11. Ahmed Yesevî
Ahmed Yesevî bahsinde de hürmet ile tahkiki birbirine karıştırmamak gerekir. Çünkü onun adı, Orta Asya Türk dünyasında öylesine büyük bir tesir halkası içinde yaşamıştır ki, zamanla tarihî şahsiyeti ile menkıbevî çehresi iç içe geçmiştir. TDV onu “pîr-i Türkistan” diye anılan, Yeseviyye’nin kurucusu olan mutasavvıf-şair olarak tanıtır; fakat eser bahsine gelince elde duran metin omurgasının dikkatle ayrılması gerektiği de görülür. Bu omurganın merkezinde hiç şüphesiz Dîvân-ı Hikmet vardır. TDV’nin müstakil maddesi, bu eseri Ahmed Yesevî’nin “hikmet” adı verilen dinî-tasavvufî manzumelerini içine alan şiir mecmuası olarak tanımlar; ayrıca bugün elimizde bulunan nüshaların geç tarihli oluşu ve metnin sözlü-dolaşım üzerinden şekillenmiş olması sebebiyle, eserin bugünkü biçimiyle çok katmanlı bir yapıya sahip olduğunu da hissettirir. Yani Ahmed Yesevî’yi konuşurken en emniyetli kapı, şöhretin genişliği değil, Dîvân-ı Hikmet etrafında toplanan sahih çekirdektir.
Bunun dışında Ahmed Yesevî’ye Fakrnâme gibi bazı metinler de nisbet edilir; ancak burada ihtiyat daha da artmalıdır. TDV’de Ahmed Yesevî maddesi ile Dîvân-ı Hikmet maddesi bize açık bir usul öğretir: Yesevî mirasını bütünüyle inkâr etmek ne kadar yanlışsa, sonradan ona bağlanan her metni aynı kuvvette kabul etmek de o kadar isabetsizdir. Bana göre Ahmed Yesevî’nin gerçek ağırlığı, yalnızca ona atfedilen metinlerin çokluğunda değil; Türkçe tasavvuf dilini kuran, hikmet dediği manzumelerle irfanı halkın anlayacağı söyleyişe indiren tesirinde aranmalıdır. Bu sebeple onun adı anıldığında önce Dîvân-ı Hikmet, sonra da nisbeti ayrıca tartılması gereken metinler zikredilmelidir. Böyle yapmak hürmeti eksiltmez; bilakis, ismi efsanenin değil, mümkün olduğu kadar sağlam metnin üzerinde taşır.
|