Havas Okulu

Havas Okulu (https://www.havasokulu1.com/)
-   Sorularınız (https://www.havasokulu1.com/sorulariniz/)
-   -   Vahdet-i Vücutu Panenteizmden Ayıran Olgu Var mı? (https://www.havasokulu1.com/sorulariniz/102273-vahdet-i-vucutu-panenteizmden-ayiran-olgu-var-mi.html)

MektepTalebesi 24.10.25 19:15

Vahdet-i Vücutu Panenteizmden Ayıran Olgu Var mı?
 
Benim vahdeti vücutu araştırırken karşılaştığım tanımı ve aklımın almadığı kısımları yazacağım. Bu çok uzun süredir aklımı kurcalayan bir konu.

Vahdet-i vücut (anladığım kadarıyla böyle tanımlanıyor yanlışım varsa düzeltin. Bu konuda kesin konuşmuyorum.) Allah (c.c)'tan başka varlık yoktur demek. kainattaki her şey Allah (c.c) tecellisidir demek.

Benim aklımın almadığı kısım Allah (c.c)'den başka varlık yoksa yaratılanlar nasıl tanımlanır? Bir insan bu düşünceye göre nasıl şirk koşabiliyor? Öbür türlü düşününce o zaman kainattaki her şey var değil gibi bir anlam çıkıyor ("var değil"in anlamını "yok" diye biliyorum. Başka bir açıklaması var mı?). Acaba varlıktan kasıt başka bir kavram mı? Yoksa bu kavram manevi derinlikte iken yaşanan bir sarhoşluk mu?

Vahdeti şuhud aklıma yatıyor. (Yine yanlış biliyorsam beni lütfen düzeltin.) Vahdeti şuhudda (her şey Allah(c.c) kontrolündedir.) Allah(c.c)'tan başka varlık vardır ve her varlık Allah(c.c)'ın tecellisidir. Her varlık tecellidir lakin Allah(c.c) değildir. Umarım anlatabilmişimdir.

Yusufiyeli 24.10.25 20:35

Alıntı:

MektepTalebesi Nickli Üyeden Alıntı (Mesaj 689628)
Benim vahdeti vücutu araştırırken karşılaştığım tanımı ve aklımın almadığı kısımları yazacağım. Bu çok uzun süredir aklımı kurcalayan bir konu.

Vahdet-i vücut (anladığım kadarıyla böyle tanımlanıyor yanlışım varsa düzeltin. Bu konuda kesin konuşmuyorum.) Allah (c.c)'tan başka varlık yoktur demek. kainattaki her şey Allah (c.c) tecellisidir demek.

Benim aklımın almadığı kısım Allah (c.c)'den başka varlık yoksa yaratılanlar nasıl tanımlanır? Bir insan bu düşünceye göre nasıl şirk koşabiliyor? Öbür türlü düşününce o zaman kainattaki her şey var değil gibi bir anlam çıkıyor ("var değil"in anlamını "yok" diye biliyorum. Başka bir açıklaması var mı?). Acaba varlıktan kasıt başka bir kavram mı? Yoksa bu kavram manevi derinlikte iken yaşanan bir sarhoşluk mu?

Vahdeti şuhud aklıma yatıyor. (Yine yanlış biliyorsam beni lütfen düzeltin.) Vahdeti şuhudda (her şey Allah(c.c) kontrolündedir.) Allah(c.c)'tan başka varlık vardır ve her varlık Allah(c.c)'ın tecellisidir. Her varlık tecellidir lakin Allah(c.c) değildir. Umarım anlatabilmişimdir.

Varlığı vacip ve mümkün olarak tasnif eden İslam filozof ve kelamcılarından farklı olarak sufiler varlığı ikiye ayırmamışlardır. Onlara göre varlık tümüyle Hakk’a aittir. Tevhid-i sırf olarak da isimlenen vahdet-i vücud sufilere özgü bir tevhid yorumudur. Muhakkiklere göre vücud (varlık) kendisine fena (yokluk) bulaşmayan şeydir. Buradan hareketle fenadan münezzeh olan ancak Allah’ın varlığıdır. Varlık anlamı ile “vücud” yalnız O’na isim olabilir. Bir başka ifade ile vücud ancak vacibü’l-vücud olan Allah’a aittir. “Leyse fi’d-dari gayruhu deyyar” (evde ev sahibinden başkası yok) ifadesi tasavvufi bir hakikat olarak Vacibü’l-vücud’un varlığına işaret eder. Mevcudatı oluşturan tüm alemler ancak O’nun varlığının akis ve tecellilerinden ibarettir. Mümkinatın vücudu fena ile karşı karşıyadır, fani ve helak olucudur. Buradan hareketle ona vücud (varlık) ismini vermek abestir. Mümkinat ilm-i ilahide var olan sabit ilmi suretlerin (a’yan-ı sabite) eser ve akisleridir. “Ayan-ı sabite vahdet-i vücud doktrininin temel anahtar kavramlarından biridir. İbnü’l-Arabi terminolojisinde görünür alemde zuhura gelen her bir varlığın Hakk’ın ilminde var olan latif suretlerine “a’yan-ı sabite” denir. Kelam ilminde “ma’lum-ı ma’dum”, felsefede “mahiyet” ismini alan “a’yan-ı sabite”, kadimdir, sonradan yaratılmış değildir. İbnü’l-Arabi’nin “A’yan-ı sabite varlık kokusu koklamamıştır” (İbnü’l-Arabi, Fususü’l-hikem, 76) cümlesi bu hakikati temellendiren cümlelerden birisidir. Durum böyle olunca varlıktan nasibi olmayan a’yan-ı sabitenin akislerini oluşturan mümkinata; varlık (vücud) ismini vermek söz konusu değildir. “La mevcude illa Hu” tevhidinde açılımını bulan vahdet-i vücud; varlığı bütünüyle Hakk’a tahsis ettiği için “tevhid-i sırf” olarak da isimlenmiştir. Varlık sahnesine zuhur eden her bir mevcud kendi istidad-ı ezelisine bağlı kalarak bu zuhuru gerçekleştirir. İstidad-ı ezeli de tıpkı a’yan-ı sabite gibi sonradan yaratılmamıştır ve kendisinde cebir yoktur. İstidad-ı ezelide cebir olmaması konusunu sufiler cama üfürülen tek bir nefesin oluşturduğu farklı buhar şekilleri üzerinden anlatırlar. Kış günü cama tek bir nefes üflenmekteyken camda farklı şekiller oluşmakta ve bu farklılıklar söz konusu şekillerin kendilerine özgü yapılarından kaynaklanmaktadır. Buradan hareketle mevcudat sahnesine çıkan her varlık da kendisinde var olan ezeli istidada bağlı kalarak bu zuhuru gerçekleştirir. Mevcudat aleminde zuhura gelen her bir varlığın ihtilafı; zatına dışarıdan bir müdahale edilmeksizin kendi hakikatinde var olan ezeli istidadın farklılığından kaynaklanır. Kur’an-ı Kerim’de “Ah, keşke dünyaya geri gönderilsek de bir daha Rabbimizin ayetlerini yalanlamasak ve inananlardan olsak!” (Enam suresi ayet 27) şeklinde inanmayanların söylemlerine karşı bir sonraki ayette “Eğer (dünyaya) geri gönderilseler yine kendilerine yasak edilen şeylere döneceklerdir” (Enam suresi ayet 28) şeklinde cevap verilmesi istidad-ı ezeli kavramının temel dayanaklarından biri kabul edilmektedir.

