Havas Okulu  
Go Back   Havas Okulu > islam & Tasavvuf > Allah Dostları & Evliyalar


Hakikati Arayanı Hakikat Bulur...


 
 
LinkBack Seçenekler Stil
Prev önceki Mesaj   sonraki Mesaj Next
  #1  
Alt 06.07.26, 13:52
HâmûŞî - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
MoLLa
 
Üyelik tarihi: 08.03.22
Bulunduğu yer: • Zû Tuvâ •
Mesajlar: 1,110
Forum Puanı: 3260
Etiketlendiği Mesaj: 90 Mesaj
Etiketlendiği Konu: 0 Konu
Standart Hakikati Arayanı Hakikat Bulur...

Bugün size bir arayışı anlatacağım.

Bir insanın hakikat uğruna evinden, yurdundan, alıştığı düzenden, bildiği dünyadan nasıl çıktığını anlatacağım.

Çünkü bazı insanlar dini bulmaz din onları bulur. Bazı insanlar hakikate yürümez, hakikat onları çeker. Bazı kalpler vardır ki dünyaya sığmaz. Onlara mal yetmez, makam yetmez, baba ocağı yetmez, kavim yetmez, eski inanç yetmez. Çünkü Allah o kalbin içine bir arayış ateşi koymuştur.

İşte Selman-ı Farisi radıyallahu anh böyle bir kalpti.

Rivayetlerde anlatılır, Selman-ı Farisi, İran taraflarında dünyaya geldi. Babası onu çok severdi. Yaşadığı çevrede ateşe hürmet edilen bir inanç düzeni vardı. Fakat Selman-ı Farisi' nin kalbi, gördüğü şeyle yetinmedi. Bir gün başka bir ibadet haline şahit oldu. Orada bir arayış başladı. Selman-ı Farisi hakikati aramaya başladığında elinde kitaplar dolusu delil yoktu. Önünde geniş yollar yoktu. Kendisini alkışlayan insanlar yoktu. Aksine karşısında ailesi, çevresi, korkular, yasaklar ve bilinmezlik vardı.

Ama kalbine bir soru düştü!

“Ben bunun için mi yaratıldım?”

İşte insanın hayatını değiştiren soru budur.

Bir insan bu soruyu gerçekten sorarsa artık eskisi gibi yaşayamaz. Yemeği aynı olur ama tadı değişir. Evi aynı olur ama içi daralır. İnsanlar aynı şeyleri konuşur ama o artık o sözlerin içinde kendini bulamaz. Çünkü hakikat kalbe bir defa dokundu mu, insanın eski dünyası ona dar gelir.

Selman-ı Farisi yola çıktı. Bir hocadan diğerine, bir beldeden başka bir beldeye geçti. Hakikati taşıdığını düşündüğü insanların yanında bulundu. Her hocası ölürken onu bir başkasına yönlendirdi. O da vazgeçmedi.

Düşünün, Bir insan kaç kapıdan dönerse “artık yeter” der? Kaç defa yorulursa “ben aradım ama bulamadım” der? Kaç defa aldanırsa “demek ki nasibim yokmuş” der?

Selman-ı Farisi demedi.

Çünkü arayanın samimiyeti, yorulduğu yerde belli olur.

Son hocası ona artık büyük bir haber verdi. Dedi ki, Ahir zaman peygamberinin zamanı yaklaştı. O, Arap diyarında çıkacak. Hicret edeceği belde hurmalık bir yer olacak. İki siyah taşlık arasında bulunacak. O peygamber sadaka yemez, hediyeyi kabul eder ve iki omuzu arasında nübüvvet mührü bulunur.

Bu söz Selman-ı Farisi’nın kalbine düştü.

Dikkat edin, Selman-ı Farisi mucize aramıyordu. Gösteri aramıyordu. Kendisine makam vaat edilmesini beklemiyordu. O sadece hakikatin alametini arıyordu. Sonra onu Arap diyarına götüreceğini söyleyen bir kafileyle anlaştı. Malını verdi, güvendi, yola çıktı. Fakat ihanete uğradı. Onu aldılar, götürdüler ve köle olarak sattılar.

Burada insanın kalbi durmalı.

Hakikati arayan bir adam…Evinden çıkmış. Yıllarca gezmiş. Hocadan hocaya gitmiş. Sonunda peygamberin beldesine ulaşacağını sanmış.

