Havas Okulu  
Go Back   Havas Okulu > islam & Tasavvuf > Tasavvuf & Tarikatler > Tasavvuf Sohbetleri


insanın içindeki savaş....


Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Stil
  #1  
Alt 04.07.26, 14:43
HâmûŞî - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
MoLLa
 
Üyelik tarihi: 08.03.22
Bulunduğu yer: ❂ Hadd-i Kelâm ❂
Mesajlar: 1,099
Forum Puanı: 3153
Etiketlendiği Mesaj: 85 Mesaj
Etiketlendiği Konu: 0 Konu
Standart insanın içindeki savaş....

NEFİS MERTEBELERİ: İNSANIN İÇİNDEKİ SAVAŞ, TERBİYE VE KULLUĞUN GİZLİ MERDİVENİ

İnsan dış aleme bakmayı sever. Cinleri, ruhanileri, melekut alemini, keşfi, rüyayı, vefki, duayı, saati, günü, yıldızı, işareti merak eder. Fakat insanın en yakın alemi kendi nefsidir. Nefsini tanımayan kimse, başka alemlere dair ne kadar söz söylerse söylesin, sözünün altında gizli bir karanlık kalır.

Çünkü nefis, insanın en yakın imtihanıdır.

Bu yüzden büyükler önce nefsin hesabını görmüş, sonra alemin sırlarından bahsetmiştir.

Nefis mertebeleri denildiği zaman herkes birkaç isim sayar, emmare, levvame, mülhime, mutmainne, radıyye, merdıyye, safiye yahut kamile. Fakat mesele isim saymak değildir. İsim saymak ilim olsaydı, kitap fihristi okuyan herkes arif olurdu. Asıl mesele, bu mertebelerin her biri insanın içinde nasıl görünür? Hangi hal rahmanidir, hangisi nefsanidir? Hangi pişmanlık tevbedir, hangisi nefsin kendine acımasıdır? Hangi ilham Hakk’a yaklaştırır, hangisi kişiyi iddiaya düşürür? Hangi sükunet mutmainliktir, hangisi gafletin uyuşukluğudur?

İşte bu konu, nefis mertebelerini sadece isim olarak değil, hal, alamet, tehlike, misal ve terbiye yönüyle ele almak için yazılmıştır.


Nefis mertebelerinin bazı isimleri Kur’an’da açıkça geçer. Nefs-i emmare, Yusuf suresindeki “nefis kötülüğü emreder” hakikatinden, nefs-i levvame, Kıyame suresindeki “kendini kınayan nefis” ifadesinden, nefs-i mutmainne, Fecr suresindeki “Ey mutmain nefis” hitabından alınır. Radıyye ve merdıyye de aynı hitabın devamındaki “Rabbine razı olmuş ve razı olunmuş olarak dön” manasına dayanır. Mülhime ise Şems suresinde nefsin fücurunun ve takvasının kendisine ilham edilmesi beyanından anlaşılır. Safiye yahut kamile ise Kur’an’daki ihsan, tezkiye, ubudiyet ve kemal manalarının tasavvuf ıstılahındaki tertibidir. Yani yedi mertebe tasnifi, lafız olarak bütünüyle tek ayette dizilmiş bir liste değildir. Bu, Kur’an’ın nefis hakkındaki beyanlarından, sünnetin tezkiye ölçüsünden ve büyüklerin seyr ü süluk tecrübesinden çıkarılmış bir terbiye haritasıdır.

Nefis mertebeleri bir merdivendir, fakat bu merdiven düz bir tahta merdiven gibi değildir. İnsan bazen bir mertebenin nurunu tadar, sonra alttaki bir halin karanlığına döner. Bazen levvame halindeyken emmareye düşer. Bazen mülhimeye ait bir işaret alır ama emmarenin hırsıyla yorumlar. Bazen mutmainneye ait bir sükunet görünür, fakat içinde gizli bir gurur varsa o sükunet henüz kemal değildir. Bu yüzden büyükler “hal” ile “makam”ı ayırmıştır. Hal gelir geçer, makam yerleşir. Bir kimse bir gece ağladı diye levvame makamında sabit olmaz. Bir rüya gördü diye mülhime ehli olmaz. Bir sıkıntıda sustu diye radıyye olmaz. Bir iki keramete benzeyen iş gördü diye kamil olmaz.

