![]() |
Tasavvuf hakkında
Tasavvuf hakkındaki düşüncelerimi paylaşmak istedim siz degerli üstadlarımında bu konudaki düşüncelerini merak ederim.Öncelikle Tasavvuf veya bir mürşidden himmet istemek kimine göre bidat kimine göre şirk ama benim görüşüm burda insanın niyetidir.Manevi kuvveti olan zaatlardan yardım istemek bu şuna benziyor bir insan zora düştügü zaman polis çagırması polisten yardım istemesi gibi Şüphesiz herşeyin sahibi Allah yalnız ondan korunma dileriz lakin Allah çogu şeyi vesile üstüne kılmıştır hasta olunca hastaneye gitmemiz ilaç alıp şifalanmamız gibi bir çok vesile dir burda herşeyin Allah tan oldugunu bildikten sonra Manevi kuvveti olan insanların o kuvvetlerinden faydalanmada pek bir beis görmüyorum kendi düşüncem olarak lakin herkezin görüşünede saygım vardır.Öncelikle şu şekilde giriş yapmak istiyorum bazı zaatların kerametleri bu kerametleri kabul ölçütümüz nedir mesela bir kaç örnekle başlayayım Abdulkadir Geylani ks Bağdat'ta Dicle Nehri taşarak şehri su altında bırakma tehlikesi oluşturduğunda halk korkuyla Geylani’ye sığınır. Geylani, nehrin kenarına giderek asasını yere diker ve "Ey Dicle, Allah’ın izniyle buraya kadar gel ve dur!" der. Nehrin suları o andan itibaren çekilmeye başlar.Şeyh Nazım kibrisinin anlatımına Şeyh Abdullah dagıstani hz Peygamber efendimizle uyanıkken görüşen tek zaat ve bazı anlatımlara göre Şeyh Abdullah dagıstani ks şamda üfürmesiyle israil uçaklarını bir anda radardan silmesi ve bir söyleşide ise Şeyh Abdullah dagıstani Şeyh naızm kıbrisiye Nazım oglum gözünü kapat diyip gözünü tekrar açtıgında 99evliyanın bulundukları bir makama gitmeleri Şeyh nazım kibrisinin aynı anda 3yerde gözükmesi gibi hadiseler daha bunun gibi bir çok keramet olan zaatlar var sizce bunlar mümkünmüdür Allahın peygamberlerine tanıdıgı örnegin hz Musa as a tanıdıgı asayı vurup ejdere dönüşmesi denizi ortadan ikiye bölmesi gibi Allahın peygamberlerine tanıdıgı bu olaganüstü halleri evliyalarına makamı büyük olan kullarınada tanımışmıdır.İslamın müthiş kuvveti oldugu aşikar mesela Abdullah dagıstani ks bir sözü dervişligin 1.mertebesi mezardaki ölülerle konuşmak der . Daha 1.mertebede böyle ise insan mertebe atladıkca ulaşacagı konum sonu nereye uzanır.Gelelim mürşid konusuna neden bir mürşide ihtiyac duyarız insan kendisi tek başına ilerleyemezmi bu konuyuda bir örnek ile vermek isterim Okula niçin gideriz sadece kitaplara kendimiz bakıp ögrenemezmiyiz neden ögretmene ihtiyac duyarız dünyasal ilimde bile ögretmene bir bilene ihtiyac duyuyoruz bu yüzden bilen mürşitlerin manevi terbiyesine girmek onların ilimlerinden yararlanmak gerektigini düşünüyorum.Gel gelelim ki havas ilminde bile mürşidin icazetin manevi terbiyenin çok büyük ehemmiyeti var.Nahl Suresi 43. ayet : "Ve mâ erselnâ min kablike illâ ricâlen nûhî ileyhim fes’elû ehlez zikri in kuntum lâ ta’lemûn."Senden önce de ancak kendilerine vahiy indirdiğimiz kişileri peygamber olarak gönderdik. Eğer bilmiyorsanız bilgi sahibi olanlara sorun.Eğer bilmiyorsanız, zikir ehline (bilgi sahiplerine) sorun.Günümüzde insan harkülade birşey duydugu zaman hemen karşı çıkıyor bir keramet gördügü zaman karşı çıkıyor materyelist bir topluma dogru son sürat ilerliyoruz.
