![]() |
|
|||||||
| Sorularınız her türlü soruyu buradan sorabilirsiniz. |
![]() |
|
|
LinkBack | Seçenekler | Stil |
|
#1
|
|||
|
|||
|
Eşyanın ilmi hakkında bilgi bulamadım buralarda bu konu ile ilgili bir uygulama konu veya kitap var mı yoksa süt içeçek birine pirzola yedirmek gibi bir şey mi olur bu konuyu merak ettim şimdi bu konuda tavsiye verirseniz sevinirim.hürmet muhabbet dua ve selam ile...
(0 Beğeni)
|
|
#2
|
|||
|
|||
|
(0 Beğeni)
|
|
#3
|
|||
|
|||
|
@[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...] mesaj yazarken 60 saniye geçmeden mesaj atamazsınız ve bekleyincede 2 kere aynı mesajı yazıyor bilginiz olsun
(1 Beğeni)
|
|
#4
|
||||
|
||||
|
Alıntı:
Ve Reruviye an Ebi Hatim. Yine İbn Abbas'tan başka bir rivayette; "Allahu Teala hazretleri Adem aleyhisselam'a varlıkları öğrettiği gibi kaderin esrarını da, Levh-i Mahfuz'u da öğretti." Böylece her şeyi o kadar öğretti ki fısıltıyı öteki fısıltıdan, çok az şeyle fark eden şeyi ötekisinden fark edilecek şekilde öğretti. Zürriyetinin isimlerini öğretti. Meleklerin isimlerini öğretti. İsimleri öğretti ama o isimlerin müsemmalarının kimler olduğu hakkında ashabin, alimlerin fikirleri böylece kaydedilmiş. Allahu Teala hazretleri Adem aleyhisselam'a varlıkları öğretti, tanitti. Sümme aradahüm. "Sonra onları arz etti." Bu varlıkları, yaratıkları meleklere sundu, gözlerinin önüne serdi; "Söyleyin bakalım, bunlar nedir?" diye onları imtihan etti. Burada hüm zamiri geçiyor. Hüm, canlı varlıklar için kullanılan bir zamir. Bu ayet-i kerimenin başka kıraatleri de var. Mesela, İbn Mes'ud radıyallahu anh, aradahünne okumuş. Übeyy b. Ka'b radıyallahu anh kiraatinde de aradaha var. Bizim kıraatimizde Kur'an-ı Kerim'in bu ayet-i kerimesi aradahüm şekliyle karşımızda bulunuyor. Hüm, akıl sahibi varliklar için kullanılan bir zamir olduğu için, bazıları buradan delil olarak evlatlarının tek tek isimlerini; "Bu Ahmet'tir, bu Mehmet'tir... Bu Cebrail'dir, bu Azrail'dir, bu İsrafil'dir..." diye böyle zi-ruh (ruh sahibi) ve zi-akıl (akıl sahibi) varlıkları düşünmüşler. Ama müfessir İbn Kesir diyor ki; "Bu hüm zamirinin kullanılması böyle bir mana ifade etmez. Tağlib cihetiyle Arapça'da vardır; zi-ruh ve zi-hayat olmayan varlıklar da dahil edilerek ifade böyle kullanılmış olabilir. Bunun başka ayet-i kerimelerde misalleri vardır. Bütün yaratıkların da bu hüm zamiri altında ifade edilmesi Arapça'nın kavaidine aykırı değildir." diye bir ayet-i kerimeyi misal getirmiş: (İbn Kesir,Cilt 1, 223.) Va'llahu haleka külle dabbetin min ma'. "Allah her canlı hayvanı sudan yarattı." Dabbe, "yeryüzünde deb' eden, kımıldayıp hareket eden yaratık" demek. Bitkiler yerlerinde sabit duruyorlar ama işte böcekler, yılanlar, kuşlar vs. müteharrik varlıklar. Ayet-i kerime; "Her dabbeyi, yeryüzünde hareket eden her canlı hayvani sudan yarattı." buyuruyor. Feminhüm. Burada da hüm zamirini eklemiş. Halbuki bunların hepsi zi-ruh, hüm zamirine layık varlıklar değil; ama tağlib suretiyle bu ayet-i kerimede de kullanılmış. Fe-minhüm men yemşi ala batnihi. “Bu yaratıkların bir kısmı karnı üstünde yürürler." Mesela yılanlar; ayakları yok, karnı üstünde yürürler. Bu yüzden “sürüngen" diyoruz. Ve minhüm