İbn Arabi çizgisinde dikkat edilen ince nokta Hal insanı sarhoş edebilir, makam ise edebe çağırır. Halde iddia kolaydır, makamda iddia felakettir. Risalelerde “haller helak edici, makamlar kurtarıcıdır, makamda iddia helak edicidir” manası bu yüzden çok mühimdir.

Birinci Mertebe: Nefs-i Emmare

Nefs-i emmare, kötülüğü emreden nefistir. Bu mertebede nefis, sahibine açıkça hükmetmek ister. Haramı süsler, farzı ağır gösterir, nasihati rahatsız edici bulur, hatasını örtmek için delil arar. Bu nefis sadece günah işleyen nefis değildir, günahına mazeret üreten nefistir. Emmare nefsin en açık alameti şudur: İnsan kendini haklı çıkarmaya çalışır. Hatasını kabul etmez. Kabul etse bile hemen arkasından bir bahane getirir. “Evet yaptım ama…” der. İşte o “ama” çoğu zaman nefsin kapısıdır.

Bu mertebede kişi ibadet bile etse, ibadeti nefsin eline geçebilir. Mesela zikir yapar ama maksadı Allah’a yaklaşmak değil, üstün görünmektir. Vird okur ama farzı ihmal eder. Havas ilmiyle meşgul olur ama niyeti insanlara fayda değil, tesir ve tasarruf sahibi olmaktır. Cin davetini merak eder ama kendi nefsini davet edip hesaba çekmez. Bu hal çok tehlikelidir. Çünkü emmare nefis sadece günaha çağırmaz, bazen ibadet suretinde de kişiyi aldatır.

Bir adam düşünün, Gece uzun uzun tertiplerle meşgul oluyor, saat hesaplıyor, esma sayıyor, riyazat konuşuyor, fakat sabah namazı geçiyor, kul hakkı üzerinde durmuyor, ailesine zulmediyor, diliyle insan kırıyor. Bu adam kendini maneviyat ehli zanneder, halbuki nefs-i emmare ona dini elbise giydirmiştir.

Emmare nefsin gizli hilesi kişi kendisini günahkar değil, “özel” görmeye başlar. “Ben farklıyım, benim yolum başka, benim halim bilinmez” der. Bu söz bazen hakikatin değil, nefsin perdesidir. Ruhü’l-Kuds’te geçen “makamımı bilemedin diyerek nefsini perdeleme” ikazı tam bu noktaya vurur. Hakikatler insanı iddiaya değil, kulluğa döndürür. Bu mertebenin ilacı, önce farzlara dönmektir. Çünkü emmare nefis nafilelerde gösteriş bulabilir ama farzlarda teslimiyet ister. Namaz, helal lokma, kul hakkından sakınmak, doğru söz, harama bakmamak, kibri kırmak, az konuşmak, tevbe ve istiğfar bu nefsin ilk tedavisidir. Bu mertebede kişi en çok şu soruyu sorulmalıdır, “Ben bunu Allah için mi istiyorum, yoksa nefsim görünmek mi istiyor?” Büyüklerin işaret ettiği mana şudur, Nefsi itham etmeyen kişi, nefsin esiri olur. Çünkü nefis insana her zaman açık düşman gibi gelmez, bazen en samimi dost suretinde gelir.

İkinci Mertebe: Nefs-i Levvame

Nefs-i levvame, kendini kınayan nefistir. Bu mertebede insan günahı günah olarak görür. Hata yaptığında içi rahat etmez. Pişmanlık başlar. Kendi nefsini hesaba çeker. Kıyame suresinde kendini kınayan nefse yemin edilmesi, bu halin büyük bir uyanış olduğunu gösterir. Fakat levvame makamı da sanıldığı kadar kolay değildir. Çünkü her pişmanlık tevbe değildir. Bazı pişmanlık Allah için olur, bazı pişmanlık ise insanın kendine yakıştıramamasından doğar.

Mesela bir kimse günah işler, sonra “Allah’a karşı hata ettim” diye yanarsa bu tevbenin başlangıcıdır. Fakat “Ben böyle biri değildim, bana yakışmadı, insanlar duysa rezil olurum” diye yanarsa, bu pişmanlığın içinde hala nefis vardır.

Levvame nefsin alameti şudur ki, Kişi artık kendini tamamen temize çıkaramaz. İçinde bir mahkeme kurulmuştur. Fakat henüz istikrar yoktur. Bir gün ağlar, bir gün düşer. Bir gün tevbe eder, bir gün aynı hataya döner. Bu hal kişiyi ümitsizliğe düşürmemelidir. Çünkü nefs-i levvame, emmarenin karanlığından çıkış kapısıdır. Fakat burada büyük bir tehlike vardır. İnsan pişmanlığı amel zanneder. Ağlamayı değişmek zanneder. Kendini suçlamayı tezkiye zanneder. Halbuki levvame nefis doğru kullanılırsa tevbe kapısıdır, yanlış kullanılırsa insanı kısır döngüye sokar.

