Havas Okulu  
Go Back   Havas Okulu > islam & Tasavvuf > Allah Dostları & Evliyalar


Velîlerin Kaleminden...


Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Stil
  #1  
Alt 15.03.26, 15:01
HâmûŞî - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
MoLLa
 
Üyelik tarihi: 08.03.22
Bulunduğu yer: • Râh-ı Nih… •
Mesajlar: 1,110
Forum Puanı: 3256
Etiketlendiği Mesaj: 90 Mesaj
Etiketlendiği Konu: 0 Konu
Standart Velîlerin Kaleminden...

1. İmam Gazzâlî

Bu başlıkta muradımız, büyük isimleri yalnız hürmetle anmak değil; onlara nisbet edilen eserleri de mümkün mertebe yerli yerine koymaktır. Çünkü muhabbet başka şeydir, tahkik başka şeydir. İmam Gazzâlî bu bakımdan en doğru başlangıçlardan biridir; zira o sadece bir mutasavvıf değil, aynı zamanda Eşʿarî kelâmcısı, Şâfiî fakihi ve filozoflara yönelttiği tenkitlerle İslâm düşüncesinin en etkili simalarından biridir. Horasan’ın Tûs şehrinde 450/1058 civarında doğmuş, 505/1111’de vefat etmiştir.

Gazzâlî denildiğinde ilk hatırlanması gereken eser, hiç şüphesiz İḥyâʾü ʿulûmi’d-dîn’dir. Bu eser yalnız bir tasavvuf kitabı değildir; ibadet, muâmelât, ahlâk ve kalp terbiyesini bir araya getiren büyük bir inşa metnidir. Britannica’nın da belirttiği üzere kırk kitaptan oluşur ve dinî ilimlerle mânevî hayatı aynı omurgada toplamaya çalışır. Gazzâlî’nin en çok dolaşan ve asırlarca en çok okunan eseri budur; fakat onu yalnız bu kitapla tanımak eksik kalır.

Onun bir diğer temel eseri el-Münḳıẕ mine’d-dalâl’dır. Bu metin, Gazzâlî’nin yaşadığı fikrî bunalımı, ilim yollarını nasıl tarttığını ve niçin tasavvuf yolunu daha sahih bulduğunu anlatması bakımından çok mühimdir. Burada kuru bir otobiyografi yoktur; insan aklının, kelâmın, felsefenin, bâtınîliğin ve tasavvufun hangi noktada durduğuna dair ciddi bir iç hesap vardır. Bu yüzden el-Münḳıẕ, sadece “başından geçenleri anlattığı” bir metin değil; aynı zamanda ilimlerin hududunu tartan bir eserdir.

Felsefe ile hesaplaşmasının en meşhur metni ise Tehâfütü’l-felâsife’dir. Bu eserle Gazzâlî, filozofların metafizik iddialarını tek tek eleştirir; özellikle âlemin ezelîliği, Allah’ın cüz’îleri bilmesi ve bedenlerin dirilişi gibi meselelerde onların görüşlerini reddeder. Bu kitap, sadece bir reddiye değil; İslâm düşünce tarihinde çok derin yankılar doğuran bir kırılma metnidir. Nitekim sonraki asırlarda İbn Rüşd’ün Tehâfütü’t-Tehâfüt’ü de buna cevap olarak yazılmıştır.

Kelâm ve akaid tarafında el-İḳtiṣâd fi’l-iʿtiḳād, usûl-i fıkıh tarafında ise el-Müstaṣfâ onun en önemli eserleri arasında yer alır. Ayrıca Allah’ın isimleri üzerine el-Maḳṣadü’l-esnâ, ilim ve mantık bahsinde Miʿyârü’l-ʿilm, bâtınîliğe reddiye olarak Fedâʾiḥu’l-Bâṭıniyye, siyaset ve öğüt sahasında da Naṣîḥatü’l-mülûk zikredilmelidir. Bu tablo bize şunu gösterir: Gazzâlî’yi yalnız tasavvuf ehli diye daraltmak doğru değildir; o, kelâm, fıkıh usûlü, ahlâk, mantık ve tasavvufu aynı büyük zihinde birleştiren ender isimlerdendir.