men yemşi ala ricleyn. "Kimisi iki ayak üstünde yürüyor." İşte insanlar, maymunlar, kuşlar... Ve minhüm men yemşi ala erba'. "Bir kısmı da dört ayaklı." Atlar, kuzular gibi... Yahluku'llahu ma yeşa'. "Allah nasıl dilerse, neyi dilerse öyle ya- ratır." Inna'llahe ala külli şey'in kadir. "Allah şüphesiz her şeye kadirdir." Bu ayet-i kerimede hüm zamirinin hem zi-ruh olanlar hem de diğer varlıklar için kullanıldığının misali var. Binaenaleyh, sümme arada- hüm'deki hüm zamiri sadece zi-ruh insanlara, meleklere ait değil, öteki varlıklara da şamildir, manasını ifade etmiş oluyor. İbn Kesir böylece bu manayı tercih ettiğini göstermiş oluyor. Diyor ki; "Her varlığın ismini Allah, Adem aleyhisselam'a zatlarıyla, sıfatlarıyla, hareketleriyle öğretti. Sonra da zürriyetine öğretti." (Kaynak: Bakara Süresi Tefsiri 1, Prof.Dr. Mahmud Esad Çoşan, Server Yayınları, Sayfa: 245-247)
(0 Beğeni)
__________________
Yunusça sevgimizden anlamayana cevabımız Yavuzca olacaktır... |
|
#5
|
||||
|
||||
|
NOT: Yapay zeka ile işim olmadığını müdellel kılmak için arada sırada istifade ettiğim kaynakların resimlerini paylaşacağım.
(0 Beğeni)
__________________
Yunusça sevgimizden anlamayana cevabımız Yavuzca olacaktır... |
|
#6
|
|||
|
|||
|
Esyanin hakikati tv kumanda saat ne derseniz diyin aksesuar degil yani hakikatin tayini asli biz sanki bilmiyoruz muhakkak bilen vardir.suleyman as muhru yuzugu musa as asasi belki hurafecilige iter emin olamadim kotu olasiliktan Allah a siginirim
(0 Beğeni)
|
|
#7
|
||||
|
||||
|
Alıntı:
Sembol dili. Semboller kendi içinde bölümlere ayrılır. Bunlardan birincisi, Allah'ın yarattığı doğal varlıklardır. İnsan dışındaki tüm varlıklar bu kapsamdadır: Ağaçlar, kuşlar, hayvanlar, taşlar, nehirler, dağlar... Bunların her biri yaratılışta sembol değerlerle donatılmıştır. Kur'an'da şöyle buyrulur: “Ve Allah Adem'e bütün isimleri öğretti...” (Bakara Suresi, 31. Ayet) Bu ayetten yola çıkarak diyebiliriz ki; yaratılışta eşya, yani insan dışındaki tüm varlıklar, Allah tarafından bir 'isim'le, yani bir anlamla kodlandı. İşte bu isimlerin karşılığı bugün bizde 'sembol' olarak zuhur ediyor. Yani her bir varlık hem bir kelime hem bir mana taşıyıcısıdır. Bizim görevimiz, bu anlamları çözmek, bu kadim dili yeniden hatırlamaktır. Doğal varlıkların sembol değerleri sabittir ve değişmez. Çünkü bu semboller, Allah'ın yaratırken verdiği hakiki anlamlarla örülüdür. Yani kuş, yaratılıştan beri kuş; yılan yaratılıştan beri yılandır. Anlamı, işlevi, sembol karşılığı yaratıldığı andan itibaren bellidir. Kainat kitabında bu varlıklar, Allah'ın satır satır yazdığı kelimeler Bu doğal semboller kendi içlerinde de olağanüstü bir düzene sahiptir. Örneğin: Hayvanlar, genel karakter özelliklerimizi sembolize eder. Örneğin, yılan "değişim "i anlatır. Değişime karşı tavrımızı fark etmek için yalnızca kendimize Ağaçlar, genetik kodlarımızı, DNA'mızı anlatır. Her ağaç farklı bir yapıyı, köklenme biçimini, soydan gelen bir özelliği temsil eder. Çiçekler, duygulara karşılık gelir. Her bir çiçek, bir duygu notasına dokunur ve bizdeki farklı duygusal titreşimleri anlatır. Görüldüğü gibi yaratılıştan itibaren her şey belli bir düzene göre