|
Alıntı:
Mürşidden elbette istifade edilir. Fakat mürşid pusula olabilir, menzil değil. İnsanlarımız bazen yol göstereni yolun sahibi gibi görüyor. Ne söylese sorgusuz kabul ediyor. Ama mürşid de insandır, yanılabilir. Matematikte ihtisas için fakülteye ve hocaya gidersin. Dini ilimler için de medreseye, ilim ehline müracaat edersin. Fakat fakülte hocası matematiğin sahibi olmadığı gibi, medrese hocası da dinin sahibi değildir. Sana nereden ve nasıl bakacağını öğretir. Bugün yaşanan karışıklığın bir sebebi de kerametin veliliğin önüne geçirilmesidir. Sanki her veli keramet göstermek zorundaymış gibi… Oysa Kur’an evliyayı kerametle değil, iman ve takvayla tarif eder. Keramet veli olmanın şartı da belgesi de değildir. Nahl 43, aklı teslim etmeyi değil, bilmediğini ehline sormayı emreder. Ben mürşidden faydalanırım ama onu hatadan uzak görmem. Kerameti kabul ederim ama her menkıbeye keramet demem. Ölçü aslında bu kadar sade. |
Alıntı:
|
Alıntı:
Demek ki her kesin kademesi ayrı dır Hz pir demişken el gunye kitabında, imamı azamı ve hanefi mezhebini mürcie nin alt kolu olarak gösteriyor Bu konuda ne dersin? |
Alıntı:
|
Alıntı:
Bu konudaki fikrini sordum... |
Alıntı:
Bahsettiğin Osmanlı fetvası da doğrulanmış değil kardeşim.. Tarih, Bir gün Osmanlı… diye değil, belgeyle başlar. Künye gösterilinceye kadar bu fetva değil, kaynağı belirsiz bir kürsü kıssası olarak kalır. Doğru olduğunu varsaysak bile, bir casusa zaruret sebebiyle verildiği söylenen şahsa mahsus ruhsat, mürşidin her sözünü sorgudan muaf tutmaz. Hilaf-ı kıyas sabit olan istisna başka meselelere ölçü yapılamaz. Hz. Ömer’in ifadesi açık. Vahyin kesilmesinden sonra insanlar bize görünen amelleriyle değerlendirilir, sırlarını Allah bilir. Zahiri bırakıp her fiilin altında bilinmeyen bir batın ararsak fıkıh da kaza da cerh ve ta‘dil de işlemez. Abdullah Dağıstani ks’nin hayatını da uzun zaman önce incelemiştim kardeşim. Hakkındaki metinler büyük ölçüde bağlıları tarafından yazılmış menakıbname üslubundadır.. Bir zatın hayatının güzel, sözünün muteber olması da ona nispet edilen her haberi kendiliğinden sahih yapmaz. Hadis usulünde dahi ravinin adaleti tek başına yetmez. Zabtı, senedin ittisali, şüzuz ve illet de araştırılır. Salih insan olmak başka, kendisine nispet edilen her menkıbenin sübutu başkadır. Profesör misalinde birinci sınıf talebe cevabın bütün ayrıntısını anlamayabilir. Fakat bu, profesörün delilsiz konuşabileceği anlamına gelmez. Profesör unvanını öne sürmez, bulguyu ve kaynağı gösterir. Öğrenci anlamıyorsa seviyesine göre anlatır. Sen anlamazsın demek cevap değil, cevabın etrafına duvar örmek olur kardeşim. Ki talebenin seviyesini ispatlasan bile hocanın sözünü ispatlamış olmazsın. Mürşidi ancak mürşid seviyesindeki biri sorgulayabilir dersen, ilim konuşmayı bırakır, dokunulmazlık başlar. İlimde makam delilin yerine geçmez. Aksine makam büyüdükçe ispat yükü ağırlaşır. Ben ne velayeti inkar ediyorum ne kerameti. Ama ihtimali vuku diye, menkıbeyi hüccet diye, tekil hadiseyi umumi mertebe diye kabul etmiyorum. Hürmet tahkiki ortadan kaldırmaz. Bilakis büyük bir zata yapılacak en büyük hürmet, ona söylemediği sözü ve yaşamadığı hali yüklememektir. |