Velhasıl İmam Gazzâlî’nin mirası, bir iki meşhur kitaptan ibaret değildir. Onun kalemi, ilimle hâli, şeriatla tasavvufu, akılla kalbi birbirine düşman etmeden konuşturma çabasının büyük örneklerinden biridir. Yine de burada ihtiyatı elden bırakmamak gerekir; Gazzâlî’ye nisbet edilen her metin aynı kuvvette değildir. En emniyetli yol, başlıca eserleriyle yürümek ve şöhreti değil, tahkiki öne almaktır. Sonraki halka, Abdülkādir-i Geylânî olacaktır.

Alıntı ile Cevapla
  #2  
Alt 15.03.26, 15:06
HâmûŞî - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
MoLLa
 
Üyelik tarihi: 08.03.22
Bulunduğu yer: • Râh-ı Nih… •
Mesajlar: 1,110
Forum Puanı: 3256
Etiketlendiği Mesaj: 90 Mesaj
Etiketlendiği Konu: 0 Konu
Standart

2. Abdülkādir-i Geylânî

Abdülkādir-i Geylânî bahsinde ilk dikkat edilmesi gereken şey, menkıbe ile eser nisbetini birbirine karıştırmamaktır. Zira onun adı etrafında asırlar boyunca çok geniş bir hürmet halkası oluşmuş, bu da hem menâkıbın çoğalmasına hem de ona nisbet edilen eserlerin artmasına yol açmıştır. TDV maddesi açıkça söyler: menâkıb kitapları ona bin kadar eser nisbet edecek kadar ileri gitmiş, bugün adına bağlanan metinlerin sayısı elli civarında görünmüş, fakat bunların büyük kısmının ona ait olmadığı zamanla anlaşılmıştır. Bu sebeple Abdülkādir-i Geylânî’yi konuşurken en doğru usul, şöhreti değil, elde daha sağlam duran metinleri merkeze almaktır.

Bu sağlam omurganın başında iki eser gelir: el-Ġunye ve Fütûḥu’l-ġayb. TDV’nin müstakil maddelerine göre el-Ġunye, itikad, ibadet ve ahlâka dair bir eserdir; sade bir üslûpla yazılmıştır ve Geylânî burada Hanbelî çizgiyi kuvvetle savunur. Fütûḥu’l-ġayb ise yetmiş sekiz bölümden oluşan, tasavvufun temel meselelerini halkın anlayacağı bir açıklıkla ele alan bir mev‘iza kitabıdır; dünya, zühd, takvâ, fakr, havf, recâ, rızâ, teslimiyet, müridlik, müşâhede, mârifet ve nefis gibi başlıklar burada işlenir. Yani Geylânî’nin yazı dili, çoğu kişinin sandığı gibi sırf keramet ve menkıbe dili değildir; bilakis dinin emirlerine uyma, yasaklardan kaçınma ve şeriat ölçüsünü koruma üzerinde ısrarla duran bir terbiyeyi taşır.

Bunlara ilâveten el-Fetḥu’r-rabbânî ve’l-feyżü’r-raḥmânî de ihmal edilmemelidir. TDV maddesinde bu eser, 1150-1152 yılları arasında verdiği vaazların müridleri tarafından not edilmesiyle oluşan altmış iki bölümlük bir metin olarak kaydedilir ve tasavvuf bakımından en önemli eserlerinden biri sayılır. Yine Mektûbât başlığı altında ona ait on beş mektubun nakledildiği belirtilir. Burada dikkat edilmesi gereken husus şudur: Abdülkādir-i Geylânî’nin tesiri yalnız “tarikat pîri” oluşundan gelmiyor; vaaz, mektup ve irşad dilinin sadeliği de bu tesiri büyütüyor. Nitekim TDV, onun gerek vaazlarında gerek eserlerinde son derece sade bir üslûp kullandığını, ağlatıcı ve ürpertici mevzuları tercih ettiğini ve konuşmalarında dua ve niyaza yer verdiğini özellikle kaydeder.