Fakat ne oluyor?

Satılıyor.

Zahirde ihanet. Zahirde hüsran. Zahirde kayıp. Zahirde “bitti” denilecek bir nokta. Ama kaderin dili başka konuşur.

Çünkü bazen seni yolda bıraktığını sandığın insanlar, farkında olmadan seni kaderine taşırlar. Bazen ihanet sandığın kapı, seni duana yaklaştıran gizli bir yoldur. Bazen Allah, kulunu özgür yürütmez, kölelik zinciriyle bile menziline götürür.

Selman-ı Farisi satıldı. Sonra Medine’ye getirildi.

Ve Medine hurmalıklıydı.

Hani ona haber verilmişti ya: “O peygamber hurmalıklı bir beldeye hicret edecek.”

İşte kader, Selman-ı Farisi zincirle de olsa oraya getirdi.

Bu noktada şu ayeti hatırlamamak mümkün mü?

Allah Teala buyurur: Bizim uğrumuzda gayret edenleri elbette yollarımıza iletiriz. Ankebût, 69.

Bakın, ayet rahat edenleri demiyor. Hiç yorulmayanları demiyor. Hiç düşmeyenleri demiyor. Bizim uğrumuzda gayret edenleri buyuruyor.

Selman-ı Farisi gayret etti. Yürüdü. Sordu. Öğrendi. Aldandı. Satıldı. Bekledi. Ama içindeki hakikat ateşini söndürmedi.

Bir gün Medine’de bir hurma ağacının üzerinde çalışırken bir haber duydu. Mekke’den bir zatın Kuba’ya geldiği, peygamber olduğunu söylediği haberini işitti. Rivayetlerde Selman-ı Farisi’nın o an sarsıldığı anlatılır. Düşünün, yıllardır aradığı haber bir anda kulağına geliyor.
Bedeni hurma ağacının üzerinde. Kalbi ise yıllardır beklediği kapının eşiğinde. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem Medine’ye geldiğinde Selman-ı Farisi hemen koşup teslim olmadı. Çünkü ona alametler söylenmişti. Edep ile, dikkat ile, acele etmeden baktı.

Önce yiyecek getirdi ve “Bu sadakadır” dedi. Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem ashabına yemelerini söyledi, fakat kendisi yemedi.

Selman-ı Farisi içinden dedi ki: “Bu birinci alamet.”

Sonra başka bir gün yine yiyecek getirdi ve “Bu hediyedir” dedi. Bu defa Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem hediyeyi kabul etti ve yedi.

Selman-ı Farisi dedi ki: “Bu ikinci alamet.”

Sonra nübüvvet mührünü görmek istedi. Efendimiz onun ne aradığını anladı. Omuzları arasındaki nübüvvet mührünü görünce Selman-ı Farisi artık kendini tutamadı. O an sadece bir insan iman etmedi. Yılların hasreti secde etti. Yolların yorgunluğu çözüldü. Gurbetin acısı dindi. Hocaların vasiyeti yerine geldi. Kalbin aradığı hakikat, kalbi buldu.

İşte burada insanın içi titremeli.

Çünkü Selman-ı Farisi’nın ağlayışı sadece sevinç ağlayışı değildir. O ağlayış, “Rabbim beni yolda bırakmadı” diyen kalbin ağlayışıdır.

PEKİ SORALIM O ZAMAN

Sen hiç böyle aradın mı? Hiç hakikat için rahatından vazgeçtin mi? Hiç Allah için alıştığın bir şeyi terk ettin mi? Hiç “Ben bu dünyaya sadece yemek, içmek, kazanmak, konuşmak, yaşlanmak ve ölmek için gelmedim” diye kalbinin içine baktın mı?

Selman-ı Farisi'nın bize en büyük dersi - Hakikat ucuz değildir.

Hakikat, boş zamanlarda aranacak bir süs değildir. Hakikat, insanın canını yakmadan ele geçecek bir kelime değildir. Hakikat, insanı bazen babasının evinden çıkarır. Bazen yollara düşürür. Bazen ihanete uğratır. Bazen zincire vurur. Ama samimiyse, sonunda onu Resulullah’ın kapısına getirir.

