Yusufiyeli Nickli Üyeden Alıntı
(Mesaj 689631)
Varlığı vacip ve mümkün olarak tasnif eden İslam filozof ve kelamcılarından farklı olarak sufiler varlığı ikiye ayırmamışlardır. Onlara göre varlık tümüyle Hakk’a aittir. Tevhid-i sırf olarak da isimlenen vahdet-i vücud sufilere özgü bir tevhid yorumudur. Muhakkiklere göre vücud (varlık) kendisine fena (yokluk) bulaşmayan şeydir. Buradan hareketle fenadan münezzeh olan ancak Allah’ın varlığıdır. Varlık anlamı ile “vücud” yalnız O’na isim olabilir. Bir başka ifade ile vücud ancak vacibü’l-vücud olan Allah’a aittir. “Leyse fi’d-dari gayruhu deyyar” (evde ev sahibinden başkası yok) ifadesi tasavvufi bir hakikat olarak Vacibü’l-vücud’un varlığına işaret eder. Mevcudatı oluşturan tüm alemler ancak O’nun varlığının akis ve tecellilerinden ibarettir. Mümkinatın vücudu fena ile karşı karşıyadır, fani ve helak olucudur. Buradan hareketle ona vücud (varlık) ismini vermek abestir. Mümkinat ilm-i ilahide var olan sabit ilmi suretlerin (a’yan-ı sabite) eser ve akisleridir. “Ayan-ı sabite vahdet-i vücud doktrininin temel anahtar kavramlarından biridir. İbnü’l-Arabi terminolojisinde görünür alemde zuhura gelen her bir varlığın Hakk’ın ilminde var olan latif suretlerine “a’yan-ı sabite” denir. Kelam ilminde “ma’lum-ı ma’dum”, felsefede “mahiyet” ismini alan “a’yan-ı sabite”, kadimdir, sonradan yaratılmış değildir. İbnü’l-Arabi’nin “A’yan-ı sabite varlık kokusu koklamamıştır” (İbnü’l-Arabi, Fususü’l-hikem, 76) cümlesi bu hakikati temellendiren cümlelerden birisidir. Durum böyle olunca varlıktan nasibi olmayan a’yan-ı sabitenin akislerini oluşturan mümkinata; varlık (vücud) ismini vermek söz konusu değildir. “La mevcude illa Hu” tevhidinde açılımını bulan vahdet-i vücud; varlığı bütünüyle Hakk’a tahsis ettiği için “tevhid-i sırf” olarak da isimlenmiştir. Varlık sahnesine zuhur eden her bir mevcud kendi istidad-ı ezelisine bağlı kalarak bu zuhuru gerçekleştirir. İstidad-ı ezeli de tıpkı a’yan-ı sabite gibi sonradan yaratılmamıştır ve kendisinde cebir yoktur. İstidad-ı ezelide cebir olmaması konusunu sufiler cama üfürülen tek bir nefesin oluşturduğu farklı buhar şekilleri üzerinden anlatırlar. Kış günü cama tek bir nefes üflenmekteyken camda farklı şekiller oluşmakta ve bu farklılıklar söz konusu şekillerin kendilerine özgü yapılarından kaynaklanmaktadır. Buradan hareketle mevcudat sahnesine çıkan her varlık da kendisinde var olan ezeli istidada bağlı kalarak bu zuhuru gerçekleştirir. Mevcudat aleminde zuhura gelen her bir varlığın ihtilafı; zatına dışarıdan bir müdahale edilmeksizin kendi hakikatinde var olan ezeli istidadın farklılığından kaynaklanır. Kur’an-ı Kerim’de “Ah, keşke dünyaya geri gönderilsek de bir daha Rabbimizin ayetlerini yalanlamasak ve inananlardan olsak!” (Enam suresi ayet 27) şeklinde inanmayanların söylemlerine karşı bir sonraki ayette “Eğer (dünyaya) geri gönderilseler yine kendilerine yasak edilen şeylere döneceklerdir” (Enam suresi ayet 28) şeklinde cevap verilmesi istidad-ı ezeli kavramının temel dayanaklarından biri kabul edilmektedir.