Bir noktayı da açık bırakmamak gerekir: ona nisbet edilen her metin güvenle alınmaz. TDV, meselâ Ġavs̱iyye adlı risâlenin ona ait olmadığını açıkça söyler; ayrıca İbn Receb ve Zehebî gibi isimlerin bazı menâkıbnâmelerde yer alan hurafe ve taşkın anlatıları tenkit ettiğini de aktarır. Bu ihtiyat, Abdülkādir-i Geylânî’ye hürmeti azaltmaz; bilakis onu daha sahih bir yerde anlamaya yardım eder. Bana göre Geylânî’nin gerçek ağırlığı, menkıbelerin çoğalmasında değil; şeriata bağlı, dili sade, tesiri derin bir irşad çizgisi kurabilmesindedir. Bir sonraki halkada, nisbet meselesinin daha da hassaslaştığı bir isme, Hallâc-ı Mansûr bahsine geçmek uygun olur.

Alıntı ile Cevapla
  #3  
Alt 15.03.26, 15:11
HâmûŞî - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
MoLLa
 
Üyelik tarihi: 08.03.22
Bulunduğu yer: • Râh-ı Nih… •
Mesajlar: 1,110
Forum Puanı: 3256
Etiketlendiği Mesaj: 90 Mesaj
Etiketlendiği Konu: 0 Konu
Standart

3. Hallâc-ı Mansûr

Hallâc-ı Mansûr bahsi, diğer isimlere göre daha fazla dikkat ister. Çünkü burada şöhret çok geniştir; fakat elde duran metinler o şöhret kadar geniş değildir. TDV’nin Hallâc-ı Mansûr maddesi açıkça bildirir ki, İbnü’n-Nedîm’in ona nisbet ettiği kırk altı kadar eser adı geçse de bunların büyük kısmı bugün elimizde yoktur. Günümüze ulaşan başlıca metinler ise Kitâbü’ṭ-Ṭavâsîn, Dîvân ve Aḫbârü’l-Ḥallâc olarak görünmektedir. Bu yüzden Hallâc üzerine konuşurken, “ona atfedilen geniş külliyat” ile “bugün gerçekten elimizde bulunan yazılı miras”ı birbirine karıştırmamak gerekir.

Bu omurganın merkezinde Kitâbü’ṭ-Ṭavâsîn durur. Hallâc’ın en meşhur ve en tesirli metni budur. Yanında şiirlerini toplayan Dîvân ve hayatı, sözleri, son gecesi gibi rivayetleri bir araya getiren Aḫbârü’l-Ḥallâc da zikredilir. Buradan çıkan netice şudur: Hallâc’ı yalnız “ene’l-Hakk” cümlesine sıkıştırmak doğru değildir. Onun bıraktığı yazılı iz, hem şiir hem remizli nesir hem de çevresinde oluşan rivayet halkasıyla okunmalıdır. Fakat ihtiyat da burada başlar: Hallâc’ın etrafında büyüyen şöhret, metnin kendisinden daha büyük olduğu için, ona nisbet edilen her sözü ve her kitabı aynı emniyetle almak doğru olmaz. Bana göre Hallâc bahsinde asıl edep, hayranlıkla karışan mübalağadan değil; elde duran metinle konuşmaktan geçer. Bir sonraki halka için en tabiî durak Hacı Bektâş-ı Velî olacaktır.