Mutasavvıflar vahdet-i vücudu idrakin fikir ve nazar yoluyla değil, keşif yoluyla olabileceğinin altını çizmişlerdir. Onlara göre vahdet-i vücud bilgisi sadece sırr-ı tevhide vasıl olan muhakkiklere açılmış bir bilgi türüdür, zevkidir. İfna-yı vücud etmemiş bir salik bu irfani sırra ulaşamaz. Bununla birlikte vacibü’l-vücud olan Hakk’ın varlığı karşısında mevcudatın durumunu kimi zaman kelam ilminin verileri, kimi zaman tasavvufi şiirler ve gündelik hayatta müşahedesi mümkün olan gölge-akis, suret- ayna gibi örneklerle izah yoluna gitmişlerdir.
Tasavvufi terminolojisinde “muvahhid”, görüntüdeki çeşitliliğe ve çokluğa rağmen hakikatte var olan birliği ve bir varlık olduğunu keşfedip bunu tasdik eden kimse demektir. “Vahdet-i vücud” tabirini doğrudan kullanmasa da İbnü’l-Arabi kendisinden önceki sufilerin de ulaştığı bir hakikat olarak vahdet-i vücud doktrininin önde gelen temsilcisidir. Vahdet-i vücud düşüncesi tasavvufla ilgili manzum ve mensur eserlerin temel konularından biridir.
Bazı İslami çevrelerde vahdet-i vücud ile panteizm birbirine karıştırılarak her ikisine de karşı çıkılmaktadır. Oysa bu iki düşünce tamamen birbirinden ayrı şeylerdir. Panteist telakkiye veya vahdet-i mevcud anlayışına göre, Allah ile alem bir şeydir. Allah, mevcud olan şeylerin tamamından ibarettir. Panteistler tabiatı, bir nev’i hayal sahibi bir vahdet tasavvur ederek ona ibadet ederler. Hegel, Didero, Spinoza, Dekart ile Revakıyyun ve İskenderiye mektebi filozofları, genelde panteisttirler. Aguste Comte panteizmi pozitivizm adı altında geliştirmiş ve “Allah’sız kainat, ruhsuz insan, cevhersiz eşya” tarzında özetlemiştir.Vahdet-i vücuda karşı çıkan alimler genellikle onu, Cenab-ı Hakk’ı alemin mecmuu sayan, O’nu icab ve zarurete tabi, irade ve şuurdan mahrum olarak gören panteistlerin görüşleriyle karıştırmışlardır. Bu iki görüş, iki ayrı bardağa konmuş deniz suyu ile menba suyuna benzer. Uzaktan bakan bunların hangisinin deniz suyu, hangisinin menba suyu olduğunu ayırd edemez. Ancak bu ayırım, tadarak yapılabilir.Elmalılı Hamdi Efendi der ki: “Bizim nazarımızda «vahdet-i vücud» mutlak anlamda reddedilmiş değil, belki keşfen isbat olunmuştur. Ancak «Allah’tan başka mevcud yoktur» demekle «Her mevcud Allah’tır» demek arasında pek büyük fark vardır. Birincisi «tevhid-i mahz» olabilir. Lakin ikincisi «şirk-i mahz»dır.”Allah’tan başka mevcud yoktur denildiği zaman, masivaya isnad edilen vücudun hakiki olmayıp hayali, vehmi, şuurda mün’akis bir emr-i zılli olduğu ve vücud-ı hakikinin Allah’a aid bulunduğu ikrar edilmiş olur.Panteizm demek olan vahdet-i mevcud ile: “Her mevcud Allah’tır” denildiğinde; varlıkta tam bir kesret kabul edilmiş ve hepsinin Allah olduğu iddia edilmiş olur. Bu, tevhid değil, aksine Allah’ı çoğaltmak ve O’na şirk koşmaktır. Bu vahdet-i vücud değil, ittihad-ı vücud veya hululdür. Allah’ı inkar ile alemi isbattır. Bir’i “her” yapmaktır. Ortağı olmayan Allah’a sonsuz ortaklar koşmaktır. Bunun adı “panteizm” veya “ittihad-ı ilahiyet”tir. Panteizmde Allah ve vücud, hakikaten her şey ile ittihad ve hulul halindedir.’’ [Hak Dini Kur'an Dili; Tıpki Basım; Sadeleştirilmemis Fihrist ve Lugati (10 Cilt Takım) Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır : Eser Kitap, 1971 Cilt 1 sayfa 576-577]