Bugün biz hakikati aradığımızı söylüyoruz. Fakat biraz yorulunca bırakıyoruz. Bir dua gecikince kırılıyoruz. Bir kapı kapanınca ümidimizi kaybediyoruz. Bir insan bizi incitince “artık kimseye güvenmem” diyoruz. Bir imtihan gelince “Allah beni neden böyle yaptı?” diyoruz.

Selman-ı Farisi satıldı ama arayışını satmadı -- Selman-ı Farisi köle oldu ama kalbini köleleştirmedi -- Selman-ı Farisi ihanete uğradı ama Rabbine olan ümidini kaybetmedi.

İşte hakikat talibinin farkı budur. Bir insanın bedeni bağlanabilir, ama kalbi Allah’a yürüyorsa kimse onu durduramaz.

Selman-ı Farisi bize şunu da öğretir - Doğruyu arayan insan, işaretleri hevasına göre yorumlamaz. Ona üç alamet söylendi. O da bu alametleri edeple araştırdı. Sadaka getirdi, baktı. Hediye getirdi, baktı. Nübüvvet mührünü görmek istedi, gördü. Sonra teslim oldu. Yani ne körü körüne atladı, ne de hakikat geldiği halde kibirle direndi. Bugünün insanı iki uçta kayboluyor. Kimisi her gördüğüne inanıyor. Kimisi hiçbir hakikate teslim olmuyor. Kimisi rüyasını din yapıyor. Kimisi ayeti bile tartışma konusu yapıyor. Kimisi en küçük işaretten makam çıkarıyor. Kimisi güneş doğsa “belki lamba yakmışlardır” diyor.

Bu hikayenin sonunda kendimize dönelim.

Selman-ı Farisi dinleyip de kendi arayışımızı sorgulamıyorsak, sadece güzel bir hikaye dinlemiş oluruz.

Soruyorum;

Bizim arayışımız ne kadar samimi? Biz Allah’ı mı arıyoruz, yoksa Allah’tan gelecek rahatlığı mı? Biz hakikati mi istiyoruz, yoksa hakikatin bize itibar kazandırmasını mı? Biz Resulullah’ın yoluna mı talibiz, yoksa bu yolun bize vereceği manevi unvana mı?

Ve unutmayın;

Selman-ı Farisi , Resulullah’a ulaşmadan önce çok yol yürüdü. Ama asıl yol, Resulullah’a ulaştıktan sonra başladı.

Çünkü hakikati bulmak son değildir. Hakikati bulduktan sonra ona sadık kalmak asıl imtihandır.


Bugün birçoğumuz bir nasihat duyar, duygulanır. Bir kıssa dinler, etkilenir. Bir sohbetten çıkar, “çok güzeldi” der. Fakat hayatına dönünce aynı kırıcı dil, aynı ihmalkar namaz, aynı gaflet, aynı kibir, aynı günah, aynı erteleme devam ederse, o zaman dinlediğimiz şey kalbimize inmemiş, sadece kulağımıza değmiş olur.

Her arayan bulmaz. Ama hakikati gerçekten arayanı, hakikat bir gün mutlaka bulur.

Ve bugün buradan herkes kendi kalbine şu soruyla dönsün;


BEN HAKİKATİ ARIYORUM DİYORUM. PEKİ HAKİKAT BENİ BULSA, BENDE NE BULACAK ?

__________________
Muhammedün Tâcü Ruslillâhi Qâtıbeten; Muhammedün Sâdiku’l-Akvâli ve’l-Kelimi.
Alıntı ile Cevapla
 

Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık


Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevap Son Mesaj
Tefekkürü hakikat La Tahzen12 Sorularınız 5 02.05.24 05:47
Adem ve Havva'nın Hakikati.. Nea Tekamül & Kozmik EnerJi 0 22.12.21 01:13
Alevilikte hakikat kapısı kahvei Farklı inanış biçimleri 0 25.02.21 20:42
Theosophie (teozofi) — tasavvuf. Islâm tasavvufu. Celil Parapsikoloji & Spiritüalizm 0 29.12.19 21:28
insan vücudunun hakikat sırrı Tugra islam & islami Konular 1 08.05.18 20:12


Tüm Zamanlar GMT +3 Olarak Ayarlanmış. Şuanki Zaman: 12:21.


Powered by vBulletin® Version 3.8.5
Copyright ©2000 - 2026, Jelsoft Enterprises Ltd.
havasokulu1.com