Mutasavvıflar vahdet-i vücudu idrakin fikir ve nazar yoluyla değil, keşif yoluyla olabileceğinin altını çizmişlerdir. Onlara göre vahdet-i vücud bilgisi sadece sırr-ı tevhide vasıl olan muhakkiklere açılmış bir bilgi türüdür, zevkidir. İfna-yı vücud etmemiş bir salik bu irfani sırra ulaşamaz. Bununla birlikte vacibü’l-vücud olan Hakk’ın varlığı karşısında mevcudatın durumunu kimi zaman kelam ilminin verileri, kimi zaman tasavvufi şiirler ve gündelik hayatta müşahedesi mümkün olan gölge-akis, suret- ayna gibi örneklerle izah yoluna gitmişlerdir.
Tasavvufi terminolojisinde “muvahhid”, görüntüdeki çeşitliliğe ve çokluğa rağmen hakikatte var olan birliği ve bir varlık olduğunu keşfedip bunu tasdik eden kimse demektir. “Vahdet-i vücud” tabirini doğrudan kullanmasa da İbnü’l-Arabi kendisinden önceki sufilerin de ulaştığı bir hakikat olarak vahdet-i vücud doktrininin önde gelen temsilcisidir. Vahdet-i vücud düşüncesi tasavvufla ilgili manzum ve mensur eserlerin temel konularından biridir.
Bazı İslami çevrelerde vahdet-i vücud ile panteizm birbirine karıştırılarak her ikisine de karşı çıkılmaktadır. Oysa bu iki düşünce tamamen birbirinden ayrı şeylerdir. Panteist telakkiye veya vahdet-i mevcud anlayışına göre, Allah ile alem bir şeydir. Allah, mevcud olan şeylerin tamamından ibarettir. Panteistler tabiatı, bir nev’i hayal sahibi bir vahdet tasavvur ederek ona ibadet ederler. Hegel, Didero, Spinoza, Dekart ile Revakıyyun ve İskenderiye mektebi filozofları, genelde panteisttirler. Aguste Comte panteizmi pozitivizm adı altında geliştirmiş ve “Allah’sız kainat, ruhsuz insan, cevhersiz eşya” tarzında özetlemiştir.Vahdet-i vücuda karşı çıkan alimler genellikle onu, Cenab-ı Hakk’ı alemin mecmuu sayan, O’nu icab ve zarurete tabi, irade ve şuurdan mahrum olarak gören panteistlerin görüşleriyle karıştırmışlardır. Bu iki görüş, iki ayrı bardağa konmuş deniz suyu ile menba suyuna benzer. Uzaktan bakan bunların hangisinin deniz suyu, hangisinin menba suyu olduğunu ayırd edemez. Ancak bu ayırım, tadarak yapılabilir.Elmalılı Hamdi Efendi der ki: “Bizim nazarımızda «vahdet-i vücud» mutlak anlamda reddedilmiş değil, belki keşfen isbat olunmuştur. Ancak «Allah’tan başka mevcud yoktur» demekle «Her mevcud Allah’tır» demek arasında pek büyük fark vardır. Birincisi «tevhid-i mahz» olabilir. Lakin ikincisi «şirk-i mahz»dır.”Allah’tan başka mevcud yoktur denildiği zaman, masivaya isnad edilen vücudun hakiki olmayıp hayali, vehmi, şuurda mün’akis bir emr-i zılli olduğu ve vücud-ı hakikinin Allah’a aid bulunduğu ikrar edilmiş olur.Panteizm demek olan vahdet-i mevcud ile: “Her mevcud Allah’tır” denildiğinde; varlıkta tam bir kesret kabul edilmiş ve hepsinin Allah olduğu iddia edilmiş olur. Bu, tevhid değil, aksine Allah’ı çoğaltmak ve O’na şirk koşmaktır. Bu vahdet-i vücud değil, ittihad-ı vücud veya hululdür. Allah’ı inkar ile alemi isbattır. Bir’i “her” yapmaktır. Ortağı olmayan Allah’a sonsuz ortaklar koşmaktır. Bunun adı “panteizm” veya “ittihad-ı ilahiyet”tir. Panteizmde Allah ve vücud, hakikaten her şey ile ittihad ve hulul halindedir.’’ [Hak Dini Kur'an Dili; Tıpki Basım; Sadeleştirilmemis Fihrist ve Lugati (10 Cilt Takım) Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır : Eser Kitap, 1971 Cilt 1 sayfa 576-577]
|