resh3434 24.10.25 20:59

Alıntı:

Yusufiyeli Nickli Üyeden Alıntı (Mesaj 689631)
Varlığı vacip ve mümkün olarak tasnif eden İslam filozof ve kelamcılarından farklı olarak sufiler varlığı ikiye ayırmamışlardır. Onlara göre varlık tümüyle Hakk’a aittir. Tevhid-i sırf olarak da isimlenen vahdet-i vücud sufilere özgü bir tevhid yorumudur. Muhakkiklere göre vücud (varlık) kendisine fena (yokluk) bulaşmayan şeydir. Buradan hareketle fenadan münezzeh olan ancak Allah’ın varlığıdır. Varlık anlamı ile “vücud” yalnız O’na isim olabilir. Bir başka ifade ile vücud ancak vacibü’l-vücud olan Allah’a aittir. “Leyse fi’d-dari gayruhu deyyar” (evde ev sahibinden başkası yok) ifadesi tasavvufi bir hakikat olarak Vacibü’l-vücud’un varlığına işaret eder. Mevcudatı oluşturan tüm alemler ancak O’nun varlığının akis ve tecellilerinden ibarettir. Mümkinatın vücudu fena ile karşı karşıyadır, fani ve helak olucudur. Buradan hareketle ona vücud (varlık) ismini vermek abestir. Mümkinat ilm-i ilahide var olan sabit ilmi suretlerin (a’yan-ı sabite) eser ve akisleridir. “Ayan-ı sabite vahdet-i vücud doktrininin temel anahtar kavramlarından biridir. İbnü’l-Arabi terminolojisinde görünür alemde zuhura gelen her bir varlığın Hakk’ın ilminde var olan latif suretlerine “a’yan-ı sabite” denir. Kelam ilminde “ma’lum-ı ma’dum”, felsefede “mahiyet” ismini alan “a’yan-ı sabite”, kadimdir, sonradan yaratılmış değildir. İbnü’l-Arabi’nin “A’yan-ı sabite varlık kokusu koklamamıştır” (İbnü’l-Arabi, Fususü’l-hikem, 76) cümlesi bu hakikati temellendiren cümlelerden birisidir. Durum böyle olunca varlıktan nasibi olmayan a’yan-ı sabitenin akislerini oluşturan mümkinata; varlık (vücud) ismini vermek söz konusu değildir. “La mevcude illa Hu” tevhidinde açılımını bulan vahdet-i vücud; varlığı bütünüyle Hakk’a tahsis ettiği için “tevhid-i sırf” olarak da isimlenmiştir. Varlık sahnesine zuhur eden her bir mevcud kendi istidad-ı ezelisine bağlı kalarak bu zuhuru gerçekleştirir. İstidad-ı ezeli de tıpkı a’yan-ı sabite gibi sonradan yaratılmamıştır ve kendisinde cebir yoktur. İstidad-ı ezelide cebir olmaması konusunu sufiler cama üfürülen tek bir nefesin oluşturduğu farklı buhar şekilleri üzerinden anlatırlar. Kış günü cama tek bir nefes üflenmekteyken camda farklı şekiller oluşmakta ve bu farklılıklar söz konusu şekillerin kendilerine özgü yapılarından kaynaklanmaktadır. Buradan hareketle mevcudat sahnesine çıkan her varlık da kendisinde var olan ezeli istidada bağlı kalarak bu zuhuru gerçekleştirir. Mevcudat aleminde zuhura gelen her bir varlığın ihtilafı; zatına dışarıdan bir müdahale edilmeksizin kendi hakikatinde var olan ezeli istidadın farklılığından kaynaklanır. Kur’an-ı Kerim’de “Ah, keşke dünyaya geri gönderilsek de bir daha Rabbimizin ayetlerini yalanlamasak ve inananlardan olsak!” (Enam suresi ayet 27) şeklinde inanmayanların söylemlerine karşı bir sonraki ayette “Eğer (dünyaya) geri gönderilseler yine kendilerine yasak edilen şeylere döneceklerdir” (Enam suresi ayet 28) şeklinde cevap verilmesi istidad-ı ezeli kavramının temel dayanaklarından biri kabul edilmektedir.

