![]() |
|
#3
|
|||
|
|||
|
Bu dünyaya gelerek, kişi kendi isteğine karşın çevresinin etkisi altındadır ve toplumun yapısı ve özelliklerini alır. Dolayısıyla, kişinin kalıtsal eğilimleri toplumun etkisi altında
değişir. Üçüncü etken çevrenin etkisinden temellenir. Her birimiz bazen zevklerimizin ve görüşlerimizin çevrenin etkisi altında değiştiğini biliyoruz. Doğanın cansız, bitkisel ve hayvansal seviyelerinde buna benzer şeyler ortaya çıkmaz; bu sadece insanlarda olabilir. Dördüncü etken, ilk maddenin gelişiminin ardışık sırasıyla hiçbir ilgisi olmayan, negatif dış etkenlerin (sorunlar ve endişe) doğrudan ve dolaylı etkisidir. Tüm düşüncelerimiz ve hareketlerimiz bu dört faktöre bağlıdır ve bütün hayatımızı belirlerler. Aynı çömlekçinin elindeki kil gibi, biz de bu dört faktörün etkisi altındayız. Dolayısıyla, görüyoruz ki arzunun özgürlüğü yok, her şey tamamıyla bu dört faktörün bir biriyle etkileşimine bağlı ve hiçbir kontrolümüz olamaz. Hiçbir bilimsel teori maneviyatın maddeyi içten nasıl idare ettiğine ya da nerede ve neyin beden ile ruhu bir araya getirdiğine cevap veremez. Kabala, tüm dünyalarda her hangi bir zamanda yaratılmış olan her şeyin sadece Işık’tan ve onun doldurduğu kaptan oluştuğunu söyler. Yaratılan tek şey, Yaratan’dan doğrudan gelen Işığı almak isteyen kaptır. Kaba hayat ve zevk getiren Işığı alma isteği, kişinin arzusunun yoğunluğuna bağlı olarak, hem manevi hem de fiziksel maddedir. Yaratılmış olan tüm varlıklardaki doğa, nitelik ve miktardaki farklılıklar yalnızca arzunun derecesinde yatar ki bu da aynı ölçüde hayat-veren Yaratan’dan gelen Işıkla doldurulur. Bir nesneyi diğerinden ayıran renk, öz, dalgalar ve diğer farklılaştıran etkenler, alma arzusunun kapasitesinin sonucudur, dolayısıyla, onu dolduran Işığın miktarının. Başka bir deyişle, belli bir büyüklükteki arzu mineralin formunu verir; farklı büyüklükteki arzular sıvı, renk, ya da dalgaları oluşturur. Bizi ve dünyaları saran Işık eşit ve değişmez olmasına rağmen, her şey arzu terazisinin pozisyonuna bağlıdır. Şimdi bireyin özgürlüğü sorusuna açıklık getirebiliriz. Kişinin, Yaratan’ın Işığından belli bir miktar alma arzusundan oluştuğunu zaten anladığımıza göre, bu arzuya alışılmamış gelen tüm özellikler tamamen arzunun yoğunluğuna, Işığın çekim gücüne bağlıdır. Genellikle “ego” dediğimiz çekim gücü, hayatta kalabilmemiz için bizi mücadeleye zorlar. Eğer egonun arzularından ya da isteklerinden birini yok edersek, onun potansiyel kabını kullanma fırsatına, Yaratan’ca verilmiş doyum hakkına engel oluruz. Tüm fikirlerimizi çevrenin etkisi aracılığıyla ediniriz, zira bir tahıl tanesi sadece toprakta, ona uyan çevrede yetişir. Dolayısıyla, hayattaki tek seçimimiz toplumun seçimidir, arkadaş çevresi. Çevremizi değiştirerek, ister istemez bakış açımızı değiştiririz, çünkü kişi yalnızca toplumun bir kopyası, ürünüdür. Bunu fark eden insanlar, irade özgürlüğünün olmadığı sonucuna varırlar çünkü kişi toplumun ürünüdür ve kişinin düşüncesi bedenini yönetmez. Daha ziyade, dışsal bilgi beynin hafızasında saklanır ve beyin sadece bir ayna gibi, çevrede meydana gelen her şeyi yansıtır. Başlangıcımız, bizim temel, ilk maddemizdir. İsteklerimizi ve eğilimlerimizi kalıtımla elde ederiz ve bu kalıtım bir kişiyi diğerinden ayıran tek özelliktir. Herkes toplum tarafından farklı etkilenir; bu yüzden asla iki benzer kişi bulamayız. Bu ilk maddenin kişinin gerçek serveti olduğunu bilin ve kişi bunu değiştirmeye çalışmamalı, çünkü kişi benzersiz özelliklerini geliştirerek kişilik olur. Dolayısıyla, kişi tek bir dürtü ya da istekten kurtulsa, bu bile dünyada boşluk yaratır; bu dürtü ya da istek başka hiçbir bedende asla tekrarlanmayacaktır. Bundan, “gelişmiş milletler” in kendi kültürlerini diğer milletlere zorlamakla ve onların temellerini yıkmak ile ne tür bir suç işlediklerini görebiliyoruz. Peki, toplumda tam bir kişisel özgürlük sağlamak mümkün mü? Açıkçası, normal fonksiyon gösterebilmesi için toplumun kişilere kanunlarını, kısıtlamalarını ve normlarını zorla kabul ettirmesi gerekiyor. Bunu, kişinin toplumla sürekli mücadele içinde olması izler. Burada daha keskin bir nokta ortaya çıkıyor: eğer çoğunluğun toplumun kurallarını belirleme hakkı var ise ve kitleler, toplumdaki en gelişmiş kişilerden her zaman daha az gelişmişlerse, bu ilerleme yerine gerileme yaratır. Eğer toplum, kurallarını manevi yasalara göre oluşturursa, bunları yerine getirenler kişisel olarak Yaratan’la birleşme fırsatını kaçırmazlar. Bunun sebebi bu yasaların dünya ve toplumun yönetimi için doğal yasalar olmasıdır. Eğer bir toplum manevi doğanın yasaları ile zıt kendi yasalarını yaratırsa, manevi yasaları benimseyenler maksimum gelişim sağlarlar. Amaçlı yönetime göre, doğanın yasalarını benimsemeliyiz ki kişiler ve toplum doğru yönde gelişsin. Kabala, tüm kararlarımızı toplumun düşüncelerine göre verdiğimizi öğretir. Kabala, günlük hayatta çoğunluğun düşüncelerini ve manevi gelişimde ise gelişmiş bireylerin düşüncelerini izlememiz gerektiğini gösterir. Bu yasaya “doğal yönetim yasası” denir. Kabala ilminin tüm kural ve yasaları, doğanın yönetiminin yasalarından oluşur. Kabala aracılığıyla Yukarıdan aşağıya dünyamızı etkileyen yasaların bir birleri arasındaki bağları incelerken, toplumu etkileyen çoğunluğun yasalarının aslında doğal olan olduğu açıkça belirgin hale gelir.
(0 Beğeni)
|
| Etiketler |
| kabala |
|
|
Benzer Konular
|
||||
| Konu | Konuyu Başlatan | Forum | Cevap | Son Mesaj |
| Özgüven ve iradenin artması için tılsım | Sadi | Vefk & Tılsım | 6 | 19.01.23 09:56 |