Levvame nefsin gizli hilesi şudur ki, Kişi sürekli kendini kınar ama adım atmaz. “Ben kötüyüm, ben yapamıyorum, ben bittim” der. Bu tevazu değil, bazen nefsin başka bir oyunudur. Çünkü nefis bazen kendini överek, bazen de kendini yererek merkezi yine kendisi yapar.

Hakiki levvame şöyle der, “Ben hata ettim, şimdi Allah’ın emrine döneceğim.”

Sahte levvame şöyle der, “Ben zaten kötüyüm, o hâlde değişemem.”

Aradaki fark budur.

Bu mertebenin ilacı, tevbenin üç şartını canlı tutmaktır, Günahı terk etmek, pişman olmak, dönmemeye azmetmek. Kul hakkı varsa helalleşmek de buna eklenir. Sadece gözyaşı yetmez. Gözyaşı kalbi yıkar, fakat amel yolu değiştirmezse kir tekrar gelir.

Bir kimse öfkeyle birini kırıyor. Sonra pişman oluyor. Eğer sadece üzülüp bırakırsa levvame halinde döner durur. Fakat gidip özür diler, dilini tutmak için tedbir alır, aynı mecliste aynı öfkeye düşmemek için sebebi keserse, levvame mertebesi terbiye kapısına dönüşür.

Bu mertebede kişi şu soruyu sormalıdır, “Ben pişmanlığımı amel ile ispat ediyor muyum?”

Üçüncü Mertebe: Nefs-i Mülhime

Nefs-i mülhime, kendisine fücuru ve takvası ilham edilen nefistir. Şems suresinde nefsin fücurunun ve takvasının kendisine ilham edildiği beyan edilir. Bu mertebede insanın içinde hayra dair sezgiler, ikazlar, ince fark edişler artar. Fakat burası çok kaygan bir mertebedir. Çünkü ilham kapısı açılınca vehim kapısı da kendini ilham gibi göstermek ister.

Her içe doğan rahmani değildir. Her rüya emir değildir. Her ürperti keramet değildir. Her kalbe gelen mana hakikat değildir. Mülhime mertebesinde kişinin en büyük imtihanı, gelen şeyi tartmadan kabul etmesidir. Rahmani ilham kişiyi farza, edebe, tevazuya, merhamete, helale, tevbe ve istikamete yaklaştırır. Nefsani ilham kişiyi özel hissettirir, acele ettirir, kendini üstün gösterir. Şeytani vesvese ise çoğu zaman ya korku salar ya da haramı süsler. Mülhime nefsin alameti şudurki, İnsan günah ve takva arasındaki farkı daha ince görmeye başlar. Eskiden açık haramdan kaçarken şimdi şüpheliden de rahatsız olur. Eskiden sadece sözün doğru olup olmadığına bakarken şimdi sözün edebine de bakar. Eskiden “Ben haklıyım” derken şimdi “Haklı olsam bile edebi kaçırdım mı?” diye düşünür.

Bu mertebenin gizli hilesi şudur ki, Kişi kendisine gelen işareti kendine rütbe zanneder. Bir rüya görür, hemen kendini seçilmiş sayar. Bir kalp açılması yaşar, insanlara yukarıdan bakar. Bir iki hal yaşar, artık nasihate ihtiyaç duymadığını sanır. İşte burada ölçü şudur ki, İlham şeriata arz edilir. Şeriata uymayan şey ilham değil, imtihandır. Edebi artırmayan şey feyiz değil, fitnedir. Kişiyi kulluğa döndürmeyen hal rahmet değil, perdedir.

Bir kimsenin içinden gece kalkıp namaz kılmak geçer. Bu hayırdır. Kalkar, iki rekat kılar, kimseye söylemez, kalbi yumuşar. Bu rahmani bir eserdir. Ama biri rüyasında “sen seçildin” gibi bir şey görür, sonra farzları hafife alır, insanlara tepeden bakar, kendini mürşid ilan ederse, bu ilham değil, nefsin büyümesidir. Bu mertebenin ilacı, ilmi artırmak ve istişareyi terk etmemektir. Mülhime mertebesinde insanın kalbi bazı şeyleri sezer ama aklı ve fıkhı zayıfsa, sezgiyi yanlış yere koyar. Bu yüzden zahir ilim olmadan batıni işaretler tehlikeli olur.

