Havas Okulu  
Go Back   Havas Okulu > Serbest Bölüm > Off Topic > Sizden Gelenler


illuminatinin Doğuşu ve Sır Perdesi


Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Stil
  #11  
Alt 11.05.16, 17:20
Jq Jq isimli Üye şimdilik offline konumundadır
 
Üyelik tarihi: 19.08.14
Mesajlar: 495
Forum Puanı: 4528
Etiketlendiği Mesaj: 13 Mesaj
Etiketlendiği Konu: 0 Konu
Standart

Kazım Karabekir
1923 şartlarında Türkiye’de kime sorsanız ‘Mustafa Kemal’den sonra kim gelir?’ diye, size Kazım Karabekir’in ismini verecekti. Bu denli büyük şöhret sahibiydi. İki numaraydı. Ancak diyordu ki ‘Bağımsızlığımızı kazandık, şimdi millet özgürlüğünü, hürriyetini istiyor.’ Bu nedenle İstiklal Mahkemeleri’nin kurulmasına şiddetle karşı çıkıyor, Hilafetin kaldırılmasının Türkiye’de tek odaklı bir devlet yapılanmasını getireceğini, bunun da özgürlüklerin alanını daraltacağını söylüyor. ‘Tek adam’ efsanesinin diriltilmesine karşı çıkıyor. Mustafa Kemal’e değil, Tek Adamlığa karşı biri. ‘Ne yazık ki millete bağımsızlığını kazandırdık ama özgürlüğünü iade edemedik. Bu noktada yenildik’ diyor. Bu mücadele için başına geçtiği Terakkiperver Parti de kapatılınca soluğu İstiklal Mahkemesi’nde alması hazindir. İdamla yargılanır üstelik. Beraat eder ama susturulur, siyasetten uzaklaştırılır. O da kılıcının elinden alınmasına karşılık kalemine sarılır ve yazar. Evi basılıp yazdıklarına el konulur ama yine yazar ve yazdıklarıyla bir dönemin farklı bir resmini bize intikal ettirir.
İslam’dan Uzaklaşma Lozan’dan Geldi
Kitapta İslam’dan uzaklaşma fikrinin Lozan’dan geldiği yönündeki iddiası çok tartışılacak. Karabekir, kamuoyuna yayılan İslamiyet’e yönelik bu kesin değimle ilgili fikirlerin Lozan’dan geldiği eleştirilerinin muhataplarından biri olan İsmet Paşa ile görüştüğünü, Paşa’nın fikrini kendisine dolaylı yoldan söylemeyi tercih ettiğini anlatıyor: “Macarlar ve Bulgarlar bizimle aynı safta itilaf devletlerine karşı savaştıkları ve aynı şekilde yenildikleri halde bağımsızlıklarına dokunulmamıştı. Bunun sebebi de doğrudan doğruya Hıristiyan olmalarıydı. Biz kendi kuvvetimizle kurtulup bağımsızlığımızı kazansak bile Müslüman kaldıkça sömürgeci devletlerin ve bu arada İngilizlerin daima aleyhimize olacaklarını, bağımsızlığımızın tehlike altında olacağını anlattı. Böylece bu değişimin ilhamının Lozan’dan ve itilaf devletlerinden geldiği açıklık kazanmış oluyordu. Ali Fethi, Tevfik Rüştü, Mahmut Esat beylerle Mustafa Kemal Paşa’nın Lozan’ın ikinci döneminden itibaren başlayan İslam aleyhtarı söylemlerinin gerçek adresini tespit etmiş oluyordum.”
Bu İddia Çok Tartışılacak
Kitapta Kazım Karabekir Paşa Mustafa Kemal’in halifeliği almak istediği iddiasında bulunuyor: Mustafa Kemal Paşa, saltanatı kaldıran 1 Kasım 1922 tarihinde verdiği nutku gözden geçiriyordu. O gün Meclis kürsüsünden hilafet ve İslamiyet hakkında bir nutuk vermişti. Halife seçimini ayrıntılarıyla, hilafetin Müslümanlar açısından taşıdığı önemi uzun uzadıya anlattı. İslamiyet’in kuruluşunda güç ve kudretin oynadığı olumlu rolün üzerinde durdu. Zekatın öneminden bahsetti. Sonra hilafetin TBMM sayesinde ayakta durduğunu ve duracağını ifade etti. Tarihten verdiği örneklerle hilafetin güçsüz ve becereksiz sultanlar yerine Türkiye Devleti’ne dayanmasının önemini vurgulayan Mustafa Kemal Paşa, halifesiyle birlikte Türkiye halkının her gün daha güçlü, mutlu ve müreffeh olacağını, insanlığını ve benliğini anlayacağını, kişilerin ihaneti tehlikesine düşmeyeceğini, diğer taraftan da hilafet makamının bütün İslam dünyasının ruh, vicdan ve bağlanma noktası, Müslümanların kalplerinin ferahlama sebebi olabilecek bir izzet ve yüceliğinin tecellisi olacağını söylediğinde Meclis’ten ‘İnşallah’ sesleri yükseliyordu. 23 Ocak günü Bursa’da yaptığı konuşmada ise ‘Hilafet yalnız Türkiye halkına değil bütün İslam dünyasına aittir’ dedi ve bu makam hakkında karar vermenin Türk milletinin yetkisi dışında olduğunun altını çizdi.
Kızıl Pençe Gazi’ye Bağlı Bir Örgüt mü?
Karabekir Paşa Kızıl Pençe’nin bazı operasyonlar için kullanılan gizli bir örgüt olduğunu iddia ediyor. Tehditle, baskıyla, gerekirse Recep Zühtü gibi adam vurarak, matbaa basıp kitap yakarak ve suikastler düzenleyerek yeni rejimi bütün muhalif unsurlardan temizlemeyi hedefleyen bir örgüt bu. Mesela İstiklal Mahkemesi üyelerinden Kılıç Ali’nin bu örgütün önemli bir noktasında olduğunu söylüyor.
Atatürk Yalova Baltacı Çiftliği’nde Recep Zühtü ile Birlikte (17 Temmuz 1932)

Alıntı ile Cevapla
  #12  
Alt 11.05.16, 17:20
Jq Jq isimli Üye şimdilik offline konumundadır
 
Üyelik tarihi: 19.08.14
Mesajlar: 495
Forum Puanı: 4528
Etiketlendiği Mesaj: 13 Mesaj
Etiketlendiği Konu: 0 Konu
Standart

Recep Zühtü Soyak (1893-1966) attığını gözünden vuran keskin bir silahşordü. Atatürk’ün, sekiz-on kişiden oluşan bir yakın çevresinden biridir. 10 Şubat 1935 tarihinde nikahsız yaşadığı Medeniye isimli kadını vurmuştur. Kadın, iki gün sonra hayatını kaybetmiştir. Bu olayın üzerinden henüz bir hafta bile geçmeden, 1935 seçimleri sonucu V. Dönem Meclisi’ne Zonguldak’tan milletvekili seçilmiştir. Dr. Fahrettin Kerim Gökay’ın verdiği “cinnet halinde metresini vurduğuna dair” rapor Adli Tıpça incelenip kabul edilince Mahkeme, beraatine karar vermiştir.
Fakat bu örgüte Başbakan İsmet Paşa’nın bile söz geçiremediğini, hatta ondan habersiz işlediğini de iddia ediyor. Karabekir, kendisine yönelik suikast girişimi ve Kızıl Pençe’den şöyle bahsediyor: “8 Ağustos günü öğleden sonra şu mektubu aldım; ‘Size bir suikast düzenleme girişimi içindeler.’ İsmet Paşa 12 Ağustos 1933 tarihli mektubunda müsterih olmamı istiyordu. Ne yazık ki gizli Kızıl Pençe’den haberi yok. Zavallı İsmet İstanbul Valisi (Muhittin Üstündağ) ve Emniyet Müdürü (Fehmi Vural), gizli Kızıl Pençe teşkilatının emrindeydiler” diyor. İma ettiği, bu örgütün Gazi’ye bağlı olduğu. Bu doğru mudur? Bilemem. Ama araştırılmalı. (Mart 2012)