Alıntı:
|
Alıntı:
|
Alıntı:
Osmanlı fetvasına gelince… Fıkhen sorduğun sorunun cevabı evettir. Gerçek bir zaruret varsa, daha büyük zararı önlemek için daha hafif olana cevaz verilebilir. Şeyhülislam da şartlarına göre böyle bir fetva verebilir. Ben menkıbe derken hükmün imkansızlığını kastedmedim, ortada henüz fetvanın metni ve künyesi bulunmayışını kastettim. O devirde Osmanlı ve İngiliz tarafında ajanların bulunduğu da doğrudur. Ama dönemin böyle olması, anlatılan her özel hadiseyi tek başına doğrulamaya yetmez. Sadece mümkün olduğunu gösterir. Aslında birbirimizden çok uzak konuşmuyoruz kardeşim. Sen olağanüstü diye hemen inkar etmeyelim diyorsun. Ben de mümkün olanı, delili gelmeden kesinleşmiş saymayalım diyorum. Biri Allah’ın kudretine, diğeri haberin sıhhatine bakıyor. İkisini ayırınca mesele zaten yerine oturuyor. Doğrusunu Allah bilir. |
Alıntı:
|
Alıntı:
|
Alıntı:
azrailin elinden ölenlerin ruhlarını almada sokulturulmuş, nili ters çevirmede sıkulturulmuştur, bu insanlarnçok mütevazi oldukları için kitaplarına şeriat dışı kobuları yazmazlar , yazarlarsa kibre gireceğini bilirler .. Alıntı:
|
Alıntı:
|
Alıntı:
|
Alıntı:
|
[QUOTE=imas;717588]öncekikle işte bir çok kitaba sokuşturma yapıldığı gibi bu konuda kitaba sınuşturulmuş
azrailin elinden ölenlerin ruhlarını almada sokulturulmuş, nili ters çevirmede sıkulturulmuştur, bu insanlarnçok mütevazi oldukları için kitaplarına şeriat dışı kobuları yazmazlar , yazarlarsa kibre gireceğini bilirler .. Selam sevgili abim üst tarafta Ahmet el rufai hz lerinin Peygamber efendimizin elini öptügünden bahsettin inandıgın bir olguki bize bu olgudan örnek verdin Ben asla sorgulamadım bile Allah dostudur olmuş olabilir.Lakin bazı alimlerin kerametini kabul edip digerlerini reddetmek ölçümüdür neye göre reddetip neye göre kabul ediyoruz ölçü nedir burda ? Keramet konusuna gelirsek Keramet sadece Peygamberleremi verildi Hz hızır hz zulkarneyn Asaf bin berhiya bu zaatlar peygambermiydi Allahın ilmi ve kudreti sonsuzdur İlmi isteyene veririm diyor.Mesela ladikli Ahmet hudai hz hızır as ile başından geçenleri anlatır.Kimse onu Hz hızır as ile birlikte gördümü yok Sözünü mutaber esas aldı insanlar ve güvenilir bir insan oldugu için çogu kesim kabul etti Hz hızırla geçirdigi sohbetleride anlatır. Ve tayyi mekan yaptıgınıda Benim burda savundugum nokta sayın abim birşeyi var yada yok demek yerine Karşidaki kişinin eger manevi rütbesini ilmini derecesini makamını bilmiyorsak Allah izin verdiyse olmuştur Allah dilerse herşey olur deyip geçmek . Tabi bazı abartılan çok şey var herşeyde her bilgide oldugu gibi.Velhasılkelam olagandışı bir olayı sözü duydumuz zaman hemen olumsuz olmayalım araştıralım anlayalım |