anlamlandırılmış, gruplandırılmış ve sembol diline yerleştirilmiştir. Bu, Allah'ın kudretinin bir tecellisidir. Ve biz bu dili hatırladıkça, kendimizi de, hayatı da daha derinlemesine anlayabiliriz. Sembollerin ikinci kısmı, insan eliyle üretilmiş eşyalarla ilgilidir. Bu eşyalar doğrudan Allah tarafından yaratılmamış; insanın eliyle, aklıyla, ihtiyacı ve niyetiyle ortaya çıkmıştır. Ancak bu, onların sembol değeri taşımadığı anlamına gelmez. Tam aksine, bu eşyalar da taşıdıkları niyetle bir anlam kazanır. Nasıl ki Allah, doğal varlıkları yaratırken onlara bir isim, bir anlam, bir niyet yüklediyse; insan da eşya üretirken ilk anda bir niyet taşır. İşte bu eşyaların sembol bugün bir eşya farklı şekillerde kullanılsa bile, onun sembol dili ilk niyetinde gizli- değerleri, üretildikleri andaki ilk niyete ve kullanım amacına dayanır. Bu yüzden dir. Sembolleri anlamak isteyen biri, eşyanın hangi amaçla, hangi ihtiyaçla ve hangi düşünceyle ortaya çıktığını araştırmalıdır. Bazı örneklerle bu daha da netleşir: Sandalye ve Sosyal Statü: Eskiden halk meydanlarında herkes ayakta durur, yalnızca soylulara, önemli kişilere oturacak yer verilirdi. Bu oturma yerleri bazen sıradan sandalyeler ya da tahtlar olurdu. Yani sandalye, bir kişinin toplum içindeki yerini, değerini ve statüsünü sembolize etmeye başlamıştı. rüyalarda ya da sembol dilinde sandalye hala sosyal statüyü anlatır. Kişinin rBugün her ne kadar hepimiz sandalyeyi farklı amaçlar için kullansak daüyasındaki sandalye ne kadar gösterişli ve yüksekse, kişinin toplum içindeki etkisi ya da gücü de o kadar büyük olabilir. Küpe ve Hatırlama: Günümüzde küpeler estetik ya da süs amaçlı takılıyor gibi görünse de, bu eşyaların ilk anlamı çok daha derindi. Eski zamanlarda çocuklara verilen önemli öğütlerin unutulmaması için kulağa ip bağlanır, bu ip zamanla küpeye dönüşür. Kulağın delinmesi ve oraya bir şey takılması, "duyduğunu hatırla” anlamına gelirdi. Zira insan, daha önce duyduğu bir bilgiyi hatırlamaya çalışırken refleksle kulağına dokunur. İşte bu sembol üzerinden baktığımızda, küpe rüyası ya da hayat içinde karşılaşılan bir küpe, unuttuğumuz bir bilgiyi ya da bize daha önce verilmiş bir öğüdü hatırlamamız gerektiğini fısıldıyor olabilir. Halı ve Gelenek: Bugün halılar zeminimizi örtmek, soğuktan korunmak amacıyla kullanılsa da, tarihsel olarak halı bir kültürün izlerini taşırdı. Dokuyan kişi, ait olduğu geleneğin inançlarını, motiflerini, sembollerini halıya işlerdi. Bu yüzden bir halıya bakan kişi onun hangi topluma ait olduğunu anlayabilirdi. Halı yalnızca fiziksel konforu değil, sembol dilinde kişinin bağlı olduğu gelenekleri, aidiyet duygusunu, hatta ne kadar gelenekçi bir yapıya sahip olduğunu anlatır. Halının ilk üretim amacı, bir kültürel hafıza taşıyıcısı olmaktı. (Kaynak: Semboller Sözlüğü, Yeter Kocaoğlu sayfa 13-16, ŞİRA yayınları)
(0 Beğeni)
__________________
Yunusça sevgimizden anlamayana cevabımız Yavuzca olacaktır... |
|
#8
|
|||
|
|||
|
arkadaş eşyanın hakikati konusundan bahsediyor sanırım kimse anlamamış. eşyanın hakikati eşyanın hakikati diye diye bir çok tasavvuf kitabında geçiyor acaba nedir bu eşyanın hakikati bende merak ediyordum bir ara bilen açıklasın.