Alıntı ile Cevapla
  #13  
Alt 11.05.16, 17:21
Jq Jq isimli Üye şimdilik offline konumundadır
 
Üyelik tarihi: 19.08.14
Mesajlar: 495
Forum Puanı: 4528
Etiketlendiği Mesaj: 13 Mesaj
Etiketlendiği Konu: 0 Konu
Standart

Norveç’te Garip Bir Depo
Norveç’in kuzeyindeki Spitsbergen adasında “Svalbard Küresel Tohum Deposu” adı verilen tohum ambarı, daha Mart 2008 tarihinde resmen faaliyete başlamıştı. Donmuş bir dağın 130 metre altına inşa edilen ambarda, şu anda dünyanın dört bir yanından yaklaşık 3 milyon farklı tohum özel ambalajlarda saklanıyor. Kuzey Kutbu’na 1100 kilometre uzaklıkta olan buzdağı ambarında, bazı dayanıklı tohumlar 1000 yıl kadar bozulmadan kalabilecek.



Her türlü nükleer saldırıya, patlamaya ve depreme dayanıklı olan bu tohum deposuna “kıyamet tohum deposu” da deniyor. Dünya üzerindeki tüm tohum çeşitlerini biraraya getirmeyi hedefleyen ambarın amacı, gelecekte dünyanın başına gelebilecek nükleer savaş, meteor düşmesi veya iklim değişimi gibi bir felaket durumunda, tohum çeşitliliğinin korunmasını sağlamak.


İşin ilginç yanı, bu projenin finansörleri, genetiği değiştirilmiş tohumları az gelişmiş ülkelere yayarak, tarlalardan orijinal tohumların kökünü kazıyan küresel şirketler olarak karşımıza çıkıyor. Ve şimdi bunlar, dünya üzerindeki tüm orijinal tohumları olası bir kıyamet günü için kutuplarda buzdan bir adaya saklıyor.


Konuya dikkat çeken Alman asıllı Amerikalı araştırmacı-gazeteci F. William Engdahl, tarım sektörünü elinde tutan GDO devlerinin insanlık için gerçek bir kıyamet yaratacağını söylüyor. İddiaları son derece ürkütücü. Norveç’teki küresel tohum deposuyla amaçlanan ari üstün ırk yaratmak mı yoksa istenmeyen ırkları yiyeceklerle kısırlaştırmak mı? “Kıyamet tohum deposu” olarak da bilinen Svalbard hariç dünyadaki diğer tohum depolarını bekleyen kıyameti kim koparacak?
Engdahl’ın iddialarına göre, tekel olma arzusunun temelinde yatan tek sebep ekonomik değil. Bunu açıklamak için önce kıyamet muhafızlarının kimliklerinden ve geçmişte neler yaptıklarından biraz söz edelim. Rockefeller, 1971′de Uluslararası Tarım Araştırmalarında Küresel Danışmanlık Grubu olan CGIAR’ı kurdu. CGIAR, üçüncü dünya ülkelerinin bilim adamlarının ve agronomistlerinin (tarım uzmanı) “modern tarım ürünü” kavramlarında uzmanlaşmaları ve ABD’de öğrendiklerini ülkelerine götürmeleri ile yakından ilgilendi. GDO’lu “Gen Devrimi”nin yaygınlaşması için paha biçilmez bir etki şebekesi oluşturdular. CGIAR, daha etkin olabilmek için BM Gıda ve Tarım Örgütü’nü (FAO), BM İlerleme Programı’nı ve Dünya Bankası’nı da işin içine dâhil etti.Engdahl’a göre örgüt, tarım üzerinden üstün ırk yaratmaktan daha öte bir şeyi amaçlıyor. Rockefeller, Carnegie, Harriman ve diğer zengin elit aileler tarafından fonlanan öjenik (üstün ırk yaratma) lobisinin, 1920′den beri biricik amacı “negatif öjenik”tir. “Negatif ojenik” istenmeyen soyların sistemli bir şekilde yok edilmesidir. Aile Planlaması Enternasyonali’nin kurucusu, koyu öjenikçi ve Rockefeller ailesinin yakın dostu Margaret Sanger, 1939′da Harlem’de “Negro (Zenci) Projesi” adı altında bir proje başlattı. Bu projenin ne olduğunu bir arkadaşına yazdığı mektupta açıkça dile getiriyordu: “Zenci nüfusu, ortadan kaldırmak istiyoruz.”

Alıntı ile Cevapla
  #14  
Alt 11.05.16, 17:21
Jq Jq isimli Üye şimdilik offline konumundadır
 
Üyelik tarihi: 19.08.14
Mesajlar: 495
Forum Puanı: 4528
Etiketlendiği Mesaj: 13 Mesaj
Etiketlendiği Konu: 0 Konu
Standart

Dünya Doğum Kontrolü Birliği’nin Kurucusu,
ABD’li Ateist Margaret Higgins Sanger (1883-1966)
Bir kısırlaştırma projesi olan negatif öjenik yöntemini örneklerle açıklayalım. Küçük bir Kaliforniya biyoteknoloji şirketi olan Epicyte, genetik mühendisliği marifetiyle, yendiğinde erkeği kısırlaştıran bir mısır geliştirdiklerini açıkladı. Epicyte, Svalbard’ın iki sponsoru olan DuPont ve Syngenta ile teknolojilerini yaymak için ortaklık kurmuştu. Çok ilginçtir ki Epicyte, genetiği değiştirilmiş sperm öldürücü mısırı, ABD Tarım Bakanlığı’ndan (USDA) aldığı araştırma fonuyla geliştirmişti.
Bir başka örnek; 1990′larda BM Dünya Sağlık Örgütü, Nikaragua, Meksika ve Filipinler’de 15 ila 45 yaşları arasındaki milyonlarca kadının tetanoza karşı aşılanması için bir kampanya başlattı. Erkekler de tetanoz olabilirdi, ancak aşı erkeklere yapılmadı. Bu şüphe uyandırıcı durumdan ötürü Katolik bir kilise organizasyonu olan Comite Pro Vida de Mexico (Meksika Yaşam Komitesi) aşıları test ettirdi. Test sonuçları ile, Dünya Sağlık Örgütü’nün(WHO), yalnızca çocuk doğuracak yaştaki kadınlara dağıttığı aşıların Chorionic Gonadotrophin (hCG) içerdiği ortaya çıktı. Doğal bir hormon olan hCG, tetanoz toksoid taşıyıcılarıyla birleştiğinde kadınların hamile kalmasını engelleyen antikorları üretiyordu


Daha sonradan ortaya çıktı ki Rockefeller Vakfı, Rockefeller Nüfus Konseyi, Dünya Bankası ve ABD Ulusal Sağlık Enstitüleri, Dünya Sağlık Örgütü(WHO) için tetanoz taşıyıcın bir kısırlaştırma aşısı üretmek için 1972′de 20 yıllık bir proje başlatmışlardı. Ayrıca Svalbard Kıyamet Tohum Deposu’nun ev sahibi Norveç hükümeti kısırlaştırıcı aşının üretilmesi için 41 milyon dolar bağış yapmıştı!