Mutasavvıflar vahdet-i vücudu idrakin fikir ve nazar yoluyla değil, keşif yoluyla olabileceğinin altını çizmişlerdir. Onlara göre vahdet-i vücud bilgisi sadece sırr-ı tevhide vasıl olan muhakkiklere açılmış bir bilgi türüdür, zevkidir. İfna-yı vücud etmemiş bir salik bu irfani sırra ulaşamaz. Bununla birlikte vacibü’l-vücud olan Hakk’ın varlığı karşısında mevcudatın durumunu kimi zaman kelam ilminin verileri, kimi zaman tasavvufi şiirler ve gündelik hayatta müşahedesi mümkün olan gölge-akis, suret- ayna gibi örneklerle izah yoluna gitmişlerdir.
Tasavvufi terminolojisinde “muvahhid”, görüntüdeki çeşitliliğe ve çokluğa rağmen hakikatte var olan birliği ve bir varlık olduğunu keşfedip bunu tasdik eden kimse demektir. “Vahdet-i vücud” tabirini doğrudan kullanmasa da İbnü’l-Arabi kendisinden önceki sufilerin de ulaştığı bir hakikat olarak vahdet-i vücud doktrininin önde gelen temsilcisidir. Vahdet-i vücud düşüncesi tasavvufla ilgili manzum ve mensur eserlerin temel konularından biridir.
Bazı İslami çevrelerde vahdet-i vücud ile panteizm birbirine karıştırılarak her ikisine de karşı çıkılmaktadır. Oysa bu iki düşünce tamamen birbirinden ayrı şeylerdir. Panteist telakkiye veya vahdet-i mevcud anlayışına göre, Allah ile alem bir şeydir. Allah, mevcud olan şeylerin tamamından ibarettir. Panteistler tabiatı, bir nev’i hayal sahibi bir vahdet tasavvur ederek ona ibadet ederler. Hegel, Didero, Spinoza, Dekart ile Revakıyyun ve İskenderiye mektebi filozofları, genelde panteisttirler. Aguste Comte panteizmi pozitivizm adı altında geliştirmiş ve “Allah’sız kainat, ruhsuz insan, cevhersiz eşya” tarzında özetlemiştir.Vahdet-i vücuda karşı çıkan alimler genellikle onu, Cenab-ı Hakk’ı alemin mecmuu sayan, O’nu icab ve zarurete tabi, irade ve şuurdan mahrum olarak gören panteistlerin görüşleriyle karıştırmışlardır. Bu iki görüş, iki ayrı bardağa konmuş deniz suyu ile menba suyuna benzer. Uzaktan bakan bunların hangisinin deniz suyu, hangisinin menba suyu olduğunu ayırd edemez. Ancak bu ayırım, tadarak yapılabilir.Elmalılı Hamdi Efendi der ki: “Bizim nazarımızda «vahdet-i vücud» mutlak anlamda reddedilmiş değil, belki keşfen isbat olunmuştur. Ancak «Allah’tan başka mevcud yoktur» demekle «Her mevcud Allah’tır» demek arasında pek büyük fark vardır. Birincisi «tevhid-i mahz» olabilir. Lakin ikincisi «şirk-i mahz»dır.”Allah’tan başka mevcud yoktur denildiği zaman, masivaya isnad edilen vücudun hakiki olmayıp hayali, vehmi, şuurda mün’akis bir emr-i zılli olduğu ve vücud-ı hakikinin Allah’a aid bulunduğu ikrar edilmiş olur.Panteizm demek olan vahdet-i mevcud ile: “Her mevcud Allah’tır” denildiğinde; varlıkta tam bir kesret kabul edilmiş ve hepsinin Allah olduğu iddia edilmiş olur. Bu, tevhid değil, aksine Allah’ı çoğaltmak ve O’na şirk koşmaktır. Bu vahdet-i vücud değil, ittihad-ı vücud veya hululdür. Allah’ı inkar ile alemi isbattır. Bir’i “her” yapmaktır. Ortağı olmayan Allah’a sonsuz ortaklar koşmaktır. Bunun adı “panteizm” veya “ittihad-ı ilahiyet”tir. Panteizmde Allah ve vücud, hakikaten her şey ile ittihad ve hulul halindedir.’’ [Hak Dini Kur'an Dili; Tıpki Basım; Sadeleştirilmemis Fihrist ve Lugati (10 Cilt Takım) Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır : Eser Kitap, 1971 Cilt 1 sayfa 576-577]

Cevap gayet iyi…Vahdet-i Vücut’u ve Şuhud’u güzel açıklamış…a’yan-ı sabite ve istidad-ı ezeli de net…Panteizm farkı süper vurgulanmış…Elmalılı’nın alıntısı cuk oturmuş…Ama Şuhud’un günlük hayatta nasıl yaşandığına dair örnek eksik gibi…Mesela…bir sufi Şuhud halinde nasıl düşünür…ne hisseder…bunu biraz açarmısın?? Yusufiyeli hoca

Yusufiyeli 24.10.25 21:03

Alıntı:

resh3434 Nickli Üyeden Alıntı (Mesaj 689634)
Cevap gayet iyi…Vahdet-i Vücut’u ve Şuhud’u güzel açıklamış…a’yan-ı sabite ve istidad-ı ezeli de net…Panteizm farkı süper vurgulanmış…Elmalılı’nın alıntısı cuk oturmuş…Ama Şuhud’un günlük hayatta nasıl yaşandığına dair örnek eksik gibi…Mesela…bir sufi Şuhud halinde nasıl düşünür…ne hisseder…bunu biraz açarmısın?? Yusufiyeli hoca

Kardeşim biraz meşguliyetim var şu anda o hususu da Allah (c.c.) nasip ederse elimden geldiğince izaha gayret edeceğim.