Alıntı:
bunlardaki tezatlık olan görülenler bolluk refah rahatlık zamanında yasakladığı bir şeyi savaş darlık açlık zamanında yasağı kaldırması gibidir misalen bolluk ve rahat bir zamanda denizden çıkan sadece balığı yiyin dediği gibi gibi, darlık ve zor zamanda denizdeki herşeyi yiyebilirsiniz demesi bolluk zamanında. balığı tutup yiyin su üstüne çıkan balığı yemeyin demesine rağmen darlık zamanında kendiliğinden su üstüne çıkan balığı yiyebilirsiniz demesinden kaynaklı bir mezhep imamı bir sözünü almış diğer mezhep imamı diğer sözünü almış şunuda unutmamak gerekir zorluk bir mecburiyet snında başka bir mezhebi taklit etmekte. başka bir güzelliktir, Ebû Abdullah Câbir İbni Abdullah radıyallahu anhümâ şöyle dedi: Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, Ebû Ubeyde radıyallahu anh’ı başımıza kumandan tayin ederek, Kureyş kervanının karşısına çıkmak üzere bizi gönderdi. Bize azık olarak bir dağarcık hurma verdi. Verecek başka bir şey bulamamıştı. Ebû Ubeyde hurmayı bize tane tane veriyordu. Dinleyenlerden biri: – O hurmalarla nasıl geçinebiliyordunuz? diye sordu. Câbir: – Onları çocuğun meme emmesi gibi emer, sonra üzerine su içerdik, o gün geceye kadar bize yeterdi. Sopalarımızla ağaç yapraklarını silker, sonra onları su ile ıslatıp yerdik, dedi. Sonra da sözüne şöyle devam etti: Biz deniz sahili boyunca yürüdük. Sahil boyunda önümüze büyük kum tepesi gibi bir şey çıktı. Onun yanına kadar geldik, bir de baktık ki, Anber denilen bir balık. Ebû Ubeyde: – Bu, ölü bir hayvandır, (yenilmez) dedi. Sonra da: Hayır, bizler Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in elçileriyiz ve Allah yolundayız. Siz son derece zorda kalmış bulunuyorsunuz, o halde yiyiniz, dedi. Biz üç yüz kişi idik ve bir ay süreyle onun etinden yiyerek orada kaldık, hatta kilo da aldık. Balığın göz çukurundan testilerle yağ aldığımızı biliyorum. Biz ondan öküz büyüklüğünde parçalar kesiyorduk. Ebû Ubeyde bizden onüç kişiyi alıp onun göz çukuruna oturttu, onun kaburga kemiklerinden birini de alıp dikti. Sonra yanımızdaki en büyük deveyi semerledi ve deve ile kaburga kemiğinin altından geçti. Balığın etinden pastırma da yaptık. Medine’ye gelince, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in yanına gidip olup bitenleri anlattık. Resûl-i Ekrem: “O, Allah’ın sizin için çıkardığı bir rızıktır. Onun etinden yanınızda bir miktar var mı, bize de yedirseniz?” buyurdu. Biz de Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e ondan bir parça gönderdik, o da yedi. (Müslim, Sayd 17) Hadisi Nasıl Anlamalıyız? Peygamber Efendimiz Medine devrinde, gerektiği zaman bir komutanın idaresinde düşmana karşı küçük çaplı müfreze birlikleri gönderirdi. Resûl-i Ekrem’in bizzat katılmadığı bu küçük savaş birliklerine “seriyye” adı