İsrail Lobisi ABD Kongre Üyelerini Satın Alıyor
Beyaz Saray temsilciliği görevini en uzun süre taşıyan efsanevi gazeteci Helen Thomas, 89. yaşını Beyaz Saray’da başkan Obama ile kutlarken 90. yaşını işsiz ve insanlardan uzakta, bir nevi münzevi olarak kutlamak zorunda kalacağına hiç ihtimal vermezdi. Yıllarca ABD başkanlarını ve Beyaz Saray sözcülerini sorularıyla terleten Thomas’ın neredeyse bir insan ömrü kadar süren gazetecilik kariyerini 27 Mayıs 2010′da, İsrail’in Mavi Marmara saldırısından sadece bir kaç gün önce İsrail işgaline yönelik sarf ettiği ifadeler sonrasında başlatılan medya kampanyaları bitirdi. 27 Mayıs 2010 günü Beyaz Saray çıkışında yanına yaklaşan bir hahamın Thomas’a İsrail hakkında ne düşündüğünü sorması üzerine aralarında şu diyalog geçti:

Thomas: İsraillilere söyleyin Filistin’den defolup gitsinler.
Haham: Daha iyi bir şeyler söyleyemez misiniz?
Thomas: Biliyorsunuz ki Filistinlilerin toprakları işgal altında. Filistin Almanya ya da Polonya değil.
Haham: Nereye gitsin peki İsrail halkı, ne yapsınlar?
Thomas: Memleketlerine dönsünler.
Haham: Nereye yani, memleketleri neresi?
Thomas: Almanya, Polonya, Amerika.
Haham: Yahudiler Almanya ve Polonya’ya dönsünler diyorsunuz yani?
Thomas: Veya Amerika’ya, başka ülkelere. Niye orada yüzyıllardır yaşamakta olan insanları yerlerinden ediyorlar. Anlıyor musunuz?

Alıntı ile Cevapla
  #15  
Alt 11.05.16, 17:22
Jq Jq isimli Üye şimdilik offline konumundadır
 
Üyelik tarihi: 19.08.14
Mesajlar: 495
Forum Puanı: 4528
Etiketlendiği Mesaj: 13 Mesaj
Etiketlendiği Konu: 0 Konu
Standart

Helen Thomas
Helen Thomas 1920′de Suriye göçmeni, okuma-yazma bilmeyen Ortodoks bir anne babanın 9 çocuğundan biri olarak ABD’nin Kentucky eyaletinde doğmuş. 60 yılı aşan başarılı gazetecilik hayatında Beyaz Saray Muhabirleri Derneği’nin ve Foreign Press Club’ın ilk kadın yöneticisi olarak tarihe geçmiş. Thomas’ın United Press International ve Hearst gazetesinin Washington büro şefliği görevini sürdürürken Haziran 2010 itibariyle işine son verildi. Aylar süren sessizliğinin ardından Thomas’la Washington DC’deki evinde buluşup Haziran ayından beri yaşadıkları, Amerikan medyası ve politikası üzerine değerlendirmeleri üzerine konuştuk.
Bayan Thomas, altmış yılı aşkın bir süredir gazetecilik yapıyorsunuz ve bu sürenin 50 yıldan fazlası Beyaz Saray muhabirliği ile geçti. Bu süre içinde başkanlara ve Beyaz Saray sözcülerine sorduğunuz sorular nedeniyle gelmiş geçmiş en açık sözlü ve cesur gazeteci olarak nitelendirildiniz. Beyaz Saray’da soru sormak gerçekten cesaret isteyen bir iş midir?
Kimsenin sormaya cesaret edemediği soruları sorduğum için en cesur gazeteci olarak adlandırılmayı aslında yadırgıyorum. Çünkü, gazetecinin görevi gerçeği ortaya çıkarmak için soru sormaktır ve bunun için ekstra cesur olması gerekmez; sadece mesleğine ve kendine saygı duyuyor olması gerekir. Ama ne yazık ki , mesela İrak’ı neden işgal ettiğimiz konusunda benden başka hiç bir Beyaz saray muhabiri soru sormadı. Bence bu şok edici bir durum. Bütün bir ülkenin ve Ortadoğu’nun kaderini değiştiren bir girişim hakkında orada tam da Amerikan halkının doğruyu öğrenmesi için oturan gazeteci “niye?” diye soramıyor Başkan’a.
Birleşmiş Milletler ve diğer uluslararası kuruluşlar yalvardı Bush’a, lütfen son bir kez daha değerlendirelim, bakalım kitle imha silahları var mı diye, dinlemedi ve istediğini yaptı. Böylesine pervazsız bir hareketin sorgulanmaması diye bir şey mümkün mü?
Peki Bush’un Irak’ı işgal etmek için meşru bir gerekçesi olmadığını itiraf etmesi için niye bu kadar ısrar ettiniz? Gerçeği söylemesini ummadığınız halde niye ısrarla aynı soruyu sordunuz?
Gerçeği söylemekten nasıl kaçtığını teşhir etmek istedim Amerikan halkına. Amerikan halkı kandırılmayı hak etmiyor, savaşın faturasını onlar ödüyor çünkü. Binlerce insanın hayatına mal oldu bu işgal, hesabının verilmesi gerekir.
Başkan Obama da dahil olmak üzere tam 10 ABD başkanını takip ettiniz Beyaz Saray’da. Sizce en dürüst başkan hangisiydi?
John Kennedy ve Jimmy Carter. Diğerlerinden çok daha dürüst ve sorumlu idiler


Jimmy Carter hakkında konuşabilir miyiz biraz? İnsan olarak nasıl biriydi? Filistinlilerin yanında saf tutmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Oldukça onurlu biriydi. Filistinlilerin haklarını en açıkça ve en tutarlı biçimde savunan tek başkan o oldu şimdiye kadar. Sırf bu yüzden senelerce Nobel ödülü alması engellendi ama nihayet 2003′te alabildi. Filistinlilerin yanında yer aldı, çünkü Gazze’de, Batı Şeria’da Filistinlilerin neler çektiklerini , İsrail’in uyguladığı vahşeti kendi gözleriyle gördü ve vicdanlı bir insan olarak kayıtsız kalamadı.
Diğer başkanlar aynı şeyleri görmediler mi? Onlar niye aynı tepkiyi göstermediler?
Tabii ki gördüler, ama korkak oldukları için, İsrail’in karşısında durmaya cesaret edemedikleri için hiç bir şey yapmadılar. Şu anda mesela, İsrail yeni yerleşim bölgelerine 2 bin yeni ev inşa etmeye başladı. ABD yönetiminin tepkisi “hayal kırıklığına uğradık” demekten öteye gidemiyor. Ne demek hayal kırıklığı? Dalga mı geçiyorsunuz? Hayal kırıklığına uğrayacağınıza İsrail’e verdiğiniz parayı, silahı bütün desteği durdurun! BM İsrail’i her kınamaya kalktığında veto etmeyi kesin artık!
Peki niye İsrail’e hayır diyemiyorlar sizce?
Çünkü İsrail ABD’de çok güçlü. Kongre üyelerinin yarısından fazlasına kelimenin doğrudan anlamıyla sahipler. Ağzını açabilecek herkesin ağzına tıkıyorlar parayı, istediklerini satın alabiliyorlar. Amerikan siyasetinde para her şey çünkü. Bu geçtiğimiz ara seçimlerde toplam 40 milyar dolar harcandı, bu paranın çoğunu İsrail lobisi harcadı. Dolayısıyla, hali hazırdaki Kongre üyelerinin çoğunun sahibi İsrail lobisidir, parayı bastırıp satın aldılar.
Başkan Obama’nın bu anlamda farklı olacağını umuyor muydunuz? Çünkü adaylığı döneminde farklı bir başkan olacağı yönünde bir izlenim oluşturmuştu.
Tabii ki umdum ama büyük bir hayal kırıklığına uğradığımı söylemeliyim. İş Orta Doğu sorununa gelince hiç cesareti yok Obama’nın. Ama hala yine de ikinci bir kez seçilmesini isterim, her durumda Cumhuriyetçiler’e tercih ederim.
Peki Obama niye bu kadar cesaretsiz sizce? Başlangıçtaki karalılığını niye kaybetti?
Amerikan siyasetinin nasıl işlediğini görünce değişti tabii. Etrafındaki İsrail destekçisi duvarı görünce geri adım attı.
Kimler oluşturuyor bu duvarı mesela? İsim sayabilir misiniz?
Rahm Emanuel, David Axelroad ve Dışişleri Bakanlığı’ndaki bazı üst düzey görevliler. Rahm Emanuel Chicago Belediye Başkanı oldu ama etkisi devam edecek. Ben Obama’nın İsrail’in haklı olduğunu düşündüğüne inanmıyorum, Filistinlilerin neler çektiğini tabii ki o da görüyor, ama bir şey yapamıyor. Bütün bu kişiler Obama’ya İsrail-Filistin konusunda tarafsız davransa bile seçimi kaybedeceğini, dolayısıyla İsrail yanında yer alması gerektiğini dayattılar. Temel kural şu: İsrail destekçisi değilsen kaybedersin