Alıntı ile Cevapla
  #4  
Alt 15.03.26, 15:18
HâmûŞî - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
MoLLa
 
Üyelik tarihi: 08.03.22
Bulunduğu yer: • Râh-ı Nih… •
Mesajlar: 1,110
Forum Puanı: 3256
Etiketlendiği Mesaj: 90 Mesaj
Etiketlendiği Konu: 0 Konu
Standart

4. Hacı Bektâş-ı Velî

Hacı Bektâş-ı Velî bahsinde, diğer isimlerden daha fazla ihtiyat gerekir. Çünkü burada hürmet çok güçlü, menkıbe çok yaygın, tarihî veri ise daha sınırlıdır. TDV maddesi açıkça söyler: Hacı Bektâş-ı Velî’nin tarihî şahsiyeti hakkında, Vilâyetnâme’deki menkıbevî malzeme dışında kesin konuşmak zordur; ayrıca bugün onu tanıtan büyük çerçevenin önemli kısmı, tarihî şahsiyet ile menkıbenin birbirine karıştığı bir gelenek üzerinden şekillenmiştir. Aynı maddede, onun büyük ihtimalle Yesevîlik ile Kalenderîliğin karışımından oluşan Haydarîlik çevresinden geldiği, ardından Baba İlyâs-ı Horasânî çevresine bağlanarak Vefâîlik içinde yer aldığı; buna karşılık sonradan adını taşıyan Bektaşîliği bizzat kendisinin kurduğunun söylenemeyeceği belirtilir. Yani Hacı Bektâş adı etrafında oluşan büyük kült ile tarihî Hacı Bektâş’ı aynı katmanda okumamak gerekir.

Eser nisbeti tarafında da durum aynıdır. TDV, Hacı Bektâş-ı Velî’ye başta Maḳālât olmak üzere bazı eserlerin nisbet edildiğini, ayrıca Kitâbü’l-Fevâid, Nesâyih-i Hacı Bektâş-ı Velî ve bir Risâlenin de ona izafe edildiğini kaydeder; fakat aynı yerde çok mühim bir ihtiyat da koyar: Tefsîr-i Fâtiha, Şaṭḥiyye ve Şerḥ-i Besmele gibi bazı metinlerin ona mal edilse de bunu destekleyen ilmî delil bulunmadığı açıkça söylenir. Bu yüzden Hacı Bektâş bahsinde en sahih dil, “kesin eserleri şunlardır” dili değil; “ona nisbet edilen başlıca metinler bunlardır, fakat nisbet meselesi ayrıca tahkik ister” dilidir. Bana göre burada edep şunu gerektirir: ne menkıbeyi bütünüyle inkâr edelim, ne de her nisbeti sorgusuz kabul edelim. Hacı Bektâş-ı Velî’yi doğru anmanın yolu, tam da bu iki aşırılığın arasından geçmektedir.

Alıntı ile Cevapla
  #5  
Alt 15.03.26, 15:22
HâmûŞî - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
MoLLa
 
Üyelik tarihi: 08.03.22
Bulunduğu yer: • Râh-ı Nih… •
Mesajlar: 1,110
Forum Puanı: 3256
Etiketlendiği Mesaj: 90 Mesaj
Etiketlendiği Konu: 0 Konu
Standart

5. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî

Mevlânâ bahsinde, diğer bazı isimlere göre elimiz daha rahattır; çünkü burada menkıbe çok olsa da metin omurgası daha görünür durumdadır. TDV’ye göre Mevlânâ 672/1273’te vefat eden mutasavvıf, âlim ve şairdir; hayatına dair ana malzeme oğlu Sultan Veled’in İbtidânâmesi, Ferîdûn-i Sipehsâlâr’ın Risâlesi ve Ahmed Eflâkî’nin Menâḳıbü’l-ʿârifîni gibi kaynaklardan gelir. Eser tarafında ise en başta Mes̱nevî, Dîvân-ı Kebîr, Fîhi Mâ Fîh, Mecâlis-i Seb‘a ve Mektûbât zikredilir. Yani Mevlânâ’yı yalnız şiir üzerinden değil, sohbet, vaaz ve mektup dili üzerinden de okumak gerekir; onun irfanı sadece coşkulu beyitlerde değil, doğrudan hitap eden nesirde de görünür.