Bu mertebede kişi şu soruyu sormalıdır, “Bana gelen hal, beni daha kul mu yaptı, yoksa daha iddiacı mı yaptı?”

Dördüncü Mertebe: Nefs-i Mutmainne

Nefs-i mutmainne, Allah ile sükuna ermiş nefistir. Buradaki sükun, dünyada hiç sıkıntı görmemek değildir. Mutmain nefis de üzülür, yorulur, hastalanır, imtihan edilir. Fakat imanın merkezi sarsılmaz. Mutmainne mertebesinde kalp artık her rüzgarla savrulmaz. Rızık daralsa Allah’a isyan etmez. İnsanlar övse şımarmaz. İnsanlar yerse yıkılmaz. Sebeplere sarılır ama sebebi ilah yapmaz. Dua eder ama duanın kabul şeklini Allah’a bırakır. Bu mertebenin alameti, kalpteki temel güvenin Allah’a dönmesidir. Kişi halini insanlara ispat etmeye daha az ihtiyaç duyar. İbadette lezzet aramaktan ziyade sadakat arar. Zikir onun için sadece sayı değil, huzura dönüş kapısıdır.

Mutmainne nefsin gizli hilesi ise çok incedir, Kişi sükunetini makam zannedip kendini emniyette görür. “Ben artık aştım” demeye başlarsa, mutmainlik iddiası onu tekrar aşağı çeker. Çünkü gerçek mutmainlik, iddiayı azaltır. Bir kimse “ben mutmain oldum” diye dolaşıyorsa, henüz mutmainliğin edebini anlamamıştır. Çünkü kalp Allah ile sükun buldukça dilde iddia azalır.

Bir tacir düşünün. İşleri bozuluyor. Emmare olsa hileye kaçar. Levvame olsa hile yapar sonra pişman olur. Mülhime olsa içine doğan hayırla hileden uzak durmaya çalışır. Mutmainne ise şöyle der, “Ben helal sebebe sarılırım, netice Allah’tandır. Haramla gelen kazanç, rızık değil imtihandır.”

Bu mertebede kişinin ibadeti daha düzenli, dili daha ölçülü, kalbi daha sakindir. Fakat bu sakinlik tembellik değildir. Mutmain insan sebepleri terk etmez, sebebe kulluk etmeyi terk eder.

Bu mertebenin ilacı, şükür ve murakabedir. Çünkü kalp sükuna erince gaflet de sükunet kılığına girebilir. Bu yüzden mutmain nefis, nimet içinde şükürle korunur.

Bu mertebede kişi şu soruyu sormalıdır, “Kalbimin sükunu Allah’a teslimiyet mi, yoksa imtihanı görmemek mi?”


Beşinci Mertebe: Nefs-i Radıyye

Nefs-i radıyye, Allah’tan razı olan nefistir. Burada kul sadece sakin değildir, Allah’ın takdirine karşı içten bir teslimiyet taşır. Sabırda acı vardır ama isyan yoktur. Rızada ise acı olsa bile hükme karşı kalpte kavga azalır. Fakat rıza yanlış anlaşılmamalıdır. Rıza, zulme razı olmak değildir. Rıza, harama sessiz kalmak değildir. Rıza, tedbiri terk etmek değildir. Rıza, Allah’ın hükmüne itiraz etmemek, kul olarak yapılması gerekeni de terk etmemektir.

Hasta olan tedavi olur, ama hastalığı Allah’a isyan sebebi yapmaz. Haksızlığa uğrayan hakkını arar, ama kalbini kinle putlaştırmaz. Fakir düşen çalışır, ama Allah’a “niçin bana böyle yaptın?” edepsizliğine düşmez.

Radıyye nefsin alameti şudur ki, Kulun şikayeti Allah’a olur, Allah’tan olmaz. Yani derdini Rabbine arz eder ama Rabbini suçlamaz. Yakub aleyhisselamın hüznü vardı, fakat hüznü Allah’a isyan değildi.

Bu mertebenin gizli hilesi, “rıza” adı altında pasifliğe düşmektir. Bazıları tembelliğine rıza der. Korkaklığına tevekkül der. Tedbirsizliğine teslimiyet der. Bu doğru değildir. Rıza kalbin işidir, tedbir bedenin ve aklın vazifesidir.