Peki bu bütün ABD başkanları için geçerli bir kural mıdır? Bir gün başkanlardan biri çıkıp “İsrail işgal ettiği topraklardan çekilsin, para ve silah da yok artik” derse ne olur?
Amerikan halkının büyük bir çoğunluğu ayakta alkışlar bu başkanı! Ama Yahudi propaganda makinesi süratle işlemeye başlar ve en kısa zamanda bir yolu bulunup alaşağı edilir bu başkan.
Dışişleri Bakanlığı’na geri dönelim bir kez daha isterseniz. Aslında Amerikan Dışişleri’nde ciddi bir Arap yapılanması olduğundan da söz edilir. Bu Arap yanlısı grubun hiç mi etkisi olmuyor yönetimin Orta Doğu politikasında?
1950′lerde Dışişleri Bakanlığı’nda bir Arap yanlısı yapılanma vardı, doğru. Çok iyi eğitimli, çok iyi derecede Arapça konuşan ve bölgenin tarihine vakıf diplomatlar ve üst düzey yöneticiler vardı. Ama tıpkı üniversitelerin Orta Doğu bölümlerinde olduğu gibi Dışişleri Bakanlığı’ndan da bu isimleri bir bir temizlediler. Şu anda Arap kökenli isimler var tek tük ama Arap destekçisi diyebileceğimiz bir oluşumdan söz edemeyiz. Dışişleri Bakanlığı’nda büyük ölçüde İsrail destekçisi bir kadrolaşma hakim.
Buradan isterseniz ABD’deki basın özgürlüğünü nasıl değerlendirdiğinize geçelim. Nasıl görüyorsunuz genel durumu?
Basın özgürlüğünden daha önemlisi düşünce ve ifade özgürlüğü bence. Amerika’da ifade özgürlüğü yok bir kere. Ben “İsrail Filsitin’den defolup gitsin” dediğimde herkes birden üstüme geldi. Derhal anti- Semitist olarak damgalandım. Ben beni anti-Semitist olarak damgalayanlardan daha Semitist’im oysa. Çünkü ben Arap kökenliyim, Araplar da Sami ırkından gelir Yahudiler gibi. Ama beni eleştirenlerin kendileri Semitist değiller, çünkü Yahudilerin çoğu Avrupalıdır aslında. Rusya’dan Avrupa’ ya göçen Yahudilerdir. Aşkenaziler yani. Benim başıma gelenlerle de iyice anlaşıldı ki İsrail’i negatif bir cümle içinde anarsanız işinizden olursunuz, izole edilirsiniz. Bu da diğer gazetecilere bir nevi ders olmuş oldu. Bundan sonra böyle bir şeye niyetlenecek varsa hadlerini bilsinler diye.
İsrail bir anlamda Amerikan medyasının “kutsal ineği” oldu yani

Alıntı ile Cevapla
  #16  
Alt 11.05.16, 17:22
Jq Jq isimli Üye şimdilik offline konumundadır
 
Üyelik tarihi: 19.08.14
Mesajlar: 495
Forum Puanı: 4528
Etiketlendiği Mesaj: 13 Mesaj
Etiketlendiği Konu: 0 Konu
Standart

Octavia Nasr
Kesinlikle. Şu iyice anlaşıldı ki bu ülkede gazetecilik veya siyaset yapıyorsanız İsrail’i eleştirdikten sonra işinize devam edemezsiniz. En son örneklerinden biri CNN’ de Octavia Nasr’in başına gelenler oldu. Hizbullah lideri ile ilgili sözleri dolayısıyla işinden oldu, bitirdiler kadını, gazetecilik kariyerini mahvettiler. Artık bütün gazeteciler İsrail konusunda eskiden olduğundan daha fazla dikkatli olmak zorunda hissedecekler kendilerini.
Eskiden de böyle değil miydi? İsrail konusunda eskiden de bir oto-sansür yok muydu?
Vardı tabii, ama İsrail lobisinin medyadaki hakimiyetine paralel olarak etkisi giderek artıyor. Dolayısıyla şimdi daha da kötü durum.

Başkan Barack Obama ve Helen Thomas, Thomas Doğum Gününde – 2009
Peki emekliye ayrılmak zorunda kalmanızda Beyaz Saray’ın sorumluluğu var mı sizce? Hearst’ten istifa ettiniz ama gazeteciliği bırakmak zorunda değildiniz, serbest olarak devam edebilirdiniz hala. Niye devam etmediniz?
Emekli olduğum doğru değil bir kere, sadece çalıştığım gazeteden kovuldum. Gazeteciliğe devam edeceğim, sadece bir süreliğine ara verdim. Olaydan sonra bir süre ortalıkta görünmek istemedim, inzivaya çekildim tabiri caizse. O günden bu yana da röportaj verdiğim ikinci kişi siz oldunuz. Bir süre sessiz kalmak istedim, her şey çok üstüme üstüme geliyordu zira. Beyaz Saray muhabirliğine devam etmeyeceğim ama bu ülkede gazetecilik yapılacak başka alanlar da var, yine Amerikan siyaseti üzerine yazacağım. Beyaz Saray’ın sorumluğuna gelince: Bir kere başkan Obama benim ifadelerimi “menfur ve saldırganca” olarak niteleyince tabii ki işten atılmamla sonuçlanan atmosferin oluşmasını meşrulaştırmış oldu. İfade özgürlüğümün kısıtlanması noktasında bir dâhili olmamalıydı.
Peki liberal medya olarak adlandırabileceğimiz New York Times, Washington Post, NBC, PBS ve NPR gibi önde gelen medya kuruluşlarının size desteklemek için hiç bir şey yapmamasını nasıl değerlendirdiniz? Onların sizi sahipleneceğini ummuş muydunuz?
Hayır, öyle bir beklentim olmadı. Çünkü biliyorum ki yapamazlar ve benim yüzümden başkalarının da işlerini kaybetmelerini istemem. Destekleselerdi çok güzel olurdu ama desteklemediler. Bu yüzden kimseye karşı bir kırgınlığım yok. Tek başıma olduğumu çoktandır biliyordum zaten.
Peki 27 Mayıs günü Beyaz Saray çıkışı yanınıza yaklaşan hahama söylediklerinize açıklık getirme fırsatı verilseydi ne eklemek isterdiniz?
Bir kere, o haham yanıma yaklaşıp oğullarını tanıttı bana ve gazetecilik eğitimi aldıklarını söyledi. Ben de gazeteciliği çok seveceklerini ve iyi bir tercih yaptıklarını söyledim. Karşımdakinin bir haham olduğunu biliyordum çünkü kipa takıyordu ve dini kıyafeti giyiyordu. Bu kişi bir kere bana “sizinle röportaj yapabilir miyim” ya da söylediklerinizi alıntılayabilir miyim” gibi hiç bir şey sormadan bıçak çeker gibi ses kayıt cihazını çekip çıkardı. Sorması gerekirdi, orada kaydettiği ifadeleri kendi blogunda yayınlaması benim kişilik haklarıma saygısızlık ve gazetecilik kurallarının da ihlalidir. O zaman söylediklerimi yeniden söyleme şansı verilseydi , Almanya ve Polonya’ya gitsinler kısmına açıklık getirirdim. Çünkü ben Yahudilerin büyük bir kısmının Avrupalı olduğuna, zaten o topraklara ait olduklarına, Filistin toprakları üzerinde hiç bir tarihsel hakları olmadığına inanıyorum. Çünkü doğrusu budur. Bu insanlar Avrupa’ya aittir. Yoksa tabii ki bir kısım medyanın ve İsrail lobisinin iddia ettiği gibi gaz odalarına gitsinler demek istemedim.