verilir. Ebû Ubeyde’nin kumandasında gönderdiği bu seriyye, Kureyş kervanlarının yolunu kesmek ve onların ekonomik gücüne darbe vurmak, müslümanların güç ve kuvvetini onlara göstermek üzere, hicretin sekizinci yılında sevkedilmişti. Kureyş’in en önemli geçim kaynağı, yazın Suriye, kışın da Yemen taraflarına gidip gelen ticaret kervanlarıydı. Onlar, elde ettikleri zenginlikler ile ticaret yollarını kaybetmemek için Medine İslâm Devleti’ne karşı daima düşmanlık beslemekte, kin ve intikam hissiyle dolu olarak, sık sık savaş tehdidiyle müslümanları tedirgin etmekteydiler. Çeşitli hadis ve siyer kitaplarında bu seriyye hakkında rivayetler vardır. Buhârî’nin Sahih’inden de öğrendiğimiz gibi, bu seriyyeye “Gazvetü seyfi’l-bahr” adı verilmektedir. (Buhârî, Megâzî 65) İmam Nevevî’nin, bu konuyla ilgili olarak Müslim’in Sahih’inden seçtiği bu rivayet, diğerlerine göre daha kapsamlı sayılır. Bu seriyyeye katılan askerler, muhtemelen yanlarına taşıyabildikleri kadar yiyecek maddeleri almışlar, Peygamberimiz de onlara sadece bir kırba hurma verebilmişti. Kendi yiyecekleri bittikten sonra, tamamen yiyeceksiz kalacaklarından korktuğu için, Ebû Ubeyde onlara bu hurmaları tane hesabıyla veriyordu. Neticede hurma da bitince, ağaç yaprakları yemeye başladılar. Onların deniz kenarında buldukları Anber denilen balık, mavi balina olup, kendi türü içinde en büyüğüdür. Bazılarının ağırlığının yüz elli tona ulaştığı bilinmektedir. Burada buldukları ölmüş bir hayvan olduğu için, komutan Ebû Ubeyde önce onun yenilmesinin caiz olmadığı yönünde ictihadda bulunmuş, daha sonra bu görüşünden vaz geçip zorunluluk halini de dikkate alarak yenilebileceği yönünde hüküm vermiştir. Verdiği bu hükmün doğruluğu, daha sonra Peygamber Efendimiz tarafından hem sözlü olarak tasdik edilmiş hem de ondan bir parça kendisi de yemek suretiyle, müslüman askerlerin gönlündeki şüphenin gitmesi temin edilmiştir. Hadisten Öğrendiklerimiz 1. Ordu için bir kumandan gereklidir. Bu kumandan ordunun en seçkinlerinden olmalıdır. 2. Kumandanın meşru olan emirlerine uymak ve ona itaat etmek gerekir. 3. Savaş halinde olunan düşmana pusu kurmak ve ekonomik hedeflerini vurmak, mallarına el koymak câizdir. 4. Ashab, açlığa, susuzluğa, her türlü sıkıntıya karşı son derece tehammüllü idiler. 5. İctihad, Peygamber Efendimiz’in vefatından sonra değil, onun zamanında da câizdi. 6. Denizde yaşayan hayvanların ölüsü mübahtır. Ebû Hanife’ye göre, balıktan başka deniz hayvanları yenilmez. Balığın da sebepsiz, bir av aletiyle olmaksızın eceliyle öleni yenmez. Şâfi mezhebine göre, su hayvanlarından kurbağa yenmez. Mâlikî mezhebine göre, kurbağa da dahil bütün deniz hayvanları yenir. |
[QUOTE=osman100;717621]
Alıntı:
misalen azrail as. aldığı ruhları berzah alemine götürürken , hizmetkarının ağladığını gören veli gökyüzüne uçup azraile bir tokat atıp azrailin gözünü çıkarıp , kabzettipi ruhları elinden alıp ölenlere geri dağıtıp onlara geri can vermesi hangi ayette hangi surede var, dinin neresinde var hangi evliyanın bunu yapmaya gücü yeter , hangi makam sahibi bunu yapabilir azraile tokat atıp kabzettiği ruhları elinden almak.... |
Alıntı:
|
Alıntı:
"Gaybı ya da inancımızı hedef almadım:" Yazımın hiçbir yerinde gaybın yalnızca Allah'a ait olduğunu inkar eden veya senin o anlattığın hakikatlere karşı çıkan tek bir kelime dahi yoktur. Sen bunları sanki ben söylemişim gibi bir anlam çıkarıp tamamen yanlış bir algı yaratıyorsun. "Mürşit ve terbiye konusundaki duruşum nettir:" Senin mürşitten ilim ve manevi terbiye alma hususundaki vurgularınla benim yazdıklarım arasında en ufak bir çelişki yoktur. Ben de ehlince yapılan ilmin ve terbiyenin önemini gayet iyi biliyorum; yazdıklarım sadece genel bir usul uyarısıdır. "İddiaların ve yaptığın çıkarsamalar tamamen asılsızdır:" Yazdıklarımı farklı bir yöne çekip beni haksız bir konuma koymaya çalışıyorsun. Söylediklerimi çarptırdığım ya da farklı bir şey kastettiğim yok; niyetim de yazdığım metin de gayet açık ve şeffaftır. Durum bundan ibarettir; ortada yanlış anlamaktan başka bir şey yoktur. |
[QUOTE=imas;717626]
Alıntı:
|
Alıntı:
|
Alıntı:
|
Alıntı:
haram helalin ölçüdünü söyledim ayrıca mezhep imamları müctehiddir. müctehid in ictihadı doğrudur,birimde haram olan ayetten hadisten yaptığı tevil ve tefsir ile diğerinde helal olabilir.. bu islamın çeşitliliğidir, ayrıca bu durum müteşabih ayetlerde olur |
Alıntı:
|
Alıntı:
|
Öncelikle hayırlı sabahlar bana bir ithamda bulundun iddalarımın asılsız oldugunu söyledin seni zan altında bıraktıgımı söyledin müşteki iddasını kanıtlamakla mükelleftir ben tekrardan belirtiyorum senin şahsını baz alan bir cümle kurmadım ama sen öyle oldugunu düşünüyorsan bana yazdıgım cümlenin hangisinin senin şahsını baz aldıgını söylersen Menkıbe ve rivayet dedigin bir çok konu tassavufin derinune dayanmaktadır.Himmet isterkende şifalanmak için bir ilaç içerkende Allahtan geldigini bilerek ediyorum ilaç içtim diye şifayı ilaca nispet etmiyorum o bir vesiledir.Bir hadisle desteklemek isterim Bir gün görme engelli bir adam gelerek, "Ey Allah’ın Resûlü! Allah’a dua et de gözlerimi açsın (bana şifa versin)" dedi. Efendimiz (s.a.v.) ona, "Dilersen dua edeyim, dilersen sabret; sabretmen senin için daha hayırlıdır" buyurdu. Adam duasını ısrarla isteyince Peygamberimiz ona güzelce abdest almasını ve şu duayı okumasını öğretti:"Allah’ım! Rahmet peygamberi olan Nebin Muhammed ile (onun duasını vesile ederek) Sana yöneliyor ve Senden istiyorum..." (Tirmizî, Daavât, 118; İbn Mâce, İkāmet, 189). Adam bu duayı yapıp namaz kıldıktan sonra gözleri açılmış olarak geri döndü.
|
konu biraz tartışmaya dönmüş. Ben soru sorayım belki tartışma da biter. Siz teslimiyet kavramını nasıl yorumluyorsunuz? Tasavvuftaki “terk-i irade” anlayışını nasıl anlamalıyız?