Bir insan ağır bir imtihan yaşıyor. Elinden geleni yapıyor, dua ediyor, tedbir alıyor. Fakat içinde Allah’a karşı gizli bir öfke taşımıyor. “Rabbim, hikmetini bilmesem de Senin hükmüne teslimim” diyebiliyor. İşte bu, radıyye kokusudur.

Bu mertebenin ilacı, sabırdan rızaya geçerken edebi korumaktır. Herkes rıza iddiasında bulunmamalıdır. Bazen kul sabırdadır ama rıza iddia eder, sonra küçük bir imtihanda içindeki itiraz ortaya çıkar. Bu yüzden büyükler halini bilene değer vermiştir. Kendi makamını bilmeyen, kendi nefsine yenilir.

Bu mertebede kişi şu soruyu sormalıdır, “Ben Allah’ın takdirine mi razıyım, yoksa sadece istediğim olunca mı razı görünüyorum?”


Altıncı Mertebe: Nefs-i Merdıyye

Nefs-i merdıyye, Allah katında razı olunmuş nefis demektir. Burada kulun Allah’tan razı olması yanında, kulun hali de Allah’ın razı olduğu istikamete yaklaşmıştır. Bu mertebe sözle iddia edilecek bir yer değildir. Çünkü bir kulun Allah katındaki rızaya mazhar olduğunu kesin bilmesi, sıradan bir iddia ile olmaz. Merdıyye mertebesinin alameti, kulun insanlar içinde rahmet ve hikmet vesilesi olmasıdır. Bu kişi sadece kendisi sakin değildir, yanında bulunanlara da sükunet verir. Sadece kendisi ibadet etmez, haliyle ibadeti sevdirir. Sadece kendisi susmaz, susuşuyla fitneyi söndürür. Sadece kendisi konuşmaz, konuştuğunda söz yerini bulur.

Bu mertebede ahlak belirginleşir. Çünkü tasavvufun özü ahlaktır. Ahlak artmadan makam artmaz. Fütuhat çizgisinde tasavvufun ahlak ve hikmet olarak anlatılması burada çok önemlidir. Nefsinin kötülükleri kendisine hükmedemeyen ve Kur’an’ı rehber edinen kişi, tasavvufun hakikatine yaklaşır. Merdıyye nefsin gizli hilesi, halkın teveccühüdür. İnsanlar birini sever, över, “veli” der, “hoca” der, “efendi” der. Eğer o kişi bu sözlerden kendine pay çıkarırsa, merdıyye kokusu emmare dumanıyla karışır.

Hakiki büyükler övülünce korkar. Çünkü övgü, nefsin kulağına tatlı gelir. Zemmedilince de adaleti terk etmezler. Çünkü zem, nefsin damarına acı verir. Bu mertebede insan övgü ve yergi karşısında kalbini muhafaza eder.

Bir kimseye ağır söz söyleniyor. O kişi cevap verebilecek güçte olduğu halde adaleti aşmıyor. Ne eziliyor ne eziyor. Ne nefsini savunmak için zulmediyor ne de tevazu görüntüsüyle hakkı zayi ediyor. İşte burada hikmet vardır.

Bu mertebenin ilacı, nimeti gizlemek ve hizmeti artırmaktır. Çünkü Allah bir kulunu halka faydalı kıldığında, o kulun en büyük imtihanı hizmetin içinde kendini görmesidir. Kamil insanlar hizmet ederken kendini aradan çıkarmaya çalışır.

Bu mertebede kişi şu soruyu sormalıdır, “İnsanların bana yönelmesi beni Allah’a mı yaklaştırıyor, kendime mi hayran bırakıyor?”


Yedinci Mertebe: Nefs-i Safiye veya Kamile


Nefs-i safiye yahut kamile, arınmış ve kemale ermiş nefis manasında kullanılır. Bazı tasniflerde “safiye”, bazılarında “kamile” denir. Burada maksat, nefsin artık Hakk’a kulluk çizgisinde saflaşmasıdır. Bu mertebe, insanın şeriattan muaf olması değildir. Bilakis şeriata en ince edep ile bağlanmasıdır. Kim “ben kemale erdim, artık bana zahir gerekmez” derse, o kemale değil helake yaklaşmıştır. Çünkü hakikat şeriatı düşürmez, şeriatın ruhunu gösterir. Kamil nefis, kendini görmez. Amelini görmez. Halini görmez. İnsanlar içindeki yerini büyütmez. Kulluğu en büyük şeref bilir. Ruhü’l-Kuds’teki “hakikatler seni kulluğa döndürecektir” manası bu mertebenin anahtarıdır.