Bu eserlerin her biri ayrı bir kapı açar. Mes̱nevî, öğüt, kıssa, temsil ve tefekkürün büyük nehridir; Dîvân-ı Kebîr ise daha çok cezbe, aşk ve vecd dilinin şiirde taşkınlaştığı sahadır. Fîhi Mâ Fîh, Mevlânâ’nın meclislerinde söylenen sözlerin derlenmiş hâli olarak, onun düşüncesini daha doğrudan görmeye imkân verir; Mecâlis-i Seb‘a yedi vaazdan oluşur; Mektûbât ise farklı muhataplara yazılmış mektupları toplar. Bu yüzden Mevlânâ’yı yalnız birkaç meşhur söz yahut seçme beyitlerle tanımak eksik kalır. Bana göre onun asıl ağırlığı, şiiri de nesri de aynı merkezde, yani insanı Hakk’a ve iç terbiyeye çağıran bir dille kurabilmesindedir.

Alıntı ile Cevapla
  #6  
Alt 15.03.26, 15:26
HâmûŞî - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
MoLLa
 
Üyelik tarihi: 08.03.22
Bulunduğu yer: • Râh-ı Nih… •
Mesajlar: 1,110
Forum Puanı: 3256
Etiketlendiği Mesaj: 90 Mesaj
Etiketlendiği Konu: 0 Konu
Standart

6. İmâm-ı Rabbânî

İmâm-ı Rabbânî bahsinde asıl omurga, Mektûbât etrafında kurulur. TDV’ye göre Sirhindî’nin görüşlerini en açık biçimde yansıtan eser budur; üç ciltten oluşur ve toplam 536 mektup ihtiva eder. İlk cilt 1025’te, ikinci cilt 1028’de, üçüncü cilt ise vefatından sonra derlenmiştir. Bu eser, kuru bir tasavvuf kitabı gibi değil; doğrudan talebelere, şeyhlere, devlet adamlarına ve farklı muhataplara yazılmış mektuplar üzerinden yürüyen bir irşad metnidir. Bu yüzden İmâm-ı Rabbânî’nin kalemini anlamak isteyen kimse, onu menkıbe dilinden çok bu mektupların içindeki tertip, tashih ve tecdid çizgisinde aramalıdır.

TDV maddesi ayrıca onun başka eserlerini de zikreder: İsbâtü’n-nübüvve, Redd-i Revâfıż, Mebdeʾ ve Meʿâd, Âdâbü’l-mürîdîn ve çeşitli risâleler bunlar arasındadır. Fakat buna rağmen İmâm-ı Rabbânî denildiğinde merkez yine Mektûbât’tır; çünkü onun tasavvuf anlayışı, vahdet-i vücûd çevresindeki bazı yorumlara yönelttiği tenkitler, şeriat-vilâyet dengesi ve Nakşibendî-Müceddidî çizginin omurgası en çok orada görünür. Bana göre İmâm-ı Rabbânî’nin ağırlığı, yalnız “müceddid” diye anılmasında değil; kalemiyle tasavvufu yeniden ölçü, tashih ve istikamet dili içine çekebilmesindedir.

7. Muhyiddin İbnü’l-Arabî

Muhyiddin İbnü’l-Arabî bahsinde, hürmet ile ihtiyatı birlikte taşımak gerekir. Çünkü burada hem çok büyük bir tesir vardır, hem de çok geniş bir yorum alanı. TDV, onu “tasavvuf ve İslâm düşünce tarihinde büyük etkileri bulunan sûfî müellif” diye tanımlar. Bu ifade yerindedir; zira İbnü’l-Arabî yalnız bir tarikat büyüğü olarak değil, kurduğu kavram dili, varlık anlayışı ve tasavvufî metafizik çerçevesiyle de asırlarca etkili olmuştur. Fakat tam da bu sebeple, onu birkaç meşhur cümleye yahut yalnızca etrafında oluşan tartışmalara indirgemek doğru olmaz. Önce metinlerine bakmak gerekir; çünkü İbnü’l-Arabî’yi gerçekten anlamanın yolu, şöhretinden değil, kaleminden geçer.