|
Alıntı:
|
Alıntı:
Ama bir kaçı hariç ***peygamberimiz miracdan dönerken kendine hediye edilen tarikat zikri*** Hangi tarikatın zikri hediye edilmiş? Tarikatlarda zikirler farklı çünkü, Ve bununla ilgili ispat delil veya hadis var mı? Hz peygamberin vermediği bilgiyi o verdi demek insanı dinden çıkarır Allah korusun ***cübbeli ahmed hoca bu asrın ve belkide son 200,300 yılın en büyük alimlerinden biridir *** Bunun delili varmı? Kolunda RG düğmesi taşıyan, bir söylediğini diğerinde söylemedim diyen,uydurma hadisleri gerçek gibi anlatan Ve Doğu perinçek gibi inançsızı öven biri...... ***imamı rabbani hzleri hakkında hadis olan son bin yılın müceddi diye bilinir *** Bu hadis hangisi ben hiç duymadığım gibi çok merak ettim... |
Alıntı:
Söylediklerini, verdiğin dağınık örnekleri ve iddialarını bu hassasiyeti gözeterek kalem kalem ele alalım: 'Mürşitten yardım istemek, zora düşenin polisten yardım istemesi gibidir' kıyasın: Polis somut, dünyevi, fiziki ve görevi başında ulaşılabilir maddi bir mercidir. Vefat etmiş veya uzaktaki bir zattan gaybi bir tasarruf beklemek ise itikadi bir konudur. Somut ve fiziki bir yardımlaşma ile gaybi yardımı aynı kefeye koyman temelden mantıksal bir safsatadır; bu kıyas ilmen geçersizdir. Görme engelli adam ve Peygamber Efendimiz (s.a.v.) rivayeti: Peygamber Efendimiz (s.a.v.) baş tacımızdır ve O'nun şanına laf söylemek veya kastetmek asla söz konusu olamaz; buradaki eleştiri Peygamberimize değil, senin bu rivayeti ele alış biçiminedir. Rivayette Peygamber Efendimiz (s.a.v.) o an hayattadır, mevcuttur ve yanında bulunan birine dua etmesi için bizzat vasıta olmaktadır. Hayatta olan birinden dua istemek ile vefat etmiş zatlardan 'himmet' beklemek tamamen farklı konulardır. Bu hadisi bugünkü gaybi yardım iddialarına delil göstermek, metni asıl bağlamından koparmaktır. Keramet ve tarikat örneklerin: Evliyaların kerameti haktır ve baş tacıdır; ancak bu durum, kurduğun 'polis' benzetmesindeki mantık hatasını meşru kılmamaktadır. Yazında yer verdiğin karmaşık örnekleri ve menkıbeleri meseleye ilmi bir delil gibi sunmak, konuyu tasavvufun özünden uzaklaştırıp argümanı çıkmaza sokmaktır. "Şahsımı hedef alıyorsun / zan altında bırakıyorsun" iddian: Şahsını aldığımı veya seni zan altında bıraktığımı düşünüyorsun; ancak cevaplarımda şahsına yönelik tek bir olumsuz ifade yer almamaktadır. Buradaki esas husus kişiler değil; ortaya konulan kıyasların ve kullanılan örneklerin ilmi ve mantıksal çerçevede değerlendirilmesidir. Konuyu kişisel bir zemine çekmek yerine, sunulan fikirlerin ilmi karşılığına odaklanmak tartışmamızı çok daha verimli kılacaktır. Özetle; kimsenin evliyaya, pirlerimize ya da tarikatların özüne karşı olduğu yok. Mesele kavramların ve kıyasların doğru yapılmasındadır. Bu konuyu laf kalabalığıyla, temelsiz iddialarla uzatmanın ve başka mecralara çekmenin bir anlamı yoktur, konu benim nezdimde kapanmıştır. |
Alıntı:
|
Alıntı:
|
Alıntı:
O tabir sonradan başkaları tarafından söylenmiştir, Kitabına sonradan bir çok ekleme yapılmıştır ve bunu açıklayanda onun yolundan giden ve en ateşli savunucusu imamı şarani tabakatül kübra da açıklıyor... |
Alıntı:
|
Alıntı:
|
Alıntı:
Diyorsun çok doğrudur, evliyanın kerametine inanan biri itikadı tam olgun bir mümin olarak tanımlanamayacağı gibi Evliyanın kerametine inanmayan biri itikadı bozuk bidat ehli bir mümin olarak tanımlanamaz Sonuçta bu imani yada itikadi bir konu değildir.. |
Alıntı:
Herkesin kullandığı ile özel olarak kişilere verilen farklıdır, o guruba bağlı olmayan hiç kimse RG amblemli bir şey taşıyamaz, o simgenin ankamı kraliyet muhafızlarıdır, bir nişanedir.. Mit mensubu olmayan hiç kimse mit kimliği taşıyamaz taşıttırmazlar da olduğu gibi.... Alıntı:
|
Alıntı:
|
| Tüm Zamanlar GMT +3 Olarak Ayarlanmış. Şuanki Zaman: 11:43. |
Powered by vBulletin® Version 3.8.5
Copyright ©2000 - 2026, Jelsoft Enterprises Ltd.
havasokulu1.com