Alıntı ile Cevapla
  #17  
Alt 11.05.16, 17:23
Jq Jq isimli Üye şimdilik offline konumundadır
 
Üyelik tarihi: 19.08.14
Mesajlar: 495
Forum Puanı: 4528
Etiketlendiği Mesaj: 13 Mesaj
Etiketlendiği Konu: 0 Konu
Standart

Yahudi asıllı Ari Fleischer – Bush döneminde sizin yakıcı sorularınıza çokça muhatap olmuş Beyaz Saray sözcüsü – bir biçimde olayı hahamın kendi internet sayfasının sınırlarından çıkararak, “Fire Helen Thomas” başlıklı bir yazıyla Hearst’un sizi işten atması gerektiğini iddia etti. Arkasından yine Bill Clinton döneminde Beyaz Saray’da danışmanlık yapmış olan Lanny Davis sizin anti-semitik olduğunuzu ve derhal Beyaz Saray muhabirliğinden uzaklaştırılmanız gerektiğini iddia etti. Size karşı bu kampanyayı başlatanların ikisinin de Yahudi asıllı ve eski Beyaz Saray görevlisi olması, sanki bu kişilerin uzun zamandır bu fırsatı bekledikleri gibi bir izlenim yaratıyor. Ne diyorsunuz, yoksa bu bir tesadüf mü?
Hayır, tabii ki değil. Benden kurtulmak için fırsat arıyorlardı ve şimdi çok mutlu olmalılar, istedikleri gerçekleştiği için. Ari Fleischer para için yapamayacağı hiç bir şey olmayan bir yalancıdır. Profesyonel hayatının her gününde yalan söyleyen ve bizi Irak’taki batağa sürükleyen yalanlar zincirinin üreticilerinden biridir. Lanny Davis’e gelince, Semitik olmayan kendisidir aslında, ben Semitik’im ama o Avrupalı, Avrupa Yahudisi, Filistin’deki topraklarla hiç bir alakası yok. Bunlar ilgili ilgisiz her vesileyle Hitler’i , soykırımı öne sürüyorlar hemen. Sanki 2. Dünya Savaşı’nda başka hiç kimse ölmedi. Benim iki erkek kardeşim de dahil olmak üzere binlerce Amerikan vatandaşı savaştı o zaman. 25 milyon sivil-asker Rus öldü bu savaşta, başka bir sürü milletten insan öldü. Onların hayatları Yahudilerden daha mi değersizdi?

Ari Fleischer
Peki size karşı açılan bu kampanyanın sizin bıkıp usanmadan Amerikan başkanlarına, dışişleri bakanlarına ve Beyaz Saray sözcülerine “Orta Doğu’da nükleer silaha sahip bir ülke var mı?” diye sormanızla ilgisi nedir sizce?
Şu ana kadar hiç bir Amerikalı üst düzey yetkili İsrail’in nükleer silaha sahip olduğunu itiraf etmedi. Hâlbuki İsrail nükleer silah cephanesini her geçen gün biraz daha geliştiriyor, yenilerini ekliyor. İsrail ABD yöneticilerinin kendi nükleer silâhları hakkında hiç konuşmayacağına dair gizli bir anlaşma yaptı. Bu anlaşma gereği susuyor Amerikalı yetkililer.
“Orta Doğu’da nükleer silaha sahip bir ülke var mı” sorusunu Obama’ya da sormuştunuz. Evet ya da hayır şeklinde bir cevap bekliyor muydunuz?
Gerçeğe dair umudumu hiç yitirmedim ben. Dolayısıyla, evet demesini diliyordum ama diyemeyeceğini de biliyordum. Bu soruyu sorarken tek amacım işte bu cevap verememe durumunu teşhir etmek oldu hep. Amerikan kamuoyu kendilerinden nelerin saklandığını anlasınlar diyeydi. Bir vatandaş olarak başkanlık koltuğunda oturan kişiden doğal olarak sadece dürüstlük ve güvenilirlik bekliyorum ben.
Amerikan gazetecilerinin giderek artan ölçülerde “zor” sorular sormaktan kaçındıklarını söyleyebilir miyiz? Örneğin, özellikle alternatif medyadan, araştırmacı gazetecilik politik doğruculuğun ötesine geçemiyor yönünde eleştiriler geliyor.
Amerikan medyası giderek daha korkaklaşıyor, burası kesin. Fox başta olmak üzere, sağcı medyanın saldırısından çekiniyor herkes ve sanırım giderek daha ciddi bir sağcılaşma olacak gazeteciler arasında. Ayrıca, İsrail lobisinden destek almayan bir medya kuruluşunda çalışıyorsanız zaten çok fazla bir şansınız yok bu piyasada. Ahlaki ölçüyü kaybetti Amerikan medyası. Amerikan gazetecileri politik doğrucu olmazlarsa bedelini ödemek zorunda kalacaklarını acı bir şekilde öğrendiler.
En son Keith Olbermann örneğinde görüldü bu. Tamamen farklı bir kategoride bizim konumuzdan ama sonuçta gazeteciler üzerinde nasıl bir baskı oluşmaya başladığının örneklerinden biri oldu. Siz de olaydan hemen sonra bir açıklama yayınlayarak İsrail hakkında söylediklerinizden pişmanlık duyduğunuzu söylediniz? Neden yaptınız bunu?
En basit şekilde ifade edeyim: Pişmanlık duyduğumu söylemek zorundaydım. Bir tür formalite gereği idi bu özür, ortalığı yatıştırmak içindi ama işe yaramadı. Ayrıca, benim İsrail işgali, yerleşimler ve İsrail’in nükleer silahları konusundaki düşüncelerimi herkes biliyor, yeni değil bunlar ve bundan sonra da değişmeyecek. İşten atılmama neden olan ifadeleri Mavi Marmara olayına duyduğum öfkeyle ve Lübnan asıllı olmamla ilişkilendirdiler hep . Ama gerçek bu değil. Hahamla aramızdaki konuşma 27 Mayıs’ta gerçekleşti, İsrail’in Mavi Marmara saldırısı ise 31 Mayıs’ta. Olaya bağlı olarak çok duygusal olmamla filan ilgisi yok yani. Ben hep böyle düşündüm ve düşünmeye de devam edeceğim. Lübnan asıllı olmam ise ne olup bittiğini daha iyi anlamama yaramıştır sadece. Bölgenin tarihini, dengelerini ve hassasiyetlerini daha iyi takdir etmemi sağlamıştır. Ama bu konuda verdiğim tepki bir Amerikan vatandaşının tepkisi olarak okunmalıdır. Bir Amerikalı olarak karşıyım ben İsrail işgaline ve dur durak tanımayan yerleşimlere.

