![]() |
|
#10
|
||||
|
||||
|
...bu ilimlerden (kelam ilmi) bir bilim sayılmaz. Ancak kelam ilmi için sonradan birtakım terimler uydurulmuştur. Hadis ve tefsir ilminde ise durum nadirdir; onların vasıflarından kelam ilmiyle uyuşanı pek azdır. Bir mesleği edinmek için onu öğrenmek, insanın zihnini koruması ve olayları kavraması için saklanıp ezberlenir; yahut insanın kalbinden geçenleri tecrübe etmek için ezberlenir. Çünkü şüpheleri defedip hakka ulaştıran yolları en iyi şekilde düzenlemek, rızık şüphelerini ortadan kaldırıp din ehlini ve hak ehlini bidatçıların hareketlerinden korumak, yahut din kardeşlerini tecrübe etmek veya din kardeşlerini korumak için saklayıp ezberlemek gerekir. Hatta bir kimsenin din kardeşine yardım etmesi dinde ve mertlikte bir kural üzere vacip ve gerekli olduğunda, o kimsenin dinde sakıncalı olan bir şeye düşmesi durumunda, o din kardeşini korumak için elindeki silahıyla hazır bulunur. Şiir söyleyen birinin kendi katında bu durum, seçilmiş bir şey olarak ne derece malumsa bu konuda da öyledir. Hak Teala’ya yönelen her kul için her durumda durum böyledir.
Bu sebeple bir şeyin haram olması iki yönden incelenmelidir: Birincisi, o şeyin en baştan haram olduğunun bilinmesidir, tıpkı haramlığı ayet ve hadislerle kesin olan şarap gibi. İkincisi ise, zatı itibarıyla haram olmayıp, haram kılınmasına sebep olan bir durumun sonradan ortaya çıkmasıyla haram olan şeylerdir. Örneğin, aslında helal ve faydalı olan bir yiyeceğin, gasbedilmiş veya hırsızlık malı olduğunun sonradan anlaşılması gibi. Bu türden durumlar hakkında soru sormak helaldir, haram değildir; hatta bunu araştırmak ve sormak mutlak olarak adalet gereğidir. Aynı şekilde helal ve mübah olan bir yiyeceğe, onu yiyen insana zarar verecek zehirli veya muzır bir madde karışırsa, o yiyeceği yemek haram olur. Eğer böyle bir zarar durumu yoksa, o yiyecek yine helaldir. İkinci olarak; yapılan bir alışveriş akdinde, dinen yasaklanmış olan faiz, hile veya aldatma gibi haram bir unsurun bulunup bulunmadığını sormak ve araştırmak da helaldir, haram değildir. Tekrar edecek olursak, haramlığı kesin olan bir şeyi bilerek yemek haramdır. Fakat zararlı olduğu bilinen veya şüphelenilen bir yiyeceği yemek, kişinin kendi bedenine zarar vermesinden ötürü haram kılınmıştır. Bu haramlık iki kısımdır: Birincisi azı da çoğu da kesin olarak haram olan şeylerdir ki buna şarap örnektir. İkincisi ise azı helal, çoğu zarar veren şeylerdir ki buna da çok miktarda yenildiğinde insanı hasta eden bazı yiyecekler veya ilaçlar örnek verilebilir. Nasıl ki bal, normalde şifalı ve helal bir yiyecek iken, ateşli hastalık çeken bir hastaya çokça yedirildiğinde ona zarar vereceğinden ötürü o an için haram kılınırsa; kelam ilmi de insanların inançlarındaki durumlarına göre faydalı veya zararlı olabilir. İşte bu gibi durumlarda, o şeylerin asıl hallerine bakılarak hüküm verilir. Kelam ilminin durumuna geri dönecek olursak; bu ilim hakkında ayrıntılı bir açıklama yapmak gerekir. Kelam ilminin hem faydalı hem de zararlı yönleri vardır. Alimler bu konuda fikir birliğine varmışlardır ki, kelam ilmi insanların inançlarındaki durumlarına göre bazen faydalı, bazen zararlı, bazen mübah, bazen vacip, bazen de farz-ı kifaye olur. Eğer kelam ilmi, insanların kalplerine şüphe düşürüyor, inançlarını sarsıyor, zihinlerini bulandırıyor ve dinde fitneye yol açıyorsa, o zaman bu ilimle uğraşmak haramdır. Zira kelam ilminin verdiği bu şüpheler, insanın kalbindeki iman ve teslimiyet nurunu söndürür, onu dinde şüpheci ve kararsız bir hale getirir. Nitekim kelam ilminin bu zararlı yönlerinden ötürü, ulemanın büyük çoğunluğu bu ilmi kötülemiş ve insanları ondan uzak tutmaya çalışmışlardır. Buna karşılık kelam ilminin faydalı yönleri de vardır ki; ehliyetli alimler elinde bu ilim, ehl-i bidatin (sapkın fırkaların) şüphelerini çürütmek, İslam