Bu mertebede kulda üç şey belirginleşir, tam edep, tam merhamet, tam istikamet.

Tam edep şudur, Her şeyi yerli yerine koymak. Allah’a karşı kulluk, Peygamber’e karşı ittiba, Kur’an’a karşı teslimiyet, halka karşı adalet, nefse karşı uyanıklık.

Tam merhamet şudur, İnsanlara yukarıdan bakmamak. Günahkarı günahıyla sevmemek ama kapıyı da yüzüne kapatmamak. Hakkı söylemek ama nefsi tatmin için kırmamak.

Tam istikamet şudur, Hal değişse de yolun değişmemesi. Zenginlikte şımarmamak, fakirlikte isyan etmemek, yalnızlıkta bozulmamak, kalabalıkta gösterişe düşmemek.

Bu mertebenin gizli hilesi var mıdır? Vardır. En son hile, “bende hile kalmadı” zannıdır. Nefsin en ince perdesi, perdesiz olduğunu sanmasıdır. Bu yüzden en büyükler istiğfarı bırakmamıştır. Peygamberler masumdur, veliler mahfuz olabilir ama masumiyet iddiası ümmet fertleri için tehlikeli bir iddiadır.

Bir kimse ilim sahibidir, hal sahibidir, halk arasında itibarlıdır. Fakat kendi içinde sadece kul olduğunu bilir. İnsanların önünde büyümez, yalnız kaldığında bozulmaz, kendisine kötülük edene bile adaletle muamele eder, Allah’ın sınırlarını çiğnetmez, kendi nefsine pay çıkarmaz. İşte kemal kokusu budur.

Bu mertebede kişi şu soruyu sormalıdır, “Benim bütün hallerim beni kulluğa mı indiriyor, yoksa gizlice ilahlık davası mı taşıyor?”

__________________
Muhammedün Tâcü Ruslillâhi Qâtıbeten; Muhammedün Sâdiku’l-Akvâli ve’l-Kelimi.
Alıntı ile Cevapla
  #2  
Alt 04.07.26, 14:50
HâmûŞî - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
MoLLa
 
Üyelik tarihi: 08.03.22
Bulunduğu yer: ❂ Hadd-i Kelâm ❂
Mesajlar: 1,099
Forum Puanı: 3153
Etiketlendiği Mesaj: 85 Mesaj
Etiketlendiği Konu: 0 Konu
Standart

Nefis Mertebelerinde En Çok Atlanan İnce Noktalar


Birinci ince nokta, Nefis öldürülmez, terbiye edilir. “Nefsi öldürmek” sözü mecazdır. Nefsin şehveti, öfkesi, arzusu, yaşama isteği tamamen yok edilmez, bunlar şeriatın terbiyesine alınır. Şehvet helale yönelirse neslin devamına hizmet eder. Öfke adaletin emrine girerse zulme karşı durur. Mal sevgisi infakla temizlenirse hayra vesile olur. Nefis başıboş kalırsa karanlık, terbiye olursa hizmetkar olur.

İkinci ince nokta, Her mertebenin bir ibadeti, bir de afeti vardır. Emmarede ibadet bile gösterişe dönebilir. Levvamede pişmanlık ümitsizliğe dönebilir. Mülhimede ilham iddiaya dönebilir. Mutmainnede sükunet gaflete dönebilir. Radıyyede teslimiyet tembelliğe dönebilir. Merdıyyede halkın teveccühü gurura dönebilir. Kamilede ise kemal iddiası en ince perde olur.

Üçüncü ince nokta, Nefis mertebesi sözle değil, tepkiyle anlaşılır. İnsan kendini sükunet halinde tanıyamaz. Öfkelendiğinde, kaybettiğinde, eleştirildiğinde, yalnız kaldığında, övüldüğünde, paraya kavuştuğunda, gücü yettiğinde gerçek mertebesi ortaya çıkar.

Dördüncü ince nokta, Nefsin en tehlikeli hali, din diliyle konuşmaya başlamasıdır. Açık günahkar bazen tevbe eder. Fakat nefsinin arzusunu “hizmet”, kibrini “izzet”, öfkesini “gayret”, hırsını “himmet”, merakını “ilim aşkı”, tasarruf arzusunu “manevi vazife” diye isimlendiren kişi daha zor uyanır.