Alıntı ile Cevapla
  #18  
Alt 11.05.16, 17:23
Jq Jq isimli Üye şimdilik offline konumundadır
 
Üyelik tarihi: 19.08.14
Mesajlar: 495
Forum Puanı: 4528
Etiketlendiği Mesaj: 13 Mesaj
Etiketlendiği Konu: 0 Konu
Standart

Helen Thomas
Mavi Marmara demişken, Başkan Obama’nın biri Türk-Amerikan, diğerleri Türk vatandaşı 9 kişinin ölümü ile sonuçlanan İsrail saldırısını kınamamasına tepkiniz ne oldu?
Korkunç bir olaydı o ve daha da korkunç olanı Obama’nın kınamaması oldu benim için. Korktu çünkü, alacağı tepkiden çekindi. Tam da ara seçimler öncesinde İsrail lobisinin para musluğunu kapatmasından çekindi, çekinmesi gerektiği anlatıldı kendisine.
Geçen bir kaç ay içinde Amerika’da iki ayrı TV programında (Pasific adlı dizi ve South Park adlı çizgi dizi) terörizmle eşleştirilen bir Türkiye imajı yaratılmaya çalışıldığına şahit olduk. Örneğin South Park dizisinde kuyruklarında Türk bayrağı taşıyan savaş uçakları resmedilmişti. Mavi Marmara olayından sonra bir kısım Amerikan medyasında Türkiye’ye yönelik bir imaj yıpratma kampanyası mı başlatılıyor sorusu geliyor akıllara. Siz ne dersiniz?
Ben seyretmedim bahsettiğiniz programları ama mümkün. İsrail propaganda makinesi çalışmaya başlayınca her türlü yolu dener. İsrail’in devlet olarak şu noktada Türkiye ile ilişkileri daha da zora sokacak bir girişimde bulunacağını sanmıyorum. Zaten Amerikan yönetimi buna izin vermeyecek, tansiyonu düşürmeye çalışıyor yönetim. Ama sonuçta Türkiye’de artık akıntıya karşı kürek çekmeyi reddeden bir yönetim var. Bu tabii ki Yahudi sermayesiyle işleyen Amerikan medyasını rahatsız ediyordur. Dediğim gibi, propaganda makinesi işlemeye başladıysa şimdiye kadar olandan daha fazlasını beklemek lazım; zira yönetim bu makineyi kontrol etmekten aciz.
Son olarak, Helen Thomas adı ABD’nin Harvard ve Colombia gibi en prestijli gazetecilik okullarında bile ‘iyi bir gazeteci nasıl olmalıdır’ sorusunun cevabı olarak kullanıldı şimdiye kadar. Sizin kararlı, sorumlu ve onurlu duruşunuz örnek olarak gösterildi hep. İşinizden kovulmanız ve izole edilmenizle sonuçlanan bu sürecin de okullarda örnek olay olarak anlatılacağını umuyor musunuz?
İnanmak isterdim böyle bir şeye ama sanmıyorum. Umarım beni haksız çıkarırlar.
(İsmihan Yılmaz, Washington DC)

Lord Curzon Haklı Çıkıyor
Lozan Görüşmeleri’nde İngiliz Heyeti Başkanı Lord Curzon, İsmet İnönü’yü “Şimdi bu masada verdiklerimizi, yakında ekonomik zorluklar içine düştüğünüzde geri alacağız” diye tehdit etmişti.
Bu tehditten kendisine ders çıkarması ve devleti yönetme sırası kendisine geldiğinde ona göre politikalar uygulaması gereken İnönü, gerekenin tam tersini yaptı ve Curzon’un tehdidinin gerçekleşmesine sebep olacak süreci başlattı; ABD’ye imtiyaz tanıyan ilk anlaşmayı, ABD ve sonrasında diğer Batılı devletlerle borçlanma anlaşmaları, eğitim anlaşmalarını, askeri işbirliği anlaşmalarını bizzat kendisi yaptı.
Ardından gelen iktidarlar da ismet İnönü’den geri kalmadılar, kimi Atatürkçülük adına, kimi milliyetçilik, kimi din adına, kim sağ kimi sol adına. Ama hep Türk Milletinin zararına olan süreci hızla işlettiler.
2012 yılına geldiğimizde ise elimizde; cari açığı had safhaya ulaşmış, Batının AKP iktidarı sürsün diye piyasamıza sürdüğü sıcak para ile dönen, üretmeden tüketen, ABD’nin ortadoğudaki karakolu-emireri durumuna gelmiş bir Türkiye var. Üstelik tam da Lord Curzon’un dediği gibi “Savaşarak kazandığı ne varsa, masada geri veren bir Türkiye!”

Alıntı ile Cevapla
  #19  
Alt 11.05.16, 17:24
Jq Jq isimli Üye şimdilik offline konumundadır
 
Üyelik tarihi: 19.08.14
Mesajlar: 495
Forum Puanı: 4528
Etiketlendiği Mesaj: 13 Mesaj
Etiketlendiği Konu: 0 Konu
Standart

