![]() |
Alıntı:
Benim usulümun eksik veya kusurlu olması bir şey değiştirmez. Listede bulunan zatlari neden direkt isim olarak veridgimden şikayetçisin ama buraya sadece o görüşleri yazsaydım direkt şahıs ismi vermek kadar etkili olur muydu? Bu listede olan adamlar Ehli Sünnet Velcemaat itikadı dışında itikad benimseyen insanlar değil mi? İnsanlar hak görüşte olsa dahi takip ettikleri adamların her görüşünü bilmiyorsa onu hak zannederek her ne söylerse kabul ederse ne olur? Welewki ben yanlış yoldan yazdın öyle anlattım bu durum bu gerçeği değistirmez ki. Takıldığın yer neden sadece tek yön? Eğer EHLİ SUNNET VELCEMAAT Akidesi sadece görüşlere reddiye yapıp isim vermiyorda bu listede olanları tenkid eden onca Âlim neden var? Benim usulümun kusurlu olması bu listedeki adamları doğru biri yapmıyor. Alıntı:
|
Alıntı:
|
Gideyim de kahve yapayım kendime. Bütün geceyi haşerelerle uğraşarak geçirdim. Çenesi düşük olan bu zararlılar ne çekiyorlarsa çeneleri yüzünden çekiyorlar. Konuş diyince de ne hikmetse susuyorlar. Ben de Yamyam'ı salıyorum üstlerine. :D
|
Alıntı:
Sen, “Benim usûlümün eksik veya kusurlu olması bir şeyi değiştirmez” diyorsun. Ben ise başından beri sana şunu anlatmaya çalışıyorum: Hakikat kendi yerinde değişmez; fakat hakikatin insanlara ulaşma şekli bozulursa, tesiri de zayi olur. Sen bunu hafife alıyorsun. Hâlbuki usûl, sözün kenarında duran bir süs değil; sözün omurgasıdır. Buraya isimleri yazdığından beri dönüp bak: Kaç kişi sana “Evet, çok doğru söyledin; bu adamlar böyledir, ümmet dikkat etmelidir” dedi? Hiç kimse. Neden? Çünkü söylediğin şeyi usûlsüz taşıdın. Demek ki mesele sadece “gerçek var mı yok mu?” meselesi değildir; mesele, gerçeğin hangi elden, hangi mizanla ve hangi terbiye ile taşındığıdır. Usûl ne zamandan beri ikinci plana atılır oldu? Hangi âlim, “Ben hak bir şeyi savunuyorum; öyleyse ölçüsüz konuşsam da olur” demiştir? Bilakis âlimi âlim yapan şey, hakikati bilmesi kadar onu nasıl, ne zaman ve hangi kelime ile söyleyeceğini bilmesidir. Sadece doğruyu bilen çoktur; fakat doğruyu doğru bir mizanda taşıyan azdır. Ayrıca sen, her söylediğini çoğu yerde müzakereye açık bir değerlendirme gibi değil, mutlak doğru gibi sundun. Sanki karşındaki herkes ilmî derecede senden aşağıdaymış, sen ise ilim yolunda çok büyük menziller katetmişsin gibi konuştun. Sözlerinin götürdüğü yer sanki şudur: “Benim vardığım netice kesindir; kaynaklarımda da tereddüt yoktur; bunlar öteden beri ihtilafsız hakikattir.” Hâlbuki ilim böyle taşınmaz. İlimde kat‘î olan vardır, zannî olan vardır; muhkem olan vardır, müteşâbih olan vardır; ihtilaflı olan vardır, icmâ ile sabit olan vardır. Bunların hepsini tek ses gibi konuşursan, ilim konuşmuş olmazsın; sadece kendi kanaatini yükseltmiş olursun. Ümmete faydalı olmaya değil de ümmete ikaz etmeye, hizaya getirmeye, yol göstermeye gelmiş gibi duran bir dil kuruyorsun. Oysa kardeşim, yol gösterenin yolu, gösterdiği yerden daha az mühim değildir. Çünkü bazen insan doğru kapıyı işaret eder ama oraya yanlış bir patikadan yürüttüğü için arkasındakileri uçuruma sürükler. Bu yüzden “Ben doğruyu söylüyorum” demek yetmez; o doğruya hangi dille, hangi edeble, hangi mizânla çağırdığın asıl imtihandır. Karşındaki kişilerin ilmini bilmeden, değerini tartmadan ve sadece kendi bildiğini merkeze koyarak konuşmaya başladığında, orada ilim meclisi doğmaz; orada nefsin tonu yükselir. İlim, muhatabı küçülterek büyümez. Oysa ilmin en büyük kapısı edeptir. Bu kadar kendinden eminsen, ilminden de eminsen, dilinden de emin olmalısın. Çünkü gerçek ilim insana ilk olarak haddini öğretir; sesini değil, ölçüsünü büyütür. Büyükler bunun için şu manayı çok kuvvetli şekilde dile getirmiştir: “İlimden önce edep öğreniniz; çünkü ilmi yerinde tutan şey edeptir.” Bu sözler boşuna söylenmemiştir. Çünkü usûlsüz, mizansız ve kendi bilgisini her şeyin üstünde gören bir dille yürüyen kimseyle yol almak, şahsım adına söylüyorum, insana aydınlık vermez; bilakis onu yavaş yavaş karanlığa götürür. Zira karanlık, sadece cehaletten doğmaz; bazen ölçüsüz ilim iddiasından da doğar. Şimdi meseleyi tam yerine oturtan misali söyleyeyim: Bir adam düşün ki elinde çok kıymetli bir kandil var. İçindeki yağ saf, fitili sağlam, ışığı hakikaten parlak. Fakat o kandili eline aldığı hâlde önünü aydınlatmak için değil, insanların gözünün içine tutarak yürütüyor. Kandilin ışığı gerçek olduğu hâlde, o ışık yol göstermek yerine göz kamaştırıyor; insanlar yolu görmek yerine sendeleyip sağa sola çarpıyor. İşte hakikat kandilin ışığıdır; usûl o kandilin tutulma biçimidir; edep ise onun kime, ne kadar ve nasıl çevrileceğini bilmektir. Işık doğru olabilir, ama tutulma biçimi yanlışsa yol aydınlanmaz. Benim sana başından beri söylediğim budur kardeşim: Hakikatin varlığı başka, hakikatin insanlara fayda verecek şekilde taşınması başkadır. Birincisine güveniyorsun; ikincisini ise küçümsüyorsun. Hâlbuki ümmete fayda, tam da ikinci kısımda doğar. “Kelâmı uzattım; senin de vaktine girdim, kendi nefsime de yükledim, bunu okuyanın da nazarını meşgul ettim. Lâkin umarım ki bu uzayış, sözün israfı değil, mânânın yerli yerine oturması içindir. Şayet haddini aşıp da kelâmın hukukuna dokunduysa, bundan haya ederim. Bu sebeple hem senin, hem de okuyanın hakkı geçtiyse hakkınızı helâl edin.” |
Alıntı:
|
Alıntı:
Sanırım haklısınız daha doğru şekilde bir yol izlemeliydim. Hakkınızı helal edin ve sağolun |
Alıntı:
|
| Tüm Zamanlar GMT +3 Olarak Ayarlanmış. Şuanki Zaman: 23:09. |
Powered by vBulletin® Version 3.8.5
Copyright ©2000 - 2026, Jelsoft Enterprises Ltd.
havasokulu1.com