Beşinci ince nokta, Havas ilminde nefsin mertebesi, amelin neticesinden daha önemlidir. Çünkü aynı zikir birinde tevazu doğurur, diğerinde kibir doğurur. Aynı riyazat birinde kalbi inceltir, diğerinde nefsini büyütür. Aynı vefk birinde dua kapısı olur, diğerinde tasarruf sarhoşluğu olur. Bu yüzden havas yolunda en büyük şartlardan biri nefsin murakabesidir.

Altıncı ince nokta, Keşif, nefis terbiyesinin yerine geçmez. Bir kimse bazı şeyler görebilir, rüya görebilir, işaret alabilir, fakat dili kötü, ahlakı sert, farzları gevşek, harama meyilli, kul hakkına duyarsız ise bu haller onun lehine delil olmaz. Bazen hal imtihandır, makam değildir.

Yedinci ince nokta, Nefsin kemali, insanı insanlardan koparıp kibirli bir yalnızlığa değil, Allah için merhamete götürür. Kamil insan halkı putlaştırmaz ama halktan nefret de etmez. İnsanların içinde Hakk’ın emanetini görür.

Nefis Muhasebesi İçin Yedi Soru

Bugün nefsim bana neyi süsledi?

Bugün hangi hatama mazeret ürettim?

Bugün biri beni eleştirince içimde ne uyandı?

Bugün bir iyilik yaptıysam, bilinmesini istedim mi?

Bugün Allah’ın hükmüne razı mı oldum, yoksa sadece istediğim olmayınca içten içe itiraz mı ettim?

Bugün bana gelen bir hali şeriat terazisine vurdum mu?

Bugün kulluğum arttı mı, yoksa sadece kendime dair kanaatim mi büyüdü?

Bu sorulara dürüst cevap veren kişi, nefsin kapısını aralar.

Nefis mertebeleri, insanın kendine rütbe vermesi için değil, kendini hesaba çekmesi içindir. Bu mertebeleri okuyup “ben hangisindeyim?” diye düşünmek faydalıdır, fakat “ben şuradayım” diye hüküm vermek tehlikelidir.

Kişi ne kadar yükselirse yükselsin, hakikat onu yine secdeye indirir. Çünkü bütün makamların üstünde bir makam vardır, Allah’a kul olmak.

__________________
Muhammedün Tâcü Ruslillâhi Qâtıbeten; Muhammedün Sâdiku’l-Akvâli ve’l-Kelimi.
Alıntı ile Cevapla
  #3  
Alt 04.07.26, 15:02
HâmûŞî - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
MoLLa
 
Üyelik tarihi: 08.03.22
Bulunduğu yer: ❂ Hadd-i Kelâm ❂
Mesajlar: 1,099
Forum Puanı: 3153
Etiketlendiği Mesaj: 85 Mesaj
Etiketlendiği Konu: 0 Konu
Standart

Nefsin En Büyük Hilesi: Mertebe Değiştirmeden Dil Değiştirmesidir,

Nefis bazen gerçekten terbiye olmaz, sadece konuşma dilini değiştirir.

Eskiden açıkça “ben isterim” derdi. Sonra din dili öğrenir, “hizmet için istiyorum” demeye başlar.

Eskiden “ben büyüğüm” derdi. Sonra tasavvuf dili öğrenir, “bu vazife bana verildi” demeye başlar.

Eskiden “beni dinleyin” derdi. Sonra havas dili öğrenir, “bana işaret geldi” demeye başlar.

Eskiden “param artsın” derdi. Sonra dua dili öğrenir, “rızık kapım açılsın” demeye başlar.

Burada dikkat edilecek nokta şudur ki, Lafız değişti diye nefis değişmiş olmaz. Nefis bazen günah elbisesini çıkarır, maneviyat elbisesi giyer. Avam bunu hal zanneder, ehil olan ise kokusundan tanır.

Eğer bir hal insanda tevazu, merhamet, farzlara bağlılık, kul hakkı hassasiyeti, helal titizliği ve edep artırmıyorsa, o halin adı ne olursa olsun, orada nefis hala merkezde duruyor demektir.

Günahı Terk Etmek Başkadır, Günahın Kokusunu Terk Etmek Başkadır

Bazı insanlar günahı terk eder ama günahın kokusunu terk edemez.

Mesela bir insan haram parayı bırakır ama paraya tapma hali devam eder. Bu kişi haramı terk etmiş olabilir, fakat mal sevgisinin esaretinden çıkmamıştır.