Yusufiyeli 24.10.25 21:11

Alıntı:

resh3434 Nickli Üyeden Alıntı (Mesaj 689634)
Cevap gayet iyi…Vahdet-i Vücut’u ve Şuhud’u güzel açıklamış…a’yan-ı sabite ve istidad-ı ezeli de net…Panteizm farkı süper vurgulanmış…Elmalılı’nın alıntısı cuk oturmuş…Ama Şuhud’un günlük hayatta nasıl yaşandığına dair örnek eksik gibi…Mesela…bir sufi Şuhud halinde nasıl düşünür…ne hisseder…bunu biraz açarmısın?? Yusufiyeli hoca

İmam Rabbani’nin yaşamış olduğu dönemde vahdet-i vücud düşüncesinin kimilerince istismarı, kendi keşiflerinin yanı sıra şeyhi Baki-Billah’ın vahdet-i şuhuda yönlendirmesi İmam Rabbani’nin vahdet-i şuhud teorisini geliştirmesinin nedenleri olarak sayılmıştır. Vahdet-i şuhudun vahdet-i vücuddan ayrıldığı temel nokta; gölgeyi aslından ayırmayan vahdet-i vücud düşüncesine karşı gölgenin müstakil varlığını kabul etmesidir. İmam Rabbani’ye göre alem vehim mertebesinde de olsa vardır, varlığı hayal düzeyinde değildir. Ona göre tevhidin tevhid-i vücudi ve tevhid-i şuhudi olmak üzere iki mertebesi vardır. Vücudi tevhid; vahdet-i vücudun İmam Rabbani ıstılahatındaki adıdır. Vücudi tevhid ehli Hakk’ın zatından başka mevcud bilmez, isimler ve sıfatlar ilmidir, mümkünatın varlıktan nasibi yoktur. Şuhudi tevhid; salikin şuhudu esnasında birden başkasını görmemesi, şuhudda fena olma halidir. Rabbani’ye göre sufilerin fena ve sekr hallerinde dillerinden dökülen “Ene’l-Hak (Ben Hakk’ım)”, “Subhane ma a’zame şani (Kendimi tenzih ederim, şanım ne yücedir)” gibi şathiyeler tenzih ifade eden vahdet-i şuhud halinin tezahürleridir. İmam Rabbani’ye göre vahdet-i vücud bir idrakken vahdet-i şuhud bir şuhud (görme) halidir. Ona göre vahdet-i vücud güneşin yıldızların görünme kaynağı olduğunu bilmehalinden dolayı yıldızların varlığının yok hükmünde olduğunu bilmekken vahdet-i şuhud Güneş’in ve yıldızların varlığını bilmekle birlikte Güneş’e bakmaktan dolayı yıldızları görememe haline benzer. İmam Rabbani tıpkı İbnü’l-Arabi gibi vahdet-i şuhudu açıklamak için benzetmelere başvurmuştur. Güneş ve yıldızlar, dönen nokta ile oluşan hayali daire, ayna ve akis, sihirbazların katli ile yok olan bahçe vizyonu, alim ve dilinden dökülen harfler Allah ile alem arasındaki gayriyeti anlatmak için kullandığı örneklerdendir.İmam Rabbani salikin seyr-ü sülukünde vahdet-i şuhudu vahdet-i vücudun bir sonraki aşaması olarak görmekle birlikte sülukün sonu olmadığını belirtmiştir. Ona göre asıl olan vacip ve mümkünün arasını ayıran abdiyyet (kulluk) mertebesidir. Abdiyyet mertebesi hakka’l-yakin mertebesinin karşılığıdır. İmam Rabbani vahdet-i şuhudu vahdet-i vücud düşüncesine karşı bir tevhid yorumu olarak ortaya koyduysa da İbnü’l-Arabi’nin ortaya koyduğu terminolojiyi kullanmaktan çekinmemiş ve İbnü’l-Arabi’nin tasavvuf dünyasındaki yerini teslim etmiştir.Vahdet-i şuhud için ileri okuma kaynaklarına İmam Rabbani’nin Mektubat’ı başta olmak üzere Ethem Cebecioğlu’nun “İmam-ı Rabbani ve Vahdet-i Şuhud Anlayışı”, Necdet Tosun’un “İmam-ı Rabbani’ye Göre Vahdet-i Vücud ve Vahdet-i Şuhud” makaleleri örnek gösterilebilir.

resh3434 24.10.25 21:14

Alıntı:

Yusufiyeli Nickli Üyeden Alıntı (Mesaj 689635)
Kardeşim biraz meşguliyetim var şu anda o hususu da Allah (c.c.) nasip ederse elimden geldiğince izaha gayret edeceğim.

Meşguliyetin olduğunu yazmışsın… Allah kolaylık versin, vakit bulursan… o hali birkaç örnekle açarsan… eminim çok kıymetli olur… Şimdiden eline, yüreğine sağlık… hayırlı akşamlar dilerim… hocam

resh3434 24.10.25 21:19

Alıntı:

Yusufiyeli Nickli Üyeden Alıntı (Mesaj 689637)
İmam Rabbani’nin yaşamış olduğu dönemde vahdet-i vücud düşüncesinin kimilerince istismarı, kendi keşiflerinin yanı sıra şeyhi Baki-Billah’ın vahdet-i şuhuda yönlendirmesi İmam Rabbani’nin vahdet-i şuhud teorisini geliştirmesinin nedenleri olarak sayılmıştır. Vahdet-i şuhudun vahdet-i vücuddan ayrıldığı temel nokta; gölgeyi aslından ayırmayan vahdet-i vücud düşüncesine karşı gölgenin müstakil varlığını kabul etmesidir. İmam Rabbani’ye göre alem vehim mertebesinde de olsa vardır, varlığı hayal düzeyinde değildir. Ona göre tevhidin tevhid-i vücudi ve tevhid-i şuhudi olmak üzere iki mertebesi vardır. Vücudi tevhid; vahdet-i vücudun İmam Rabbani ıstılahatındaki adıdır. Vücudi tevhid ehli Hakk’ın zatından başka mevcud bilmez, isimler ve sıfatlar ilmidir, mümkünatın varlıktan nasibi yoktur. Şuhudi tevhid; salikin şuhudu esnasında birden başkasını görmemesi, şuhudda fena olma halidir. Rabbani’ye göre sufilerin fena ve sekr hallerinde dillerinden dökülen “Ene’l-Hak (Ben Hakk’ım)”, “Subhane ma a’zame şani (Kendimi tenzih ederim, şanım ne yücedir)” gibi şathiyeler tenzih ifade eden vahdet-i şuhud halinin tezahürleridir. İmam Rabbani’ye göre vahdet-i vücud bir idrakken vahdet-i şuhud bir şuhud (görme) halidir. Ona göre vahdet-i vücud güneşin yıldızların görünme kaynağı olduğunu bilmehalinden dolayı yıldızların varlığının yok hükmünde olduğunu bilmekken vahdet-i şuhud Güneş’in ve yıldızların varlığını bilmekle birlikte Güneş’e bakmaktan dolayı yıldızları görememe haline benzer. İmam Rabbani tıpkı İbnü’l-Arabi gibi vahdet-i şuhudu açıklamak için benzetmelere başvurmuştur. Güneş ve yıldızlar, dönen nokta ile oluşan hayali daire, ayna ve akis, sihirbazların katli ile yok olan bahçe vizyonu, alim ve dilinden dökülen harfler Allah ile alem arasındaki gayriyeti anlatmak için kullandığı örneklerdendir.İmam Rabbani salikin seyr-ü sülukünde vahdet-i şuhudu vahdet-i vücudun bir sonraki aşaması olarak görmekle birlikte sülukün sonu olmadığını belirtmiştir. Ona göre asıl olan vacip ve mümkünün arasını ayıran abdiyyet (kulluk) mertebesidir. Abdiyyet mertebesi hakka’l-yakin mertebesinin karşılığıdır. İmam Rabbani vahdet-i şuhudu vahdet-i vücud düşüncesine karşı bir tevhid yorumu olarak ortaya koyduysa da İbnü’l-Arabi’nin ortaya koyduğu terminolojiyi kullanmaktan çekinmemiş ve İbnü’l-Arabi’nin tasavvuf dünyasındaki yerini teslim etmiştir.Vahdet-i şuhud için ileri okuma kaynaklarına İmam Rabbani’nin Mektubat’ı başta olmak üzere Ethem Cebecioğlu’nun “İmam-ı Rabbani ve Vahdet-i Şuhud Anlayışı”, Necdet Tosun’un “İmam-ı Rabbani’ye Göre Vahdet-i Vücud ve Vahdet-i Şuhud” makaleleri örnek gösterilebilir.

İmam Rabbani’nin perspektifinden böylesine açık… derin ve zarif bir şekilde izah etmen harika… Güneş ve yıldızlar benzetmesi… ayna-akis örneği… hele şathiyelerin Şuhud haliyle bağlantısını açıklaman… gerçekten enfes olmuş… İmam Rabbani’nin abdiyyet mertebesine vurgusu da çok yerinde… kulluk bilincinin önemini ne güzel ortaya koymuşsun…Soruma da tam istediğim gibi yanıt vermişsin… Şuhud’un günlük hayatta nasıl tezahür ettiğini… o sekr halindeki “Ene’l-Hak” gibi ifadelerle ve güneş-yıldız benzetmesiyle açıklaman… konuyu çok daha anlaşılır kılmış… Mektubat ve diğer kaynak önerilerin de çok kıymetli… eminim okuyacaklar için büyük fayda sağlayacak… 🙏 Ellerin dert görmesin… bu güzel paylaşım için tekrar teşekkürler… başka ekleyeceğin bir detay varsa… merakla beklerim… hayırlı akşamlar…

MektepTalebesi 24.10.25 21:30

Alıntı:

Yusufiyeli Nickli Üyeden Alıntı (Mesaj 689631)
Varlığı vacip ve mümkün olarak tasnif eden İslam filozof ve kelamcılarından farklı olarak sufiler varlığı ikiye ayırmamışlardır. Onlara göre varlık tümüyle Hakk’a aittir. Tevhid-i sırf olarak da isimlenen vahdet-i vücud sufilere özgü bir tevhid yorumudur. Muhakkiklere göre vücud (varlık) kendisine fena (yokluk) bulaşmayan şeydir. Buradan hareketle fenadan münezzeh olan ancak Allah’ın varlığıdır. Varlık anlamı ile “vücud” yalnız O’na isim olabilir. Bir başka ifade ile vücud ancak vacibü’l-vücud olan Allah’a aittir. “Leyse fi’d-dari gayruhu deyyar” (evde ev sahibinden başkası yok) ifadesi tasavvufi bir hakikat olarak Vacibü’l-vücud’un varlığına işaret eder. Mevcudatı oluşturan tüm alemler ancak O’nun varlığının akis ve tecellilerinden ibarettir. Mümkinatın vücudu fena ile karşı karşıyadır, fani ve helak olucudur. Buradan hareketle ona vücud (varlık) ismini vermek abestir. Mümkinat ilm-i ilahide var olan sabit ilmi suretlerin (a’yan-ı sabite) eser ve akisleridir. “Ayan-ı sabite vahdet-i vücud doktrininin temel anahtar kavramlarından biridir. İbnü’l-Arabi terminolojisinde görünür alemde zuhura gelen her bir varlığın Hakk’ın ilminde var olan latif suretlerine “a’yan-ı sabite” denir. Kelam ilminde “ma’lum-ı ma’dum”, felsefede “mahiyet” ismini alan “a’yan-ı sabite”, kadimdir, sonradan yaratılmış değildir. İbnü’l-Arabi’nin “A’yan-ı sabite varlık kokusu koklamamıştır” (İbnü’l-Arabi, Fususü’l-hikem, 76) cümlesi bu hakikati temellendiren cümlelerden birisidir. Durum böyle olunca varlıktan nasibi olmayan a’yan-ı sabitenin akislerini oluşturan mümkinata; varlık (vücud) ismini vermek söz konusu değildir. “La mevcude illa Hu” tevhidinde açılımını bulan vahdet-i vücud; varlığı bütünüyle Hakk’a tahsis ettiği için “tevhid-i sırf” olarak da isimlenmiştir. Varlık sahnesine zuhur eden her bir mevcud kendi istidad-ı ezelisine bağlı kalarak bu zuhuru gerçekleştirir. İstidad-ı ezeli de tıpkı a’yan-ı sabite gibi sonradan yaratılmamıştır ve kendisinde cebir yoktur. İstidad-ı ezelide cebir olmaması konusunu sufiler cama üfürülen tek bir nefesin oluşturduğu farklı buhar şekilleri üzerinden anlatırlar. Kış günü cama tek bir nefes üflenmekteyken camda farklı şekiller oluşmakta ve bu farklılıklar söz konusu şekillerin kendilerine özgü yapılarından kaynaklanmaktadır. Buradan hareketle mevcudat sahnesine çıkan her varlık da kendisinde var olan ezeli istidada bağlı kalarak bu zuhuru gerçekleştirir. Mevcudat aleminde zuhura gelen her bir varlığın ihtilafı; zatına dışarıdan bir müdahale edilmeksizin kendi hakikatinde var olan ezeli istidadın farklılığından kaynaklanır. Kur’an-ı Kerim’de “Ah, keşke dünyaya geri gönderilsek de bir daha Rabbimizin ayetlerini yalanlamasak ve inananlardan olsak!” (Enam suresi ayet 27) şeklinde inanmayanların söylemlerine karşı bir sonraki ayette “Eğer (dünyaya) geri gönderilseler yine kendilerine yasak edilen şeylere döneceklerdir” (Enam suresi ayet 28) şeklinde cevap verilmesi istidad-ı ezeli kavramının temel dayanaklarından biri kabul edilmektedir.

Mutasavvıflar vahdet-i vücudu idrakin fikir ve nazar yoluyla değil, keşif yoluyla olabileceğinin altını çizmişlerdir. Onlara göre vahdet-i vücud bilgisi sadece sırr-ı tevhide vasıl olan muhakkiklere açılmış bir bilgi türüdür, zevkidir. İfna-yı vücud etmemiş bir salik bu irfani sırra ulaşamaz. Bununla birlikte vacibü’l-vücud olan Hakk’ın varlığı karşısında mevcudatın durumunu kimi zaman kelam ilminin verileri, kimi zaman tasavvufi şiirler ve gündelik hayatta müşahedesi mümkün olan gölge-akis, suret- ayna gibi örneklerle izah yoluna gitmişlerdir.
Tasavvufi terminolojisinde “muvahhid”, görüntüdeki çeşitliliğe ve çokluğa rağmen hakikatte var olan birliği ve bir varlık olduğunu keşfedip bunu tasdik eden kimse demektir. “Vahdet-i vücud” tabirini doğrudan kullanmasa da İbnü’l-Arabi kendisinden önceki sufilerin de ulaştığı bir hakikat olarak vahdet-i vücud doktrininin önde gelen temsilcisidir. Vahdet-i vücud düşüncesi tasavvufla ilgili manzum ve mensur eserlerin temel konularından biridir.
Bazı İslami çevrelerde vahdet-i vücud ile panteizm birbirine karıştırılarak her ikisine de karşı çıkılmaktadır. Oysa bu iki düşünce tamamen birbirinden ayrı şeylerdir. Panteist telakkiye veya vahdet-i mevcud anlayışına göre, Allah ile alem bir şeydir. Allah, mevcud olan şeylerin tamamından ibarettir. Panteistler tabiatı, bir nev’i hayal sahibi bir vahdet tasavvur ederek ona ibadet ederler. Hegel, Didero, Spinoza, Dekart ile Revakıyyun ve İskenderiye mektebi filozofları, genelde panteisttirler. Aguste Comte panteizmi pozitivizm adı altında geliştirmiş ve “Allah’sız kainat, ruhsuz insan, cevhersiz eşya” tarzında özetlemiştir.Vahdet-i vücuda karşı çıkan alimler genellikle onu, Cenab-ı Hakk’ı alemin mecmuu sayan, O’nu icab ve zarurete tabi, irade ve şuurdan mahrum olarak gören panteistlerin görüşleriyle karıştırmışlardır. Bu iki görüş, iki ayrı bardağa konmuş deniz suyu ile menba suyuna benzer. Uzaktan bakan bunların hangisinin deniz suyu, hangisinin menba suyu olduğunu ayırd edemez. Ancak bu ayırım, tadarak yapılabilir.Elmalılı Hamdi Efendi der ki: “Bizim nazarımızda «vahdet-i vücud» mutlak anlamda reddedilmiş değil, belki keşfen isbat olunmuştur. Ancak «Allah’tan başka mevcud yoktur» demekle «Her mevcud Allah’tır» demek arasında pek büyük fark vardır. Birincisi «tevhid-i mahz» olabilir. Lakin ikincisi «şirk-i mahz»dır.”Allah’tan başka mevcud yoktur denildiği zaman, masivaya isnad edilen vücudun hakiki olmayıp hayali, vehmi, şuurda mün’akis bir emr-i zılli olduğu ve vücud-ı hakikinin Allah’a aid bulunduğu ikrar edilmiş olur.Panteizm demek olan vahdet-i mevcud ile: “Her mevcud Allah’tır” denildiğinde; varlıkta tam bir kesret kabul edilmiş ve hepsinin Allah olduğu iddia edilmiş olur. Bu, tevhid değil, aksine Allah’ı çoğaltmak ve O’na şirk koşmaktır. Bu vahdet-i vücud değil, ittihad-ı vücud veya hululdür. Allah’ı inkar ile alemi isbattır. Bir’i “her” yapmaktır. Ortağı olmayan Allah’a sonsuz ortaklar koşmaktır. Bunun adı “panteizm” veya “ittihad-ı ilahiyet”tir. Panteizmde Allah ve vücud, hakikaten her şey ile ittihad ve hulul halindedir.’’ [Hak Dini Kur'an Dili; Tıpki Basım; Sadeleştirilmemis Fihrist ve Lugati (10 Cilt Takım) Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır : Eser Kitap, 1971 Cilt 1 sayfa 576-577]


