Alıntı:
imas Nickli Üyeden Alıntı
Senin düştüğün en büyük yanılgı, bizim "Zaman bir küredir" derken Allah'ın zatî sıfatlarından bahsettiğimizi zannetmendir.
Benim düştüğüm yanılgı falan yok, benim bir şey zannettiğimde yok,
Futuhatı örnek vermek çok büyük hatadır mübarek diyorki
Bizim ilmimizde olmayan bizim kitaplarımızı okumasın
Onun bahsettiklerini anlamak için onun seviyesinde olmak gerekir
Şahsen ben onun seviyesinde değilim hiç bir zaman olamayacağımıda biliyorum
Benim ALLAHIN sıfatlarından bahsettiğim fikrine nereden vardın
Benzerlerinin sürekli yenilenmesi konularına çok yoğunlaştım
Sen hiç merak etme...
|
İmam el-Eş'ari ve Kelam alimleri (Bâkıllânî, Cüveynî, Gazâlî), evrendeki arazların (özelliklerin) iki zaman diliminde baki kalamayacağını ("El-Arazu lâ yebkâ zamâneyn") asırlar önce ilan etmişlerdir.
Yani bir atom ve onun zaman içindeki hali, üst üste iki saniye kendi kendine var olamaz. Allah onu her an yok eder ve benzerini yaratır. Bu kavramın İslam'daki adı özbeöz Teceddüd-i Emsâl'dir.
Biz zamanı inkâr etmiyoruz; zamanın, Allah'ın o muazzam ve kesintisiz yaratma kudretinin bizde bıraktığı bir "akış hissi" olduğunu söylüyoruz. Zaman, yaratılan benzerlerin (emsâlin) peş peşe dizilmesinden doğan ilahi bir nizamdır. Bunu anlamak için Einstein'a ihtiyaç yok; Kur'an'daki "O, her an yeni bir tecellidedir/yaratıştadır" (Rahmân Suresi, 29) ayetini okumak yeterlidir.
Biz "Gelecek o levhada bir bütün olarak mevcuttur" derken, kaderin donmuş bir hapishane olduğunu söylemiyoruz.
Gerçek: Allah ezelî ilmiyle senin neyi yenileyeceğini, hangi ameli seçeceğini bildiği için o emsâl şablonunu oraya koymuştur. Yani kulun cüzi iradesi, her an yenilenen o varoluşun içinde bizzat kendi seçimleriyle caridir. Burada ne Cebriyye vardır ne de kaderin inkarı; burada sadece mutlak kudretin her salise tecelli etmesi vardır.
Fusûsu'l-Hikem (Süleyman Faslı) Kanıtı:
İbnü'l-Arabî, Kur'an'da geçen Belkıs'ın tahtının bir anda (göz kırpma süresinde) getirilmesi hadisesini açıklarken, zamanın ve yaratılışın peş peşe yenilenmesini aynen şu kelimelerle anlatır: Alemde teceddüd-i emsâl (benzerlerin sürekli yenilenmesi) her an caridir. İnsan zanneder ki var olan şey, zaman içinde sabit kalarak devam etmektedir. Halbuki o şey, her bir saniyede (an) yok olmakta ve peşinden onun tıpatıp benzeri yeniden yaratılmaktadır. İnsanlar bu süratli yok oluş ve var oluş arasındaki boşluğu (adem) fark edemedikleri için, zamanı kesintisiz akan düz bir çizgi zannederler."
Şeyh-ul Ekber açıkça söylüyor; senin o üzerinde yoğunlaştığın "benzerlerin yenilenmesi", zaman denilen o düz çizgiyi bir yanılsama haline getirir. Zaman, sadece bu yenilenen karelerin peş peşe dizilmesidir.
Gelelim o "Zaman bir küredir, geçmiş ve gelecek şu saniyede tek bir levhada mevcuttur" cümlesinin bizzat İbnü'l-Arabî'nin kaleminden çıkan asıl kanıtına. Şeyh, Fütûhât’ta zamanın hakikatini ve "Ân-ı Dâim"i (Sonsuz tek anı) şöyle formüle eder:
Zaman, mekânın bâtınıdır (iç yüzüdür). Hakikat katında geçmiş, şimdiki zaman ve gelecek diye ayrı kompartımanlar yoktur. Zaman, mahlukatı her yönden kuşatan muhit (kürevi) bir dairedir. Kulun ruhu, zâhirî bağlardan soyunup levhaya baktığında, ezelî ve ebedî olan tüm hadiseleri 'ŞU AN' (el-Ân) olarak, tek bir noktada görür. Çünkü Allah'ın ilmi ve o ilmin yazıldığı Levh-i Mahfuz, zamanın akışına mahkûm değildir; her anı içinde barındıran tek bir levhadır.
Sen 'Bizim ilmimizde olmayan bizim kitaplarımızı okumasın' diyerek İbnü'l-Arabî’nin söylerisi mi hak değil Alın baın İbnü'l-Arabî bizzat Fusûs'ta ve Fütûhât'ta 'Zaman bir dairedir/küredir, her şey tek bir andır ve her şey benzerlerinin yenilenmesidir (teceddüd-i emsâl)' diye satır satır yazıyor. Bu teoriyi Einstein’dan 700 yıl önce İslam terminolojisine kazıyan bizzat Şeyh-ul Ekber'dir.