Bu kalemin merkezinde iki büyük eser durur: el-Fütûhâtü’l-Mekkiyye ve Fuṣûṣü’l-ḥikem. TDV’ye göre Fütûhât, onun tasavvufî görüşlerini en geniş boyutlarıyla açıkladığı eseridir; adeta büyük bir tasavvuf ansiklopedisi gibidir. Fuṣûṣ ise yine TDV’nin ifadesiyle, onun bütün fikirlerinin özeti sayılan temel eseridir. Yani Fütûhât daha geniş, Fuṣûṣ daha yoğun ve özlü bir omurgadır. Bu yüzden İbnü’l-Arabî denildiğinde önce bu iki eser anılmalıdır. Bana göre burada dikkat edilmesi gereken esas nokta şudur: İbnü’l-Arabî’nin etkisi yalnız çok okunmasından değil, metinlerinin şerh geleneği doğuracak kadar yoğun oluşundan kaynaklanır. Nitekim Fuṣûṣ üzerine çok sayıda şerh yazılmış olması da bunu gösterir. Onu seven de, eleştiren de, çoğu zaman bu iki büyük metnin etrafında konuşmuştur.

Alıntı ile Cevapla
  #7  
Alt 15.03.26, 15:31
HâmûŞî - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
MoLLa
 
Üyelik tarihi: 08.03.22
Bulunduğu yer: • Râh-ı Nih… •
Mesajlar: 1,110
Forum Puanı: 3256
Etiketlendiği Mesaj: 90 Mesaj
Etiketlendiği Konu: 0 Konu
Standart

8. Yûnus Emre

Yûnus Emre bahsinde, şiirin şöhreti ile metnin tahkikini birbirine karıştırmamak gerekir. Çünkü Yûnus’un adı asırlar boyunca o kadar yaygın bir muhabbet halkası içinde dolaşmıştır ki, zamanla birçok şiir ona mal edilmiş, birçok söz de “Yûnus söyledi” diye aktarılmıştır. TDV maddesi bu yüzden özellikle Dîvân ve Risâletü’n-Nushiyye üzerinde durur. Elde güvenle konuşulabilecek ana omurga da zaten budur. Risâletü’n-Nushiyye, Anadolu sahasında yazılmış tasavvufî muhtevalı ilk özgün nasihatnâmelerden biri sayılır; Dîvân ise Yûnus’un ilâhîlerini ve irfan dilini taşıyan ana metindir. Yani Yûnus Emre’yi yalnız halk arasında dolaşan birkaç mısra ile değil, bu iki ana metnin kurduğu fikir ve ahlâk dünyasıyla okumak gerekir.

Bana göre Yûnus’un asıl ağırlığı, dili sadeleştirmesinde değil, sadelik içinde büyük bir tasavvufî yoğunluk kurabilmesindedir. Risâletü’n-Nushiyye didaktik ve nasihat merkezli bir metindir; insanın nefisle mücadelesini, ahlâkını ve iç terbiyesini mesnevi diliyle işler. Dîvân ise daha çok aşk, tevhid, fanilik, kulluk ve iç yanış çizgisini şiirde taşır. Bu yüzden Yûnus Emre’yi sadece “sevgi şairi” diye anmak eksik kalır; onun kaleminde aynı zamanda ciddi bir nefis terbiyesi, sahih bir tasavvuf dili ve Anadolu irfanını kuran güçlü bir omurga vardır.

9. İbn Atâullah el-İskenderî

İbn Atâullah el-İskenderî, Şâzeliyye silsilesinde Ebü’l-Hasan eş-Şâzelî ve Ebü’l-Abbas el-Mürsî’den sonra gelen en mühim isimlerden biridir. TDV maddesi onu, özellikle el-Ḥikemü’l-ʿAtâʾiyye ile tanınan sûfî olarak kaydeder; ayrıca Leṭâʾifü’l-minen, Miftâḥu’l-felâḥ ve et-Tenvîr gibi eserlerini de zikreder. Yani İbn Atâullah’ı yalnız kısa hikmet cümlelerinden ibaret sanmak eksiktir; onun kalemi hem Şâzelî yolunun iç terbiyesini, hem zikir ve sülûk adabını, hem de şeyhleri hakkındaki tarihî ve menkıbevî malzemeyi taşır. Burada dikkat edilmesi gereken taraf şudur: onda söz kısadır, fakat arka planı kısacık değildir.