inancını ve akaidini dışarıdan gelen felsefi saldırılara karşı savunmak için güçlü bir kalkan vazifesi görür. Kelam ilmi vasıtasıyla ehl-i hakkın inançları pekiştirilir ve inanç esasları sağlam delillerle ispat olunur. Eğer bu ilimle uğraşan kimseler, niyetlerinde samimi iseler ve amaçları sadece hakkı ortaya çıkarmak ve dini savunmak ise, o zaman bu ilim büyük bir değer kazanır ve onunla uğraşmak farz-ı kifaye olur. Nitekim kelam ilminin bu iki yönü, onun hangi niyetle ve kimler tarafından kullanıldığına göre değişiklik gösterir. Alimler, kelam ilminin bu iki yönünü göz önünde bulundurarak, avam halkın (sıradan insanların) bu ilimle uğraşmasını kesinlikle yasaklamışlardır; çünkü avam halk, kelamın ortaya attığı felsefi şüpheleri çözecek ilmi derinliğe sahip olmadığından, kolayca inanç zafiyetine düşebilir. Bu sebeple selef-i salihin alimleri, avam halkın inançlarını bu tür felsefi tartışmalardan korumak için büyük gayret göstermişler ve onları ehl-i bidatin şüphelerinden uzak tutmuşlardır. Alimlerin vazifesi, dinin farzlarını, emir ve yasaklarını halka öğretmek; kadıların ve idarecilerin vazifesi ise halkın malını, canını ve haklarını korumaktır. Kelam ilminin öğretilmesi ve bu ilim üzerine dersler verilmesi ise, sadece bu alanda derinleşmiş, zihni şüphelerden arınmış ve hakkı batıldan ayırmaya muktedir olan seçkin alimlere mahsustur. Eğer bu ilim, ehliyetsiz kimselerin elinde kalırsa, dinin aslı unutulur ve insanlar felsefi tartışmalar arasında kaybolup giderlerdi... ...ve sadece kulaktan dolma bilgilerle inanç öğretmeye kalkışmak, ehl-i bidatin (sapkın fırkaların) şüphelerini gidermeye asla kafi gelmez. Bu sebeple kelam ilmini öğrenmek yine de farz-ı kifayedir. Ancak avam halk (sıradan insanlar) için en doğru ve selametli yol fıkıh ve tefsir ilimleridir. Zira kelam ilminin derinliklerine dalmak onlar için tehlikelidir, fıkıh ve tefsir ise bu tehlikelerden uzaktır. Şayet, "Eğer sual olunursa, kelam ilmi bu felsefi terimlerden ibarettir; tartışma, cedelleşme ve hasımların iddialarını her yönden kuşatıp itiraz etme, şüpheleri çoğaltma ve hasmın sözlerini çürütmek için kitaplar telif edip yazmaktan ibarettir, o halde bundan ne fayda gelir?" denilecek olursa; biliniz ki kelam ilminin asıl gayesi ve en şerefli hedefi, Allah'ın birliğini (tevhidi) her yönüyle ortaya koymaktır. Kelamcıların (mütekellimlerin) en ileri gelenleri dahi tevhidi tam manasıyla anlamaktan ve anlatmaktan aciz kalmışlardır. Tevhid ile vasıflanmak (muvahhid olmak) ise, her işin dizginini bütünüyle Yüce Allah'a teslim etmek, her şeyi yalnızca O'ndan bilmek, aradaki sebeplere kalben iltifat etmeyip onları bütünüyle devreden çıkarmak ve her hayrın ile şerrin Yüce Allah’ın takdiri ile meydana geldiğini tam bir yakin ile tasdik etmektir. İşte bu mertebe, tevhidin en şerefli makamıdır. Tevhid ehlinin nezdinde tevhid iki kısımdır: Birincisi, dil ile • لَا إِلٰهَ إِلَّا اللّٰهُ demektir ki buna "lafzi tevhid" (sözde tevhid) denir. Hristiyanların dilleriyle teslis inancını (üçlemeyi) açıkça söylemelerine mukabil, müslümanlar bu lafızla tevhidi ilan ederler. Fakat bu tevhid, kalpte saklı olan niyetlerle ve gizli amellerle tam olarak uyuşmazsa, sadece zahirde kalır. İkincisi ise, kalbin ve dilin tam bir uyum içinde olması, kalbin gizli amellerinin de Yüce Allah'ın rızasına ve emrine muvafakat etmesidir ki, mahlukatın yaratılış gayesi olan hakiki tevhid budur. Kelam alimleri, bu her iki tevhid türünü de incelemişler ve avam halkın inançlarını sapkın fikirlerden korumak için tevhidi delilleriyle açıklamışlardır. Ancak bu iki tevhid türü üzerinde yeterince durulmayıp, sadece felsefi tartışmalara ve kelami terimlere ehemmiyet verilirse, tevhidin asıl ruhu ihmal edilmiş olur. Hakiki tevhid, kalbin Yüce Allah'tan başkasına yönelmemesi, O'ndan başka bir sığınak ve dayanak aramamasıdır. Kul, her durumda ve her amelinde sadece Yüce Allah'a ibadet etmeli, O'na teslim olmalı ve nefsinin arzu ve isteklerini (hevasını) ilah edinmekten şiddetle kaçınmalıdır. Kim nefsinin arzularına ve şehvetlerine tabi olursa, o kimse bütünüyle hidayetten uzaklaşmış olur. Nitekim Yüce Allah ayet-i kerimesinde şöyle buyurmuştur: • أَرَأَيْتَ مَنِ اتَّخَذَ إِلٰهَهُ هَوَاهُ Yani: "Nefsinin arzusunu ilah edinen kimseyi gördün mü?" (Furkan Suresi, 43). Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) de şöyle buyurmuştur: "Allah katında gökyüzünün altında ibadet edilen sahte ilahların en sevimsiz ve en buğzedileni, peşinden gidilen nefis arzusudur (hevadır)." Bu sebeple, bir kimse nefsine ve heveslerine tabi olarak ibadet ettiğinde, aslında Yüce Allah'a değil, kendi nefsine ibadet etmiş olur. Kulun her halinde nefsine uyması ve onun peşinden gitmesi, onu manevi bir helake sürükler. İnsanın kendi varlığını ve mahlukatı bağımsız birer güç sahibi olarak görmesi, onlara yönelip onlardan medet umması, Hak Teala’nın gazabına sebep olur. Mahlukata iltifat etmek ve sebeplere sarılmak, insanı tevhid nurundan uzaklaştırır. Kim ki her işinde Yüce Allah'tan gayrısına yönelirse, onun yaptığı işler bütünüyle eğri ve temelsiz olur. O kimse, amelinde Yüce Allah'tan başkasının rızasını gözettiği için gazaba uğrar. Bu makamda anlatılmak istenen asıl mesele, mümin ve muvahhid bir kulun, her hadisenin arkasında sadece ve sadece El-Vahid olan Yüce Allah’ın kudret elini görmesidir. Yüzünü sadece O’na dönmeli, kalbini sadece O’na bağlamalıdır. Müellif, kelam ilmine dair açıklamalarını burada nihayete erdirerek, bu kitabın (Maverdi’nin el-Havi adlı eserinin) "Cevherü'l-Ferd" adındaki bu kısmını kelam ilmi üzerine tamamladığını belirtmiştir. Müellif der ki: "Ben bu makam üzerine öyle kelamlar ettim ki, bu sözler nefislere şifa verir, kalplerdeki şüpheleri ve manevi hastalıkları tamamen ortadan kaldırır." Eshab-ı kiramın, büyük alimlerin ve ulemanın tevhid konusundaki sözlerini ve ittifak ettikleri meseleleri bu bapta bir araya getirdim. Şayet bu konunun aslına ve daha geniş izahına müracaat olunmak istenirse, bu eserin (kitabın) tevhid bahsine dair olan beşinci cildinin ilgili kısmına bakılmalıdır. Dahi malumunuz olsun ki, kelam ilminin felsefi tartışmalarına derinlemesine dalmak, tıpkı astroloji (yıldız falı) ile lüzumsuz yere meşgul olmak gibi zamana ve zihne zarar verir. Nitekim Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) bir hadis-i şerifinde şöyle buyurmuştur: • إِذَا ذُكِرَ الْقَدَرُ فَأَمْسِكُوا وَإِذَا ذُكِرَ أَصْحَابِي فَأَمْسِكُوا وَإِذَا ذُكِرَتِ النُّجُومُ فَأَمْسِكُوا Yani: "Kaderden bahsedildiği zaman ileri geri konuşmaktan sakının (kendinizi tutun); ashabım zikredildiği zaman dillerinizi muhafaza edin (onları hayırla anın) ve yıldızlardan (astrolojiden) bahsedildiği zaman da lüzumsuz tartışmalara girmekten kaçının." Peygamber Efendimizin bu mübarek emri uyarınca, kader ve ashab hakkındaki lüzumsuz tartışmalardan uzak durmak, din ehline düşen en mühim vazifelerden biridir. Sapkın fırkaların ortaya attığı şüpheler karşısında dilleri korumak ve ehl-i sünnet inancı üzere sabit kalmak, nesillerin selameti için şarttır... ________________________________________
(0 Beğeni)
__________________
Yunusça sevgimizden anlamayana cevabımız Yavuzca olacaktır... |
|
|
Benzer Konular
|
||||
| Konu | Konuyu Başlatan | Forum | Cevap | Son Mesaj |
| Davet yapmadan Allah dan müslüman cin istemek | mevlutcantoy | Sorularınız | 8 | 27.11.22 15:48 |
| Geçirdiğim hastalık Covit-19 dan dolayı unutkanlığım arttı | oguz4141 | Sorularınız | 13 | 07.07.22 21:28 |
| Eldeki deterjan ve su dan oluşan çatlaklara ne tavsiye edersiniz? | sdidem | Alternatif Tıp ve Bitkiler | 20 | 08.03.21 11:41 |
| Nazar ,büyü,musallat dan kurtulma denize girerek | Tuana | Nazar ve Büyü Uygulamaları | 13 | 06.09.19 06:02 |