Bay Lord Curzon (George Nathaniel Curzon), Bayan Curzon ve Kaplan Avı – Hindistan – 1903
İncirlik’ten sonra Kürecik de ABD üssü oldu: Malatya Kürecik’te NATO Radar Sistemi’ni idare edecek bir üs konuşlandırıldı. Kürecik’deki radar üssünde ABD askerlerinin bulunduğunu ABD’li Korgeneral Mark Hertling’in “Askerlerimiz Türkiye’nin güneyindeki radar tesislerine yerleştirildi” açıklamasıyla öğrendik. Dışişleri Bakanlığı ABD askerlerinin topraklarımızda bulunması ile ilgili sadece “Bu anlaşma içeriği itibariyle hem NATO hem Türkiye’nin savunmasını ilgilendirdiği için mahremdir” açıklaması yapıyor. Milli Savunma Bakanı “Bu savunmaya yönelik bir sistemdir, korkmaya gerek yok” açıklamasında bulunuyor.
Oysa sağır Sultan bile biliyor ki, bu radar sistemi, İran- Rusya-Suriye ve Ortadoğu’daki devletlere karşı ABD, İsrail ve kurulması kesinleşen kukla Kürt Devletinin çıkarlarını korumak için hayata geçirildi. Dünyaya ve Türk Milletine Kürecik’teki üs NATO üssü gibi gösterilmeye çalışılsa da hepimiz biliyoruz ki Kürecikte İncirlik gibi ikinci bir ABD üssü var artık.
1991’de Çekiç Güç adı altında İncirlik ve Pirinçlik üslerini kullanarak Irak’ı vuran ABD, şimdi Kürecik’i kullanarak İran ve Suriye’yi vurmayı, topraklarını işgal etmeyi, doğal kaynaklarını ele geçirip, kadın erkek demeden tecavüz edip, camileri roketlerle sevinç çığlıkları arasında vurup yerle bir edip, ABD askerlerini Müslümanların ölülerine işeterek İran ve Suriye’ye demokrasi getirmeyi planlıyor.
Bizlere komplo teorisyeni diyenler şu gelişmeleri bir arada değerlendirirse, durum daha net ortaya çıkacaktı. Kürecik’e ABD askeri yerleştiriliyor, ama TBMM’nin izni yok, İran ve Suriye Devlet yöneticileri Kürecikteki ABD askeri ve radar sisteminin kendilerine yönelik olduğunu açıklıyorlar, Suriye Dışişleri Bakanı Maliki, “Türkiye neden Suriye’ye müdahale etmeye bu kadar meraklı anlamıyoruz” açıklaması yapıyor, Hatay’da Suriyeli muhalifler için 5-6 kamp oluşturulduğu ve bu kamplarda eğitim verildiği haberleri ortalıkta dolaşıyor, Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarı Murat Özçelik Erbil’e gidiyor. Barzani “Kuzey Irak’ın Türkiye’ye bağlanması için Plebisit teklif edecekmiş!” Stratejistlere göre ise asıl istenen “Türkiye’nin Güneydoğusunun Barzani’ye bağlanması.”
Olayları, gizli gündemi iyi takip etmeli ve ülkemiz bir uçuruma sürüklenmek üzereyken üzerimize düşeni hakkıyla yapabilmek için göreve hazır olmalıyız. Bu gidiş hiç de hayra alamet değil!
(Aslı Kılıç Demircan, Mart 2012
Anadolu Sermayesine Askeri Müdahele 28 Şubat
On beş yıl önce bugün, askerler bir kere daha siyasete müdahale etti. İrticacı olduğunu ileri sürdükleri Refah Partisi ile Doğru Yol Partisi’nin koalisyon hükümetini sonunda devirdiler. O dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, 1995 genel seçimlerinde halktan en çok oyu alan Necmettin Erbakan’a yeniden hükümeti kurma görevini vermedi ve böylece Köşk’ün de işbirliğiyle halkın çoğunluğunun oyunu alan parti siyasette devre dışı bırakıldı.
Gelelim 28 Şubat müdahalesinin ekonomik dinamiklerine. Her darbenin ve siyasete müdahalenin arkasında muhakkak bir ekonomik paylaşım sorunu vardır. Çünkü devletin silahlı gücünün siyasete müdahalesine haklılık kazandırmaya çalışan bir çıkar çevresi olmadan darbe yapılamaz. İşte bu nedenle 28 Şubat darbesinin ardından ekonomide gelişen olaylara bakınca darbenin sonunda ne için yapıldığı açıkça ortaya çıkıyor.
1980′lerde dönemin Başbakanı Turgut Özal, Türkiye ekonomisini ithal ikamesi modelinden ihracat önderliğinde büyüme modeline dönüştürdü. Ekonomi dış rekabete açıldı ve her ilde organize sanayi siteleri kuruldu. Teşvikler Anadolu’da yeni kurulan organize sanayi sitelerine kaydı. Bu gelişmeler, İstanbul’un statükocu sermayesinin milli gelir içindeki payını azalttı. Hatta Özal’ın Anadolu’da lisan öğreten okulların açılmasına ağırlık vermesi İstanbul merkezli tercüme olayını bile bitirdi. Çünkü Anadolu sermayesi üretmeye başlayıp, bir de lisan öğrenen çocuklarıyla ithalat ve ihracatta İstanbul’u devreden çıkartınca işler tamamen değişti. Anadolu sermayesi kendi başına küresel piyasalarla bağlantı kurmaya başladı. Bayilik sisteminin getirdiği kul rejimi ve dolaylı bağlantılar kırıldı. Yerine küresel talebe göre üretim yapan, yeni üretim projeleri geliştiren bir bağımsız girişimci biçimi ortaya çıktı. Tabii bu yeni gelişen girişimciler, statükocu İstanbul sermayesinin ayarını bozdu. Ve askeri müdahalenin ardından Anadolu sermayesinin üzerine gidildi. Aldıkları teşvikler iptal edildi ve yeni teşvik belgeleri verilmedi. Mallarını satmaları engellendi. Firmaları kapattırıldı. Bazı gruplar yeşil sermaye denilerek fişlendi ve halk, onların ürünlerini satın almaması için uyarıldı.
Ayrıca dönemin Başbakanı Erbakan’ın KİT’ler için bir finansman havuzu kurması statükoyu iyice rahatsız etti. Çünkü finansman açığı olan KİT’lerin ihtiyacı, finansman fazlası olanlardan karşılanacaktı. İşte bu modelin hayata geçirileceğinin duyulması banka sermayedarlarını fena halde kızdırdı. Zira yüksek faizle ve hiçbir risk almadan para satmanın getirdiği kazanç artık son bulacaktı.
Nitekim 1997′de Hazine’nin faiz ödemeleri 2.2 katrilyon lira tutarken Erbakan’ın devrilmesinin ardından 1998′de 6.1 katrilyona,1999′da 10.7 katrilyona, 2000′de 20.4 katrilyona ve 2001′de de 41 katrilyona yükseldi. Böylece 2001 krizinin önemli nedenlerinden birinin 28 Şubat müdahalesi olduğunu kesinlikle ileri sürebiliriz. Ayrıca 1999′da yaşanan Marmara depreminin de kamu maliyesi üzerinde borçlanmayı çoğaltan etkisi olduysa da, temel neden, 28 Şubat’a destek verenlere dağıtılan kamu bankası kredileri, teşvikler ve soyulmasına izin verilen özel bankalardır. Bütün bunlar kamu borç yükünü hızla çoğalttı.
O dönemde öyle soygunlar yaşandı ki. Aslında elinde bulunmayan Hazine tahvillerini satan bir bankayı, o dönemin Hazine ve Merkez Bankası bürokratları, 28 Şubat’a destek veriyor gerekçesiyle görmezden gelebildi. Açıkça kalpazanlığa göz yumdular.
Anlayacağınız, 28 Şubat ekonomide payını çoğaltmaya çalışan Anadolu sermayesine karşı bir müdahaleydi düpedüz. Ama Anadolu’da Turgut Özal’la başlayan gelişme modeli, askeri müdahalelere rağmen durdurulamadı. 2001 krizinin ardından AK Parti’nin iktidara gelmesi, Anadolu sermayesinin müdahalelerle durdurulamayacağını artık iyice gösterdi. Statükocu İstanbul sermayesi destekli darbe girişimlerine rağmen, Anadolu sermayesinin ve halkın desteği Başbakan Tayyip Erdoğan’a sürüyor.(Süleyman Yaşar, Şubat 2012)

Alıntı ile Cevapla
  #20  
Alt 11.05.16, 17:25
Jq Jq isimli Üye şimdilik offline konumundadır
 
Üyelik tarihi: 19.08.14
Mesajlar: 495
Forum Puanı: 4528
Etiketlendiği Mesaj: 13 Mesaj
Etiketlendiği Konu: 0 Konu
Standart

Kapitalizm, Kadın ve Fastfood

Dünyada her gün 25 bin insan açlıktan ölüyor. Binlerce insan ise açlıktan zayıf düştükleri için yakalandıkları hastalıklardan dolayı ölüyorlar. Çok uluslu şirketler ve bankerler Afrika ve Asya ülkelerinde kimin yiyip, kimin aç kalacağına karar veriyorlar. Her alanda olduğu gibi yiyecek alanında da bir avuç şirket dünyanın beslenmesini kontrol ediyor. Piyasada var olan sayısız gıda maddesi markası gıda maddelerini gerçekten kimin kontrol ettiğini gizliyor. Dünyanın en büyük gıda şirketinin sigara şirketi Philip Morris olduğunu çok az insan biliyor