(0 Beğeni)
|
|
#9
|
||||
|
||||
|
Vahdet-i vücud felsefesinin en büyük temsilcisi olan İbnü’l-Arabi, Allah’ın dışında varlık kabul etmemiştir. Ona göre; alem de yukarıda izah edildiği gibi Allah’ın sıfatlarının bir tecellisinden ibaret olup, onun varlığı Allah’ın varlığı ile kaimdir. Alemin varlığı bir gölgeden ibarettir.( İbnü’l-Arabi, Fususu’l-Hikem, Trc. N. Gençosman, s. 73-74.) Yani alem itibari varlık olup, vehim ve hayalden ibarettir. Gölge ise kendine sebep olan varlığın vücudundan başka bir vücuda sahip değildir. Bu sebeple mutasavvıflar eşyanın his ve aklımıza nisbetle görülen varlığına “gölge varlık” demişlerdir ki, vehmi ve hayali varlık demektir. Eşya her an değişmekte olduğu halde, bizim duyularımız bu değişmeyi fark etmekten acizdir. Mesela bir insanın gençliği ile ihtiyarlığı arasındaki değişiklikten, yaşadığı her ana bir pay düşer. Ama bunu bir anda fark edemeyiz. Halbuki o her an değişmektedir. Yine, kar, buz, bulut, su buharı hayali şeyler olup, bunların suyun vücudundan başka vücudları yoktur. Suyun muhtelif şartlarda aldıkları muhtelif şekillerden ibarettir. Kar, buz vb. şeylerin hayali oluşları, onların sadece zihinde mevcut şeyler olduğu anlamında değil, duyularımıza nisbetle mevcut oldukları manasındadır. Sadece zihni varlıklar olsaydı, onları tahayyül edenin yok olmasıyla onlar da yok olurlardı. Halbuki, kar, buz vs. şartlar değişip suya dönüşmedikçe bakidirler ve dışarıda mevcutturlar. Kar bizi üşütür, buz yukarıdan düşse başımızı yarar. Şu halde bunlara hayaldir demek, hakikati inkardır. Mutasavvıfların eşyaya hayal ve vehim demeleri, eşyanın duyulara nisbetle olan varlığından sarf-ı nazar ederek, kainatta tecelli etmekle beraber zat itibariyle değişmeyen Hakk’ın vücudundan başka bir şey görmemeleri itibariyledir. Şu halde alem duyulara ve onlara tabi olan akla göre hakiki, basiret gözüne göre hayalidir. Sofistler’e göre ise eşyanın hiçbir hakikati yoktur. Halbuki mutasavvıflara göre; eşyanın hakikati vardır ve bu da onlarda tecelli eden Allah’ın varlığından ibarettir. İ. Fenni Ertuğrul, mutasavvıfların eşyanın hayal olduğuna dair çok önceden ileri sürdükleri tezin, bugün Avrupa tabiat alimleri tarafından tasdik edildiğini söylemiş ve buna örnekler vermiştir.
