![]() |
|
|||||||
| Sorularınız her türlü soruyu buradan sorabilirsiniz. |
|
|
LinkBack | Seçenekler | Stil |
|
#9
|
||||
|
||||
|
Alıntı:
Kuşkusuz sufiler, bu düşüncelerini hem bazı Kur'an ayetlerine hem de bir kısım rivayetlere dayandırmaktadırlar. Bu nedenle söz konusu ayet ve rivayetlerin birbirinden ayrı olarak tasnif edilmeleri ve her bir grubun ilgili disiplinin yöntemlerine göre değerlendirilmeleri gerekmektedir. Evvela ayetlerin ulumu'l-Kur'an yöntemine göre incelenmesine çalışılmalı. İkinci olarak ise rivayetlerin ulumu'l-hadis ve rivayet yöntemlerine göre değerlendirilme si yapılmalıdır. Böylelikle ilgili metinlerin delalet ve sübut açısından neye karşılık geldikleri ve bunlardan yola çıkılarak bir inancın oluşması imkanı tesbit edilmeye çalışılmalıdır. Sufilerin delil olarak ileri sürdükleri ayetleri ve rivayetleri değerlendirirken önemli açmazlarla karşı karşıya olduğumuzu peşinen kabul etmemiz gerekmektedir. Zira sufiler, nasların delalet yönlerini ilgili disiplinlerde alışılagelen yöntemlerden farklı teknikler geliştirerek tesbit etmektedirler. Kimi zaman sübjektif bir takım kanaatlerden oluşan yorumlar, delil olarak ileri sürülebilmektedir. Bu konuda bir fikir vermesi açısından bir-iki örnek vermek yerinde olacaktır: İsmail Fenni Ertuğrul'un İbnü'l-Arabi'nin Firavun'un "Ben sizin en yüce rabbinizim"(Naziat süresi 24. Ayet) sözünün haklı olduğu iddiasından dolayı, aldığı eleştirileri cevaplarken kullandığı ifadeler oldukça manidardır. Ertuğrul şunları kaydetmektedir: "Şeyhin Firavunun "Ben sizin en yüce Rabbinizim" sözü doğrudur" demesinden maksadı şudur: O zaman tahakküm ve tasallut itibariyle Firavun'dan daha büyük kimse olmadığı için, kendisinin en büyük devlete sahip olduğu şeklindeki sözü sihirbazlara göre doğrudur. İbnü'l-Arabi, irfanı arayanların tüm vehimlerden kurtulmalarını ve hakiki tevhidi, gereği gibi tüm eşyada müşahede etmelerini istemiş ve bu uğurda bütün tenkid ve karalamaları göze alarak meydana atılmıştır.( İsmail Fenni Ertuğrul, Vahdet-i Vücud ve İbn Arabi (nşr. Mustafa Kara), İstanbul 1991, s. 228-229.) Aynı şekilde Firavun'un Hz. Musa ile aralarındaki diyalogta, ilahlık iddiasında bulunarak Hz. Musa'yı buna zorlamasını da şu şekilde yorumlamaktadır: "Firavun ona tevhid lisanıyla "eğer benden başkasını ilah edinirsen seni zindana atarım" demiştir. Yani, ben her ne kadar Ademoğlu isem de, Hakkın suretlerinden bir suret olduğum için onun aynıyım. Eğer benden başkasını ilah edinirsen seni zindana atarım" demek istemiştir. ".( İsmail Fenni Ertuğrul, Vahdet-i Vücud ve İbn Arabi (nşr. Mustafa Kara), İstanbul 1991, s. 72.) Bu tarz yorumlar, ancak insanın içi okunarak yapılabilir. Firavun bugün yaşamadığına göre onun içini okuma imkanımız bulunmamaktadır. Kaldı ki yaşasa bile, niyetini anlamak için onun beyanını kabul etmekten başka seçeneğimiz bulunmamaktadır. Ayrıca Firavun'un gerçekten böyle söylemek istediğini kabul etsek bile tevhid inancının genel bağlamı içerisinde bu söz/niyeti kabul etmemiz mümkün müdür? Sufiler, burada "keşif/ilham" dedikleri, hiçbir zaman çerçevesi belirlenemeyecek olan bilgi kaynağını devreye sokmaktadırlar. Burası sözün bittiği yerdir. Bu konuda söz söyleme imkanımız olmadığına göre bize düşen, delil olarak ileri sürülen ayetlerin ve rivayetlerin ulum-I diniye yöntemlerine göre kaynak değerlerini tespit etmektir. Şayet sadece keşfi verilere dayanılarak bunların kaynak olduğu belirtiliyorsa, dediğim gibi burası sözün bittiği yer yerdir. Ancak bu tür bir bilginin İslam alimlerinin geliştirdiği bilgi teorisi kapsamında hiçbir anlam ifade etmeyeceğinin de