم
َ َّخر
َ س
و
ُ َون
َ َف َّكر
ت
َ
ي
O göklerde ve yerde olan her şeyi sizin hizmetinize
vermiştir. Bunda düşünen bir topluluk için
göstergeler (ayetler) vardır. (Câsiye 45/13)
Muhammed Aleyhisselâmın da bir beşer olduğunun
ve vahiy alması dışında diğer insanlardan hiçbir
farkının bulunmadığının belirtildiği birçok ayeti ayrıca
zikretmeye bile gerek duymuyoruz.
Bütün bu ayetler yaratılan her şeyin/mahlukatın tüm
insanlar için, insanların da yalnızca Allah’a kullukHâlbuki ayetlerin tam aksine, levlâke rivayetine göre
insanlar, cinler, yer ve gökler... hâsılı kâinatta her ne
varsa hepsi Nebîmiz için, onun yüzü suyu hürmetine
yaratılmıştır!
Tüm kâinatın Nebîmiz Muhammed Aleyhisselâm için
yaratıldığına dair öne sürülen bu iddianın bir benzerini
asırlar önce Hristiyanlar gündeme getirmiştir. Şu
an elimizde bulunan İncil’in Pavlus’un Koloselilere
Mektubu başlıklı bölümünde kâinatın İsa Aleyhisselâm
için yaratılmış olduğuna dair şunlar yazılıdır:
“Görünmez Tanrı’nın görünümü, bütün yaratılışın
ilk doğanı O’dur. Çünkü yerde ve gökte, görünen ve
görünmeyen her şey -tahtlar, egemenlikler, yönetimler,
hükümranlıklar- O’nda yaratıldı. Her şey O’nun
aracılığıyla ve O’nun için yaratıldı.” (Koloseliler, Bölüm
1: 14–16)
Hristiyanların bu inançlarıyla bizdeki levlâke
inancı arasındaki benzerlik dikkatlerden kaçmıyor!
Pavlus’un İsa Aleyhisselâm için öne sürdüğü bu
yanlış ve mesnetsiz iddiaların benzerini Nebîmiz için
öne sürmenin hiçbir manası yoktur. Ömer b. Hattâb
radıyallâhu anh’ın bizzat Nebîmizin dilinden aktardığı
şu rivayeti asla göz ardı etmemek gerekir:
“Hristiyanların Meryem oğlu İsa’yı aşırı surette
methettikleri gibi sakın sizler de beni methederken aşırı
gitmeyin! Şüphesiz ki ben sadece Allah’ın kuluyum. (O
yüzden bana sadece) Allah’ın kulu ve resûlü deyin.”20
Demek ki Allah’ın Resûlü tehlikeyi erkenden sezmiş
ve ümmetini Hristiyanların düştüğü yanlışlara
düşmemeleri konusunda uyarmıştır. Fakat bunca
ayet ve sahih hadise rağmen yine de “Hz. Muhammed
olmasaydı kainat da olmazdı” şeklindeki yanlış bir
inanç İslâm dünyasında neşvünemâ bulabilmiştir.
Sonuç olarak senet açısından uydurma olduğu hadis
âlimleri tarafından kabul ve ikrar edilen levlâke
rivayetinin dil yönünden de mana yönünden de
hiçbir şekilde sahih kabul edilmesi mümkün değildir.
Bu yüzden gerek vaaz ve hutbelerde ve gerekse
kutlu doğum programları çerçevesinde düzenlenen
etkinliklerde halkı bilgilendirme konumunda olanların
bu uydurma rivayetten ayet veya sahih bir hadismiş gibi
bahsetmekten kaçınmaları, Allah’ın Resûlünü doğru
bilgilerle tanıtarak sorumluluklarını yerine getirmeleri
elzem bir husustur.
20 Buhârî, Enbiyâ, 48; Ahmed b. Hanbel, 1/23, 24; Dârimî, Rik
etmeleri için yaratıldığını gözler önüne sermektedir.

Alıntı ile Cevapla
Cevapla


Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık


Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevap Son Mesaj
Sevgilinin "tam adı" "Alessandra Lolita Oswaldo" dur Och Tarih 1 01.02.26 14:57
"Ben insanın sırrıyım. insan benim sırrım" Kudsi hadisi hk 3KEDI Sorularınız 11 01.06.21 20:22
"Arş" ile "alem-i emir" aynı yer mi farklı yerler mi? MrBerkHD islam & islami Konular 0 19.05.20 14:07
Sen Olmasaydın Kâinatı Yaratmazdım Havasokulu Peygamberler 7 19.12.18 15:39
Son peygamberin adına neden "Ahmed” yerine "Muhammed" dememiştir? SiLence Peygamberler 3 23.04.17 13:21


Tüm Zamanlar GMT +3 Olarak Ayarlanmış. Şuanki Zaman: 20:12.


Powered by vBulletin® Version 3.8.5
Copyright ©2000 - 2026, Jelsoft Enterprises Ltd.
havasokulu1.com