Bir insan zina yolunu terk eder ama bakışını, hayalini, kalbindeki kirli meyli temizlemez. Bu kişi fiili terk etmiş olabilir, fakat nefsin ateşi hala içeride yanıyordur.

Bir insan insanlara bağırmayı bırakır ama içinde hala herkesi küçük görür. Bu kişi dış öfkeyi susturmuş olabilir, fakat kibrin kökünü kesmemiştir.

Bir insan gösterişi açıkça yapmaz ama yaptığı iyiliğin bilinmesini içten içe ister. Bu kişi riyayı inceltmiş, fakat bitirmemiştir.

İşte nefis mertebeleri burada devreye girer. Emmare fiile koşar. Levvame fiilden sonra utanır. Mülhime fiilden önce uyarılır. Mutmainne fiile muhtaç olmadığını bilir. Radıyye fiilin terkinde Allah’ın hükmüne teslim olur. Merdıyye terk ettiği şeyin yerine güzel ahlak koyar. Safiyye/kamile ise günahın sadece fiilini değil, kalpteki kokusunu da temizlemeye çalışır.

__________________
Muhammedün Tâcü Ruslillâhi Qâtıbeten; Muhammedün Sâdiku’l-Akvâli ve’l-Kelimi.
Alıntı ile Cevapla
  #4  
Alt 04.07.26, 15:05
HâmûŞî - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
MoLLa
 
Üyelik tarihi: 08.03.22
Bulunduğu yer: ❂ Hadd-i Kelâm ❂
Mesajlar: 1,099
Forum Puanı: 3153
Etiketlendiği Mesaj: 85 Mesaj
Etiketlendiği Konu: 0 Konu
Standart

Her Mertebenin Kendine Ait Bir Cümlesi Vardır


Nefs-i emmare şöyle der:
“Benim canım böyle istiyor.”

Nefs-i levvame şöyle der:
“Ben bunu yaptım ama içim rahat değil.”

Nefs-i mülhime şöyle der:
“Bu doğru değil, durmam lazım.”

Nefs-i mutmainne şöyle der:
“Allah bana yeter, harama, yalana, gösterişe muhtaç değilim.”

Nefs-i radıyye şöyle der:
“Rabbim, hükmüne razıyım, tedbirimi alırım ama edebimi bozmam.”

Nefs-i merdıyye şöyle der:
“Benden razı olunacak hâl, insanlara fayda veren ahlaktır.”

Nefs-i safiyye/kamile şöyle der:
“Benim hiçbir iddiam yok, ben sadece kulum.”

İnsan kendi diline baksın. En çok hangi cümleye benziyor? Nefsinin hali oradan görünür.

__________________
Muhammedün Tâcü Ruslillâhi Qâtıbeten; Muhammedün Sâdiku’l-Akvâli ve’l-Kelimi.
Alıntı ile Cevapla
  #5  
Alt 15.07.26, 14:22
HâmûŞî - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
MoLLa
 
Üyelik tarihi: 08.03.22
Bulunduğu yer: ❂ Hadd-i Kelâm ❂
Mesajlar: 1,099
Forum Puanı: 3153
Etiketlendiği Mesaj: 85 Mesaj
Etiketlendiği Konu: 0 Konu
Standart

Bu başlığı da yeniden yukarı almak istedim, çünkü her şey nefiste başlar, insan ya nefsini terbiye eder ya da nefsine dini bir lisan öğretir.

__________________
Muhammedün Tâcü Ruslillâhi Qâtıbeten; Muhammedün Sâdiku’l-Akvâli ve’l-Kelimi.
Alıntı ile Cevapla
Cevapla


Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık


Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevap Son Mesaj
Kanal istanbul Gerçekleri ve Manipülasyonlar fatih1 Derin Konular & Beyin Fırtınası 14 20.02.25 20:41
Melhame (Büyük Savaş Yaklaştı) fatih Derin Konular & Beyin Fırtınası 20 08.05.21 00:28
Neden F-35 Almadık ? Snipper Derin Konular & Beyin Fırtınası 8 15.07.20 14:53
herhangi bir şeye karşı olmak savaş demektir DiLara Kadim Bilgelik 4 24.06.20 17:21
Bakara Suresi Açıklamalı Tefsiri Havasokulu Kuran-ı Kerim Tefsiri 81 03.07.18 13:30


Tüm Zamanlar GMT +3 Olarak Ayarlanmış. Şuanki Zaman: 17:50.


Powered by vBulletin® Version 3.8.5
Copyright ©2000 - 2026, Jelsoft Enterprises Ltd.
havasokulu1.com