(Kaynak: Ana Hatlarıyla Tasavvuf Tarihi Prof.Dr. Osman Türer ATAÇ YAYINLARI )
(0 Beğeni)
__________________
Yunusça sevgimizden anlamayana cevabımız Yavuzca olacaktır... |
|
#10
|
||||
|
||||
|
Cüneyd-i Bağdadi ve Hallac gibi ilk dönem sufilerinden itibaren dile getirilen varlığın birliği düşüncesi (vahdet-i vücud) ilk kez İbnü’l-Arabi tarafından sistematik bir temele oturtulmuştur. “Vahdet-i vücud” terimini eserlerinde kullanmadığı halde vahdet-i vücud eksenindeki tevhid anlayışı İbnü’l-Arabi’nin eserlerinden yola çıkılarak görünürlük kazanmıştır. Bu ontolojiye göre “varlık” anlamı ile “vücud” varlığı kendinden olan Hakk’a, “vahdet” ise Hakk’ın tekliğine işaret eder. Mutasavvıflara özgü bir tevhid yorumu olan vahdet-i vücuda göre hakiki varlık bir olan Hakk’ın varlığından ibarettir. Görünen ve görünmeyen bütün varlık alemi ise Hakk’ın çeşitli mertebelerde zuhur ve tecellileridir.İbnü’l-Arabi yalnız mutasavvıfların tevhid anlayışını sistematize etmekle kalmamış; Allah-insan, alem-insan ilişkilerine de kıymetli katkılar sunmuştur. Kur’an-ı Kerim’de “ahsen-i takvim” ve “elest bezmi” kavramları ile vurgulanan insanın kemal ve yaratılış serüvenini İbnü’l-Arabi; meratib-i vücud (varlık mertebeleri), ayan-ı sabite (eşyanın sabit hakikatleri), istidad-ı ezeli (aynların ezeli istidatları), teceddüd-i emsal, halk-ı cedid gibi kendine özgü anahtar terimler ışığında yorumlamıştır. tasavvufta eşyanın hakikati meselesi özellikle a‘yan-ı sabite kavramıyla açıklanıyor. Bunu biraz daha sadeleştirirsek: İbnü’l-Arabi’ye göre eşyanın hakikati, yalnızca dış dünyada gördüğümüz şeylerden ibaret değildir. Her varlığın Allah’ın ilminde bir hakikati vardır. A‘yan-ı sabite denilen kavram, eşyanın Allah’ın ilmindeki bu sabit hakikatlerini ifade eder. Burada önemli bir ayrım var: Allah’ın ilmindeki hakikat ile o şeyin dış dünyada yaratılmış olarak var olması aynı değildir. Eşya, Allah’ın ilminden bağımsız bir varlık kaynağına sahip değildir. Benim anladığım kadarıyla burada eşyanın varlığını inkar etmekten ziyade, onun varlığının kendinden olup olmadığı meselesi var. Mesela ağaç da vardır, taş da vardır, su da vardır. Bunları hayal deyip geçemeyiz. Fakat tasavvuf ehli, eşyanın varlığını Allah’tan bağımsız düşünmüyor. Gölge örneği de sanırım bunu anlatmak için veriliyor. Gölge vardır ama kendi başına bir varlığı yoktur; varlığı aslına bağlıdır. Eşyanın hayal veya gölge olarak görülmesi de bana göre bu açıdan anlaşılmalı. Yani mesele eşya yoktur demek değil, eşyanın hakiki ve bağımsız varlığının bulunmadığını söylemektir. Sofistlerin eşyanın hakikatini inkar etmesiyle tasavvuftaki bu anlayışı birbirine karıştırmamak gerekir.
(0 Beğeni)
__________________
Yunusça sevgimizden anlamayana cevabımız Yavuzca olacaktır... |
![]() |
| Seçenekler | |
| Stil | |
|
|
Benzer Konular
|
||||
| Konu | Konuyu Başlatan | Forum | Cevap | Son Mesaj |
| Havas ilmi ile Büyü Arasındaki Fark Nedir? | HavasHoca | Havas Dersleri | 15 | 08.12.24 16:43 |
| Havas ve Ledün ilmi | HavasHoca | Havas ilmi Genel Bilgiler | 7 | 29.07.24 13:48 |
| Havas - Vefk ilmi | SiLence | Vefk & Tılsım | 2 | 15.06.24 01:12 |
| ilmi Ledün nedir? | HavasHoca | Havas Dersleri | 14 | 25.08.23 00:36 |
| islam Alimleri Açısından Ebced ve Cifir ilmi | Sin | Ebced & Cifir & Remil | 0 | 29.09.15 15:19 |