Sadece iki şirket, Cargill ve Archer Daniels Midland-ADM, dünya tahıl üretiminin dörtte üçünü kontrol ediyorlar. 4 büyük çok uluslu şirket, Philip Morris, Nestlé, Procter & Gamble ve Sara Lee, dünya kahve pazarının yüzde 70’ini ellerinde tutuyorlar. Cargill, ADM ve Philip Morris adlı 3 şirket dünya kakao pazarının % 80’ini kontrol ediyorlar. Beş dev tarım şirketi, Astra-Zeneca, DuPont, Monsanto, Novartis ve Aventis, bütün dünyada kullanılan gübrenin üçte ikisini, tohumluğun dörtte birini ve genetik olarak değiştirilmiş ürünlerin hemen hemen tamamını kontrol ediyorlar.
Bu 10 şirket 850 milyon inasanın açlığının ve geri kalanların içinde ise çok önemli bir kesimin sağlıksız beslenme nedeniyle aşırı şişman olmasının sorumluları. Cargill ve Archer Daniels Midland dünta tahıl ticaretini ellerinde tutuyorlar. Bu iki şirketin yaptıkları çokuluslu gıda şirketlerini anlamak için çok öğretici. Hükümetler değil, Cargill ve Archer Daniels Midland gıda maddelerinin fiyatlarını belirliyorlar. Dolayısıyla kimin aç kalacağına da onlar karar veriyorlar.
Bu sene Mart-Temmuz aylarında mısır fiatları % 20 yukarı fırladı. Fiyat artışı açlığın yoğun olduğu Güney Afrika’da daha da çok oldu. Aç insanlar daha fazla verebilirlerdi. Fiatlar arttıkça mısır tüccarlarının kârları da arttı. Malawi ve Zimbabwe’nin çıplak tarlalarında hayatlarında Cargill ve Archer Daniels Midland’ın ismini duymamış insanlar çocuklarının gözlerinin önünde ölmesini seyrettiler. Yeterli, yiyecek vardı ama insanlar açlıktan ölüyorlardı.
1996 yılında kuraklık ve salgın hastalık ABD’de tahıl ürününün çok düşük olmasına yol açtı. Cargill ve daha sonra Cargill’in satın aldığı Continental Grain Hindistan’dan tonu 60 ila 100 dolara tahıl aldı ve dünya pazarlarında 230-240 dolara sattı. Bu arada yapılan ihracat nedeniyle Hindistan’da tahıl açığı oluştu ve bunun üzerine Hindistan kendi sattığı tahılı Cargill’den dünya pazarındaki fiyatlardan geri aldı.
Ayrıca bu şirketler mali olarak devasa devlet desteğine ve ABD ordusunun silahlı desteğine sahipler. Bush yönetimi üçüncü dünya ülklerini ticaretin liberalizasyonuna ve özel sektörün ekonomi içinde daha büyük bir pay sahibi olmasına ve Dünya Ticaret Örgütü kararlarına itaate zorluyor. Batılı büyük kapitalist ülkeler gıda şirketlerine verdikleri desteğin karşılığını bu şirketlerin sık sık gıda maddelerini bir silah olarak 3. dünya ülkelerine karşı kullanmasıyla alıyorlar. 1991 Körfez Savaşı sırasında Sudan’a tahıl satışı durduruldu çünkü Sudan Irak’a karşı olduğunu ilan etmemişti.
Cargill’in daima Beyaz Saray’da bir temsilcisi oluyor. 1970’de William Pearce Cargill’den ayrılarak Nixon’un ticari anlaşmalarda danışmanı oldu.Tarım, gıda ve uluslararası ticaret konularında çok önemli sözleşmeleri o hazırladı. Daha sonra yeniden Cargill’e döndü. 1980’de ise Daniel Amstutz Cargill’den ayrılarak hükümete uluslararası ticaret konusunda danışman oldu. Eski Cargill yönetim kurulu başkanı Ernest Micek Bill Clinton’ın danışmanlarındandı. Clinton ile birlikte Afrika gezine katılan 3 iş adamından birisi de oydu.
Diğer büyük tahıl şirketi ADM’nin yöneticilerinden Dwayne Andreas “Serbest pazarda satılan tek bir tahıl tanesi yoktur. Bir tane bile. Serbest pazarı sadece politikacıların nutuklarında görürsünüz” diyordu. Abdreas’ın sağ kolu, James Randall ise şöyle di-yordu: “Bizim şirketimizde bir deyiş vardır: Rakiplerimiz dostumuz, müşterilerimiz düşmanlarımızdır”.
1996’da ADM yöneticileri tahıl alanındaki diğer şirketlerin yöneticileri ile toplanarak fiyatları belirlediler. Böylece rekabeti önlediler ve satışları şirketler arasında pay ettiler. Bunun yasadışı olduğunu biliyorlardı bu nedenle toplantılarının çevre sorunları ile ilgili olduğunu ilan ettiler. Cargil’in ticaret kolu vergi cenneti olan Panama’da. Cargill ayrıca özel bir şirket, borsa da kayıtlı değil. Bu nedenle hiç bir mali bilgi yayınlamıyor ama kârlarının senede 3 milyar dolar civarında olduğu tahmin ediliyor. Geçen sene ADM satışlarının 23 milyarı, kârının ise 1 milyar doları aştığını ilan etti.
Belki de dünyanın en büyük gıda şirketi olan Nestlé bu sene 5 milyar dolar kâr bekliyor. Nestlé Çikolata ve kakao pazarlarına hakim. Dünyanın yeterli temiz suyu olmayan ülkelerinde süt tozu pazarlıyor ve yoğun olarak protesto ediliyor. Batı Afrika’da kakao plantasyonlarında köle çocuk emeği kullanıyor. Kakao fiyatlarının düşmesi bu dev şirketin daha çok köle çocuk emeği kullanmasına yol açıyor.
Philip Morris bu sene 10 milyar dolar kâr bekliyor. Bu sigara devi aralarında Maxwell House, Toblerone çikolataları, Lowenbrau ve Miller biraları gibi ürünlerinde olduğu 100’lerce markaya sahip. Dünyada her yıl 4 milyon insan sigaraya bağlı nedenlerden dolayı ölüyorlar. 30 yıl içinde bu rakamın 10 milyona çıkması bekleniyor.
Bu sene 4 milyar dolar kâr bekleyen Unilever dünyanın 150 ülkesinde gıda maddeleri satıyor. Unilever dünyanın en büyük çay şirketi. 1980’lerde çay fiyatları artmaya başlayınca başka dev çay şirketleri ile birlikte fiyatların düşmesi için Hindistan’dan çay almayarak boykota başadı. Unilever’in tarihi emperyalizmin yayılması ile içiçe. İngiliz devleti tarafından korunan bu şirket 1950’ye kadar Batı Afrika’nın en önemli şirketiydi. Alman faşisti Adolf Hitler Unilever’i sömürgeleri sömürmekteki becerisinden dolayı çok başarılı buluyordu. Şirketin başkanı Niall Fitzgerald dünya çağında pazar ekonomisinin ve özelleştirmelerin en önemli destekçilerinden birisi. Ayrıca yılda 3 milyar ile Unilever dünyanın en büyük reklam veren şirketi.
Bu yıl 3.5 milyar dolar kâr bekleyen Pepsico meşhur Pepsi markasının yanı sıra Kentucky Fried Chickens adlı fast food zincirine sahip. Dünyanın en çok bilinen markası olan Coca-Cola bu sene 3.5 milyar dolar kâr bekliyor. Kolombiya’da sendikacıları öldürmekle suçlanıyor.
Hamburger Cumhuriyeti
Metis Yaşadığımız Dünya dizisinden çıkan Eric Schlosser’in Hamburger Cumhuriyeti adlı kitap insanı çok bildiğimizi sandığımız bir konuda hayretlere düşürüyor. Bu kitabı okuyan biri daha sonra o güne kadar yediği fast foodları herhalde bir daha kolay kolay yiyemez

Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Etiketler
dousu, illuminatinin, perdesi, sir


Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık


Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevap Son Mesaj
Sır tutmak nedir, neler Sır sayılır? baykartalizma Sorularınız 10 28.12.22 23:57
İki Kişiyi Aşan Sır, Sır Değildir baykartalizma Hayat Dersleri & Hikayeler 1 07.05.22 00:21
Kalp, Ruh, Sır, Hafi, Ahfâ Lâtifeleri Naim Tasavvuf Sohbetleri 0 10.05.21 02:13
Sır; kişinin özeli, mahremidir.. Naim Kadim Bilgelik 3 03.02.20 23:59
Okültizm, Sır ve Gizlilik SiLence Parapsikoloji & Spiritüalizm 1 21.03.17 14:23


Tüm Zamanlar GMT +3 Olarak Ayarlanmış. Şuanki Zaman: 20:54.


Powered by vBulletin® Version 3.8.5
Copyright ©2000 - 2026, Jelsoft Enterprises Ltd.
havasokulu1.com