Bu eserler içinde merkez hiç şüphesiz el-Ḥikemü’l-ʿAtâʾiyye’dir. TDV’nin müstakil maddesi de açıkça bunu söyler: eser, İbn Atâullah’ın sözlerini ihtiva eder ve tasavvuf tarihinde çok geniş bir şerh geleneği doğurmuştur. Bu da bize şunu gösterir: İbn Atâullah’ın ağırlığı, çok kitap yazmış olmasından önce, az sözle büyük bir mizan kurabilmesindedir. Leṭâʾifü’l-minen daha çok Şâzelî ve Mürsî çizgisini anlatan bir menâkıb ve hatıra metni gibi dururken, Miftâḥu’l-felâḥ zikir ve ibadet hayatına, et-Tenvîr ise sülûkün iç dengesine açılır. Bana göre İbn Atâullah’ı okurken en büyük hata, hikmetlerini güzel söz gibi görmek; en doğru yol ise onları tasavvufun iç disiplini içinde okumaktır.

Alıntı ile Cevapla
  #8  
Alt 15.03.26, 15:41
HâmûŞî - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
MoLLa
 
Üyelik tarihi: 08.03.22
Bulunduğu yer: • Râh-ı Nih… •
Mesajlar: 1,110
Forum Puanı: 3256
Etiketlendiği Mesaj: 90 Mesaj
Etiketlendiği Konu: 0 Konu
Standart

10. Ahmed er-Rifâî

Ahmed er-Rifâî bahsinde, menkıbe ile eser nisbetini birbirine karıştırmamak gerekir. Çünkü adı etrafında çok geniş bir hürmet halkası oluşmuş, bu da zamanla ona nisbet edilen metinlerin çoğalmasına yol açmıştır. TDV maddesi açıkça belirtir ki, kaynaklarda ona çok sayıda eser nisbet edilse de bunların büyük kısmının ona ait olmadığı anlaşılmıştır. Bu sebeple Ahmed er-Rifâî’yi konuşurken en doğru usul, şöhreti değil, nisbeti daha sağlam duran eserleri merkeze almaktır. Yine aynı maddede onun âlim, muhaddis, Şâfiî fakihi ve sûfî olarak tanındığı; tasavvuf ve tarikat anlayışının da Kitap ve Sünnet’e bağlılık çizgisinde kurulduğu özellikle vurgulanır. Yani Rifâî’nin ağırlığı, yalnız menkıbelerde değil; zâhir ve bâtını birbirinden koparmayan bu ölçülü çizgidedir.

Eser tarafında en öne çıkan metinler şunlardır: el-Ḥikemü’r-Rifâʿiyye, el-Burhânü’l-müʾeyyed, el-Mecâlisü’s-seniyye, Erbaʿûne ḥadîs̱en, Ḥâletü ehli’l-ḥaḳīḳa maʿallāh, en-Niẓâmü’l-ḫâṣ li-ehli’l-iḫtiṣaṣ, ayrıca şiirleri ve ahzâb-evrâd mecmuaları. Burada özellikle el-Ḥikemü’r-Rifâʿiyye için TDV, günümüze kadar intikal etmiş tek telif eseri der; diğer bazı metinlerin ise sohbetlerden yahut meclislerden derlendiğini kaydeder. Bu ayrım mühimdir: Ahmed er-Rifâî’nin mirası sadece yazdığı metinlerden değil, etrafında not edilen sohbet ve irşad dilinden de oluşur. Bana göre onun gerçek ağırlığı da tam burada görünür: sözü çoğaltan değil, sade ama şer‘î ölçüye bağlı bir irşad çizgisi kuran olması.