bilinmesi gerekmektedir. Burada karşılaştığımız bir başka sorun ise bu sahada kalem kullanan tasavvufçuların, her yerde her zaman aynı şeyleri kaydetmemeleridir. Bir yerde bir yorum veya tesbiti yapıp ön plana çıkarırlarken, aynı hususu başka bir yerde farklı bir şekilde değerlendirilmektedir- ler. Bu duruma örnek olarak ülkemizde tasavvuf konusunda otoritesi tartışmasız olan bir zatın aynı konuda iki ayrı yerde yazdıklarını nakletmem, tasavvuf söz konusu olduğunda, ne tür bir zorlukla karşı karşıya olduğumuz hususunda fikir verecektir. "Hak Teala'da bir muhabbet/sevgi belirdi. Buna taayyun-i hubbi (sevgi belirtisi) dendi. Sevgi tecellisi ve sevginin zuhuru demek de mümkündür. İlk belirti bu olduğu için buna "taayyun-i evvel" de dendi. Taayyun-i hubbi bir nur/ışık şeklinde belirmiş olduğundan buna nur dendiği gibi aynı zamanda bir gerçek olduğundan hakikat adını da aldı. Diğer bütün nurlar bu nurun yansımaları, diğer bütün gerçekler bu hakikatin gölgeleri niteliğinde olduğundan ilk nuru ve ilk hakikati, ondan sonraki nurlardan ve hakikatlerden ayırt etmek için O'na Nuru'l-Envar, Hakikatu'l-Hakaik (nurların kaynağı olan ilk nur, hakikatlerin menşei olan ilk hakikat) dendi. İlk yaratılan bu nur ve bu hakikattir. Sonra meleklerin, peygamberlerin ve evliyanın nurları ve hakikatleri de dahil olmak üzere diğer bütün nurları ve hakikatleri O'ndan ve O'nun için yarattı. İşte ilk yaratılan, sevgi olarak vücuda getirilen nura ve hakikate, Nur-i Muhammedi veya Hakikat-I Muhammedi dendi. Bu Hz. Muhammed'in (s.a.v.) hüviyet-i maneviyesidir."( Süleyman Uludağ, "Hz. Muhammed (s.a.v.)'in manevi hüviyeti: Hakikat-I Muhammediyye", Yeni Dünya Dergisi, Nisan 2005, s. 7-8.) Aynı müellifin başka bir yerde Nur-i Muhammedi hakkında yazdıkları ise şunlardır: "Risale'de [Kuşeyri Risalesi] Nur-i Muham- medi ve Hakikat-i Muhammediye görüşü yoktur. Nur-i Muhammedi görüşü hicri üçüncü asırdan itibaren tasavvufta öne sürülmeye başlanmıştır. Yahudi Filozofu Philon'un "ilahi kelime” görüşü ile İbnü'l-Arabi'nin "Hakikat-ı Muhammediye" telakkisi arasında bir yakınlık görülmüştür. Hıristiyanlıkta Hz. İsa'yı bu şekilde (logos) anlayan din alimleri mevcuttur."(Süleyman Uludağ, Tasavvuf İlmine Dair Kuşeyri Risalesi, İstanbul 1999, s. 26.) Mutasavvıflar nasların zahiri ile çatışan söylemlerini zaman zaman sır perdesinin arkasına gizlenerek zaman zaman da herkesin bunları anlayacak seviyede olmadığını iddia ederek savunmaktadırlar. Bu konuda Filibeli Ahmet Hilmi'nin söyledikleri manidardır. O, İbnü'l-Arabi'nin tasavvufun kıymetli bir hazinesi olduğunu ifade ettikten sonra onun eserlerini şerh edenlerin bu eserleri daha da muğlak hale getirdiklerini belirtmektedir: “Asar-ı Muhiddin'i şerh ve tefsir zevatın birçoğu, tasavvuf ve süluk ile münasebet-i tammeleri olmadığından zaten muallak ve müşkül olan o eserleri daha da muğlak müşkil bir şekle koymuşlardır.” (Filibeli Ahmet Hilmi, Hikmet Yazıları (Neşriyat Ahmet Koçak), İstanbul 2005, s, 328)
👍 Beğen
(0 Beğeni)
__________________
Yunusça sevgimizden anlamayana cevabımız Yavuzca olacaktır... |
|
|
Benzer Konular
|
||||
| Konu | Konuyu Başlatan | Forum | Cevap | Son Mesaj |
| iksir-i Azam Salavatı (Türkçe) | twennywann | Sorularınız | 7 | 09.03.24 18:43 |
| Risale-i Nur nedir? Nasıl bir tefsirdir? | Saye | Tasavvuf & Tarikatler | 26 | 06.03.20 12:20 |
| Kuh-i Nur Elması | fanatik | Tarih | 1 | 13.01.20 09:42 |
| Nur Suresi Açıklamalı Tefsiri | Havasokulu | Kuran-ı Kerim Tefsiri | 6 | 18.10.19 21:50 |
| Seyyid Nûr Muhammed Bedâyûnî Hazretleri | Havasokulu | Allah Dostları & Evliyalar | 3 | 08.05.18 09:21 |