Cevap için çok teşekkür ederim. Hepsini okudum. Lakin yazı benim için ağır. Anladığım kadarı ile yazacak olursam ben kelamcıların ve filozofların esas aldığı şekilde mümkün ve vacip varlık diye ayrım yapmışım. Lakin vahdeti vücut fikrinin özü bu varlık tanımıyla anlanamaz. Anlamak için sufilerin tanımını anlamam gerekiyor. Sufilerin tanımı kendisine yokluk bulaşmayanı yani Allah(c.c)'i varlıktan kabul ederler. A'yân-ı Sâbite Allah(c.c) katında bizim bilgilerimizdir. Allah (c.c) tek varlık kabul edilirse biz noksanlığımızdan ötürü varlık olamayız. Tecelliden ibaretiz. Benim en büyük sorunum esas aldığım varlık tanımımın bu fikre uymaması bu da benim cehaletim.

Yazının hepsini okudum. Sindirmesi benim için zaman alacak. Yazdıklarımda yanlış varsa Allah rızası için düzeltin. En azından temel olarak anlamam gerekenleri anlamamış olduğumu ümit ediyorum. Ayaklı ansiklopedi Yusufiyeli hocam teşekkür ederim.

MektepTalebesi 25.10.25 16:13

Alıntı:

MektepTalebesi Nickli Üyeden Alıntı (Mesaj 689642)

Cevap için çok teşekkür ederim. Hepsini okudum. Lakin yazı benim için ağır. Anladığım kadarı ile yazacak olursam ben kelamcıların ve filozofların esas aldığı şekilde mümkün ve vacip varlık diye ayrım yapmışım. Lakin vahdeti vücut fikrinin özü bu varlık tanımıyla anlanamaz. Anlamak için sufilerin tanımını anlamam gerekiyor. Sufilerin tanımı kendisine yokluk bulaşmayanı yani Allah(c.c)'i varlıktan kabul ederler. A'yân-ı Sâbite Allah(c.c) katında bizim bilgilerimizdir. Allah (c.c) tek varlık kabul edilirse biz noksanlığımızdan ötürü varlık olamayız. Tecelliden ibaretiz. Benim en büyük sorunum esas aldığım varlık tanımımın bu fikre uymaması bu da benim cehaletim.

Yazının hepsini okudum. Sindirmesi benim için zaman alacak. Yazdıklarımda yanlış varsa Allah rızası için düzeltin. En azından temel olarak anlamam gerekenleri anlamamış olduğumu ümit ediyorum. Ayaklı ansiklopedi Yusufiyeli hocam teşekkür ederim.

"En azından temel olarak anlamam gerekenleri anlamamış olduğumu ümit ediyorum." kısmında "anlamış olduğumu ümit ediyorum" yazmak istemiştim.

Ayrıca düşününce bana vahdet-i şuhudun daha mantıklı geldiğini anladım. Yine de kavramsal olarak bana farkındalık kazandırdığı için Yusufiyeli hocama teşekkür ederim.

imas 25.10.25 17:12

Alıntı:

MektepTalebesi Nickli Üyeden Alıntı (Mesaj 689713)
"En azından temel olarak anlamam gerekenleri anlamamış olduğumu ümit ediyorum." kısmında "anlamış olduğumu ümit ediyorum" yazmak istemiştim.

Ayrıca düşününce bana vahdet-i şuhudun daha mantıklı geldiğini anladım. Yine de kavramsal olarak bana farkındalık kazandırdığı için Yusufiyeli hocama teşekkür ederim.

o mantikli gelen vahdeti suhud da mantik olmaz , baskası da bana vahdeti vucud mantkli geliyor diyebilir,
muhyiddin arabi ks. diyor ki
* bizim ilmimizde olmayanin bizim kitaplarimizi okumasi haramdir*
imani şarani ks. diyorki müellifin orjinal el yazmasinda olmayan bazi konulari çoğaltılan el yazmalarinda gördüm diyor...


Tüm Zamanlar GMT +3 Olarak Ayarlanmış. Şuanki Zaman: 11:46.

Powered by vBulletin® Version 3.8.5
Copyright ©2000 - 2026, Jelsoft Enterprises Ltd.

havasokulu1.com


1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148