Alıntı ile Cevapla
  #9  
Alt 15.03.26, 15:48
HâmûŞî - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
MoLLa
 
Üyelik tarihi: 08.03.22
Bulunduğu yer: • Râh-ı Nih… •
Mesajlar: 1,110
Forum Puanı: 3256
Etiketlendiği Mesaj: 90 Mesaj
Etiketlendiği Konu: 0 Konu
Standart

11. Ahmed Yesevî

Ahmed Yesevî bahsinde de hürmet ile tahkiki birbirine karıştırmamak gerekir. Çünkü onun adı, Orta Asya Türk dünyasında öylesine büyük bir tesir halkası içinde yaşamıştır ki, zamanla tarihî şahsiyeti ile menkıbevî çehresi iç içe geçmiştir. TDV onu “pîr-i Türkistan” diye anılan, Yeseviyye’nin kurucusu olan mutasavvıf-şair olarak tanıtır; fakat eser bahsine gelince elde duran metin omurgasının dikkatle ayrılması gerektiği de görülür. Bu omurganın merkezinde hiç şüphesiz Dîvân-ı Hikmet vardır. TDV’nin müstakil maddesi, bu eseri Ahmed Yesevî’nin “hikmet” adı verilen dinî-tasavvufî manzumelerini içine alan şiir mecmuası olarak tanımlar; ayrıca bugün elimizde bulunan nüshaların geç tarihli oluşu ve metnin sözlü-dolaşım üzerinden şekillenmiş olması sebebiyle, eserin bugünkü biçimiyle çok katmanlı bir yapıya sahip olduğunu da hissettirir. Yani Ahmed Yesevî’yi konuşurken en emniyetli kapı, şöhretin genişliği değil, Dîvân-ı Hikmet etrafında toplanan sahih çekirdektir.

Bunun dışında Ahmed Yesevî’ye Fakrnâme gibi bazı metinler de nisbet edilir; ancak burada ihtiyat daha da artmalıdır. TDV’de Ahmed Yesevî maddesi ile Dîvân-ı Hikmet maddesi bize açık bir usul öğretir: Yesevî mirasını bütünüyle inkâr etmek ne kadar yanlışsa, sonradan ona bağlanan her metni aynı kuvvette kabul etmek de o kadar isabetsizdir. Bana göre Ahmed Yesevî’nin gerçek ağırlığı, yalnızca ona atfedilen metinlerin çokluğunda değil; Türkçe tasavvuf dilini kuran, hikmet dediği manzumelerle irfanı halkın anlayacağı söyleyişe indiren tesirinde aranmalıdır. Bu sebeple onun adı anıldığında önce Dîvân-ı Hikmet, sonra da nisbeti ayrıca tartılması gereken metinler zikredilmelidir. Böyle yapmak hürmeti eksiltmez; bilakis, ismi efsanenin değil, mümkün olduğu kadar sağlam metnin üzerinde taşır.

Alıntı ile Cevapla
  #10  
Alt 15.03.26, 16:39
BAKARA - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Daimi Üye
 
Üyelik tarihi: 04.03.26
Bulunduğu yer: yaşamıyor
Mesajlar: 1,487
Forum Puanı: 431
Etiketlendiği Mesaj: 91 Mesaj
Etiketlendiği Konu: 0 Konu
Standart

Çok güzel bir konu açmışsınız.
Emeğinize sağlık.

Alıntı ile Cevapla
Cevapla


Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık


Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevap Son Mesaj
Evliyalar serisi 1 / ayaklarım bütün velilerin boynundadır sözü Lil bin Ali Allah Dostları & Evliyalar 20 12.05.26 14:36
Velilerin kabir ziyaretlerinde farklı durum yaşayanlar var mı bitter Sorularınız 11 18.05.23 15:29
Nietzsche'nin Kaleminden Ex Nihilo Güzel Sözler & aŞka Dair 0 17.09.20 02:43
Velîlerin kerametleri Ve Kısımları Mostar Allah Dostları & Evliyalar 5 23.07.18 16:56
Velîlerin Kerametleri SiLence islam & islami Konular 2 17.07.18 08:50


Tüm Zamanlar GMT +3 Olarak Ayarlanmış. Şuanki Zaman: 01:21.


Powered by vBulletin® Version 3.8.5
Copyright ©2000 - 2026, Jelsoft Enterprises Ltd.
havasokulu1.com